T.C.
ADANA
T Ü R K M İ L L E T İ A D I N A
İ S T İ N A F K A R A R I
İNCELENEN KARARIN
MAHKEMESİ :
HATAY 1. ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ
TARİHİ :
30/03/2021
NUMARASI :
2017/239 Esas, 2021/74Karar
DAVACI:
K1
– N1
VEKİLİ:
Av. K2 – A1
DAVALILAR:
1 -K3 – N2 – A2
2 -K4 – N3 – A3
VEKİLİ:
Av. K5 – A4
3 -K6 – N4 -A5
VEKİLİ:
Av. K7
4 -K8 – N5 – A6
VEKİLİ:
Av. K9
VASİ:
K10
– N6 – A7
DAVANIN KONUSU :
Vekaletin Kötüye Kullanılması Hukuksal Nedenine Dayalı Tapu İptali ve Tescil, Olmazsa Bedel
DAVA TARİHİ :
30/06/2017
DAİRE KARAR TARİHİ :
20/01/2023
KARAR YAZIM TARİHİ :
20/01/2023
Yukarıda yazılı ilk derece mahkemesi kararına karşı, davalı K4 vekili, davalı K8 vekili ve K6 vekilince istinaf kanun yoluna başvurulmuş olmakla HMK’nın 352 ve devamı maddeleri uyarınca dosya incelendi.
GEREĞİ DÜŞÜNÜLDÜ:
TARAFLARIN İDDİA VE SAVUNMALARININ ÖZETİ:
Davacı vekili ilk derece mahkemesine verdiği dava dilekçesinde özetle; davalılardan K3’nun müvekkili K1’nun oğlu olduğunu, müvekkilinin okuma ve yazmasının olmamasından ötürü işlerini idare etmesi ve alım satımdan anlayan oğlu K3’ya vekaletnamesini verdiğini, müvekkili adına kayıtlı iken, onun bilgisi ve rızası dışında vekalet hakkının kötüye kullanılması suretiyle devir işlemlerinin yapıldığını ileri sürerek dava konusu 7 numaralı bağımsız bölümün (dubleks daire) tapu kaydının iptali ile müvekkili K1 adına tesciline, mümkün olmadığı takdirde, dairenin bedelinin tapudaki ilk devir tarihi olan 25/06/2015 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalılardan tahsil edilerek müvekkiline ödenmesine, yargılama giderleri ile vekalet ücretinin davalılara yükletilmesine karar verilmesini talep etmiştir.
Davalı K4 vekili ilk derece mahkemesine verdiği cevap dilekçesinde özetle; davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir.
Davalı K8 vekili ilk derece mahkemesine verdiği cevap dilekçesinde özetle; davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir.
İLK DERECE MAHKEMESİ KARARININ ÖZETİ:
İlk derece mahkemesi tarafından yapılan yargılama sonucunda;
Hatay 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülmekte olan kovuşturma dosyası içeriğinden davalı K3’nun, diğer davalı K6 ile anlaşarak, dava konusu taşınmazı devrettiği, bunun karşılığında K6 bankadan 25.06.2015 tarihinde 67.000,00 TL tutarlı konut kredisi kullandığı, kullanılan kredinin 5.000,00 TL’lik kısmını kendisine ayırarak kalan kısmını davalı K3’ya verdiği hususlarının anlaşıldığını, bahsi geçen satış işleminin kötüniyet nedeniyle davacı tarafı bağladığının kovuşturma dosyası içeriğinden anlaşıldığını, söz konusu taşınmazın devrinden itibaren 4 ay sonra taşınmazın davalılardan K4’a, K4’ın da bu devirden yaklaşık 14 ay sonra taşınmazı K8’e devrettiğini, yine kovuşturma dosyasının içeriğinden davalı K4’ın babası K4’ın yönlendirmesiyle ve gerçekte satın alma amacı olmadan taşınmazı satın aldığının kovuşturma dosyası içeriğinden anlaşıldığını, tüm bu devirler sırasında davacı ve eşinin dava konusu taşınmazda uzun bir süre oturmaya devam ettiğinin anlaşıldığını, davalı K8’in beyanlarında; dava konusu evde oturmaya ihtiyacının bulunmadığı ancak kendisinin söz konusu taşınmazı satın aldıktan sonra ihtiyaç nedeniyle tahliye için ihtarname gönderdiği, K8’in eşinin ticaretle uğraştığı, zaman zaman kârlı gördükleri daireleri satın aldıkları hususlarının ifade edildiğini, TMK md. 3/2 hükmüne göre, durumun gereklerine göre kendisinden beklenen özeni göstermeyen kimsenin iyi niyet iddiasında bulunamayacağını, makul ve ortalama niteliklere sahip bir kişiden, satın alacağı daire içerisinde yaşayan kişilerden satın almayı düşündüğü taşınmaz hakkında bilgi almasının beklendiğini, söz konusu dairenin içinde oturanlardan bilgi alınması halinde diğer davalıların kötüniyetli hareket ettiğini öğrenebilecek olan davalının, herhangi bir araştırma yapmadan söz konusu taşınmazı satın aldığını, bu nedenle davalı K8’in iyiniyetli olmadığının kabul edildiğini gerekçe olarak belirtip davanın kabulüne yönelik karar verilmiştir.
İLERİ SÜRÜLEN İSTİNAF SEBEPLERİ:
Davalı
K4 vekili istinaf dilekçesinde özetle
; mahkemece, davacı K1 tarafından oğlu davalı K3’ya verilen vekaletnamenin kötüye kullanıldığı, bu vekaletname ile yapılan devir işleminden sonra yapılan diğer devir işlemlerinin de iyi niyetli olmadığı gerekçesi ile davanın kabulüne karar verildiğini, oysa davacının davasını kanıtlayamadığını, davacı vekili tarafından verilen dilekçelerde, müvekkilinin yaşlı olduğu, okur yazar olmadığı, oğluna güvenen biri olduğu, bu bakımdan oğluna verdiği vekaletnameleri sorgulamadığının beyan edildiğini, davacının vekalet verdiği ve bu vekaletini kötüye kullandığını ifade ettiği K3’nun, davacı K1’nun oğlu olduğunu, davacı tarafından, oğlu olan diğer davalı K3’ya vekaletname verilirken, kendisine ne için vekaletname verilmek istediğinin şahitler huzurunda sorulduğunu, kendisinin de vekaletnamede belirtilen yetkileri kapsar şekilde vekaletname vermek istediği iradesini ortaya koyduğunu, bunun üzerine Hatay 2. Noterliği’nde 08653 yevm.no’lu 24/06/2015 tarihli vekaletnamenin düzenlendiğini, bu bakımdan davacı yanın verdiği vekaletnamenin hangi hükümleri içerdiğini bilememesinin mümkün olmadığını, bu vekaletnameyi sadece işleri idare etmek için verdiği beyanının doğru olmadığını, davacı yanca sorgulanmadığı ifade edilen vekaletname incelendiğinde bu vekaletnamenin davacının tüm iradesini ortaya koyduğunu gösterdiğini, verilen vekaletnamenin şekli şartlarını haiz olduğunu, tanıklar huzurunda ve onların tanıklığında verilen bir vakaletnamenin hala daha iradelerini yansıtmadığı beyanının kötü niyetle hareket edildiğinin göstergesi olduğunu, bir an için davacı yanın vekaletnamenin iradelerini yansıtmadığı iddiasının doğru olabileceği kabul edilse bile bu defa noterin görev kusuru işlediği hususunun ortaya çıkacağını, davacı yanın bunu ortaya koymamasının esasen iddialarının doğru olmadığı, gerçekte geçerli bir irade beyanı içeren vekaletname ile hukuka uygun şekilde yapılan işlemlerin iptal edilerek kendi kusurlarına dayanmak suretiyle hak elde etmeye çalıştıklarını gösterdiğini, davanın haksız ve hukuka aykırı bir dava olduğunu, davacı yanın davasının aslında Hatay 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülmekte olan davaya dayandığını, buradaki ifadelerin, bilgi ve belgelerin delil olarak gösterilmeye çalışıldığını, oysa davacı yanın davalı oğlu K3’nun Hatay 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 2017/170 Esas sayılı dosyasından yapılan yargılamada duruşmada yaptığı savunmasını delil olarak göstermeye çalışmışsa da, davalı (sanık) K3’nun, Hatay 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yapılan yargılamada K4’a karşı işlediği tasarlayarak öldürme suçunda kendince fayda sağlamak, cezasını azaltmak için tahrik indirimi almak düşüncesi ile ortaya attığı bu iddiaların mahkeme huzurunda görülmekte olan bu davada delil olma niteliği olmadığını, davalı K3’nun maktül K4 ve davalı müvekkili K4 ile yaptığı alım – satım işlemlerinın, kanuna, nizama uygun olarak yapıldığını, K3 tarafından devredilen taşınmazların karşılığı olan bedellerin kendisine ödendiğini, bu hususta hem banka kayıtları hem de sözleşmelerin mevcut olduğunu, Ağır Ceza Mahkemesi dosyasında K3’nun, davalı müvekkili K4’ın babası olan maktül K4’a suç isnat ederek kendi işlediği suçu haklı gösterme çabası içerisinde olduğunu, zira bahis alışkanlığı nedeniyle maddi durumu bozulan davacının oğlu davalı K3’nun çevresinden borç almaya başladığını ve bir süre sonra da bu borçları ödeyemez hale geldiğini, maktül K4’ın kendisinden aldığı taşınmazların bedelini de bu bahis alışkanlığı sebebiyle harcadığını, daha fazla bahis oynayabilmek için herkesten para istemeye başladığını, bir süre sonra hiç kimsenin kendisine borç vermeyince bu defa maktül K4’dan kendisine para vermesini istediğini, maktülün de kendisine para vermeyince bu defa Hatay 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülmekte olan davanın konusunu oluşturan adam öldürme suçunu işlediğini, davalı K3’nun bu durumu, Hatay 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 13/06/2017 tarihli celsede kendisine para vermeyi reddeden maktül için; “…buna sebep olan varlık içinde yaşıyordu” demek suretiyle, müsnet suçu işlemeden çok daha önceden bu suçu işlemeyi aklına koyduğunu da ifade ettiğini, davalı K3’nun, vekalet görevini kötüye kullanmadığını, gerek Ağır Ceza Mahkemesinde yapılan yargılamada bunun aksini beyan etmekte ise de, mahkeme huzurundaki bu davayı davalı K3’nun açtırdığını, böylelikle kendi kusurundan faydalanarak hak elde etme çabası içerisine girdiğini, diğer taraftan yerleşik Yargıtay İçtihatlarına göre; vekil ile sözleşme yapan kişinin Medeni Kanunun 3. maddesi anlamında iyiniyetli ise yani vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını bilmiyor veya kendisinden beklenen özeni göstermesine rağmen bilmesine olanak yoksa, vekil ile yaptığı sözleşmenin geçerli olduğunu, vekil edeni bağladığını, vekilin vekalet görevini kötüye kullansa dahi bu hususun vekil ile vekalet eden arasında bir iç sorun olarak kalacağını, vekil ile sözleşme yapan kişinin kazandığı haklara etkili olamayacağını, bu cümleden olmak üzere davalı müvekkili K4’ın, davacının oğlu olan diğer davalı K3’nun taraflarından kabul olunmamakla birlikte, vekalet görevini kötüye kullandığını bilmesine olanak bulunmadığını, davacı yanca bu hususun bilinmesine rağmen, Hatay 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 2017/170 Es. Sayılı dosyasında sanık sıfatıyla yeralan davacı yanın oğlu davalı K3’nun kendisini kurtarmak, daha az ceza almak ve ailesine iyi görünmek adına yaptığı gerçeğe aykırı beyanlarının delil olarak kullanmak suretiyle hak elde etmeye çalıştığını, bu hususların dikkate alınmadığını, hukuka aykırı şekilde davanın kabulüne karar verildiğini, taraflar arasında yapılan vekalet sözleşmesinin geçerli olduğunu, zira vekalet görevinin kötüye kullanılmadığını, hukuka uygun vekalet ile yapılan devir işlemi neticesi devrin gerçekleştiğini, bundan sonra yapılan devirlerin de hukuka uygun devirler olduğunu, aksinin ispatlanamadığını, bu halde davanın reddine karar verilmesi gerekirken davanın kabulüne karar verilmesinin hukuka aykırı olduğunu ileri sürerek kararın kaldırılarak davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir.
Davalı
K8 vekili istinaf dilekçesinde özetle
; davalı müvekkili ile gerek davacı gerekse davalı taraflar arasında ne bir akrabalık, ne komşuluk, ne de herhangi bir tanışıklık ilişkisi bulunmadığını, davalı müvekkilinin davaya konu taşınmazın son maliki olduğunu, satın alınan bir taşınmazın ilk malikinden başlamak üzere satın alındığı güne kadar kimler tarafından hangi suretle satın alındığı, kaç kişinin adına kayıtlı olduğu, bugüne kadar kimlerin kullandığı, bugüne kadar yapılan satışların herhangi birinin vekâlet ile satılıp satılmadığı, vekâlet kullanılmış ise bu vekâletin kötüye kullanılıp kullanılmadığı gibi bütün geçmişinin araştırmasını kimsenin yapmayacağını ve yapmasının da kimseden beklenemeyeceğini, velev ki bir taşınmazın daha evvelki geçmişteki satışları esnasında vekâletname kullanılmış olmasının müvekkilinin bu vekâletin sıhhatli olup olmadığı konusunu soruşturması ve sorgulanmasını gerektirmeyeceğini, Medeni Kanunumuzun 2. ve 3. maddeleri kapsamında kimseden beklenemeyeceğini, kaldı ki müvekkilinin hileli olduğu iddia edilen vekâletli satıştan sonra 3. satış işlemi ile tapuda burayı devralan kimse olduğunu, müvekkilinin halihazırda iyi niyetli 3. kişi konumunda olduğunu, tapu siciline güven ilkesi ile almış olduğu taşınmazı satın alırken ki iyi niyeti kanunen korunan kimse olduğunu, müvekkilinin burayı alırken yatırım amacıyla, uygun ve karlı gördüğü için aldığını, davacı taraf ile diğer davalılar arasındaki ilişkiyi bilmeyen ve bilmesi de beklenemeyecek bir kimse olduğunu ve devir işleminde iyiniyetli olduğunu, davacının dayandığı hukuki gerekçesini ispat edemediğini, vekil ile sözleşme yapan kişi 4721 s. Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) 3. maddesi anlamında iyi niyetli ise yani vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını bilmiyor veya kendisinden beklenen özeni göstermesine rağmen bilmesine olanak yoksa, vekil ile yaptığı sözleşmenin geçerli olduğunu ve vekil edeni bağladığını, vekil vekalet görevini kötüye kullansa dahi bu hususun vekil ile vekalet eden arasında bir iç sorun olarak kaldığını, vekil ile sözleşme yapan kişinin kazandığı haklara etkili olmayacağını, vekaletin kötüye kullanıldığı iddiasına dayanan tarafın vekil ile işlem yapan 3. tarafın teker teker vekil ile birlikte vekil edenin zararına kasten hareket ettiğini ve vekilin vekalet ilişkisindeki yetkilerini bildiğini ispatla mükellef olduğunu, somut olayda davacı tarafın evvela bunu davalı müvekkiline gelinceye kadar bütün daireyi devralan 3. kişiler açısından teker teker ve ayrıca ispat etmesi gerektiğini, davacı tarafın vekil ettiği oğlunun vekalet görevine aykırı davrandığını ve oğlundan daireyi vekaletle devralan kişinin kötü niyetli olduğunu ispat edemediğini, davacı taraf her bir davalı açısından bu kötü niyetin varlığını silsile yolu ile aradaki irtibatı ve kötü niyet zincirini koparmadan ispat yükümlülüğü altında olduğunu, bu silsilede kopukluk olduğu anda da 3. kişilerin iyi niyetlerinin başladığının kabul edileceğini, ancak davacı tarafın bu kötü niyetin varlığını ispatlayamamış olmasına, bu konuda dosyaya yeteri kadar delil sunamamış olmasına, bu hususta kötü niyetin varlığını ispat edebilecek herhangi bir delil dahi ikame etmemiş olmasına rağmen yerel mahkemece davanın bütün davalılar yönünden kabulüne karar verildiğini, kararın bu sebeple hukuka uygun olmadığını, davacı tarafın davalı müvekkilinin de tıpkı diğer davalılar gibi kötü niyetli olduğunu ispat etmekle yükümlü olmasına rağmen tam aksine kendisi davasında kötü niyetli olduğunu, davacı tarafın oğlu olan davalıya ne maksatla kullanılmak üzere vekâletname verdiğini bilerek ve davalı oğluna yardımcı olmak maksadı ile hareket ederek vekalet verdiğinin açık olduğunu, davacının oğlunun uzun yıllardır borç batağında olduğunu bilmediğini beyan etmesinin hayatın olağan akışına aykırı olduğunu ileri sürerek kararın kaldırılarak davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir.
Davalı
K6 vekili istinaf dilekçesinde özetle
; kararın usul ve esas yönünden hukuka aykırı olduğunu, müvekkilinin davaya konu taşınmazın satış işleminin gerçekleşmiş olduğu tarihten bugüne kadar iyi niyetli olarak hareket ettiğini, karşı taraf her ne kadar davalı müvekkillinin kasıtlı ve kötü niyetli olarak hareket ettiğini beyan etmiş olsa da müvekkillinin tek amacının zor durumda olan arkadaşına yardımcı olmak olduğunu, ilk derece mahkemesinin dosyada aksine bir delil bulunmamasına rağmen re’sen müvekkilini kötü niyetli olarak değerlendirdiğini, müvekkilinin davaya konu taşınmazı usul ve yasada belirtilen şekilde, yine usulüne uygun geçerli ve yasal bir vekaletname ile davalıdan aldığını, her ne kadar davacı vekaletin kötüye kullanıldığını iddia etmişse de bu iddianın somut delillerle ispatlanamadığını, kötüye kullanıldığı iddia edilen vekaletnamenin bütün yasal ve şekli şartları taşıdığını, vekaletnamede diğer davalı K3’ya verilen yetkinin dışında herhangi bir işlem yapılmadığını, ilk derece mahkemesinin bu hususu göz ardı ederek aksi yönde hüküm kurmasının hakkaniyet ilkelerine aykırılık teşkil ettiği kanaatinde olduklarını, davacı tarafın açtığı davasında dayanak gösterdiği hukuki gerekçelerini ispat edemediğini, vekil ile sözleşme yapan kişinin 4721 s. Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) 3. maddesi anlamında iyi niyetli ise yani vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını bilmiyor veya kendisinden beklenen özeni göstermesine rağmen bilmesine olanak yoksa, vekil ile yaptığı sözleşmenin geçerli olduğunu ve vekil edeni bağlayacağını, vekil vekalet görevini kötüye kullansa dahi bu hususun vekil ile vekalet eden arasında bir iç sorun olarak kalacağını, vekil ile sözleşme yapan kişinin kazandığı haklara etkili olmayacağını, somut olayda da müvekkilinin iyi niyetli üçüncü kişi konumunda olduğunu, vekaletin kötüye kullanıldığı iddiasına dayanan tarafın vekil ile işlem yapan 3. tarafın teker teker vekil ile birlikte vekil edenin zararına kasten hareket ettiğini ve vekilin vekalet ilişkisindeki yetkilerini bildiğini ispatla mükellef olduğunu, somut olayda davacı tarafın evvela bunu davalı müvekkiline gelinceye kadar bütün daireyi devralan 3. kişiler açısından teker teker ve ayrıca ispat etmesi gerektiğini, davaya konu edilen vekâletin verildiği tarih 24.06.2015 tarihi olduğunu, 25.06.2015 tarihinde (sadece bir gün sonra) davacının öz oğlu tarafından müvekkiline devir işleminin yapılmasının davacı tarafın vekalet vermesindeki iradesini ve niyetini açıkça gösterdiğini, davacı tarafın öz oğluna vekâletname verdiğini, vekaletnamenin içerini ve ne maksatla verildiğini bildiğini ve farkında olduğunu, kendi iradesiyle şahitler huzurunda verildiğini, ayrıca davacının adına yalnızca dava konusu gayrimenkulünün bulunduğunu, bu durumun davacının iradesindeki kararlılığı gösterdiğini, davacının davasında iyi niyetli olmadığını ve davayı açabilmek için gerekli şartların oluşmadığını ileri sürerek kararın kaldırılıp davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir.
DELİLLERİN DEĞERLENDİRİLMESİ, HUKUKİ SEBEPLER ve GEREKÇE:
Taraflar arasındaki dava, Vekaletin Kötüye Kullanılması Hukuksal Nedenine Dayalı Tapu İptali ve Tescil, Olmazsa Bedelistemine ilişkindir.
Bilindiği gibi, Borçlar Kanununun temsil ve vekalet aktini düzenleyen hükümlerine göre, vekalet sözleşmesi büyük ölçüde tarafların karşılıklı güvenine dayanır. Vekilin borçlarının çoğu bu güven unsurundan, onun vekil edenin yararına ve iradesine uygun davranış yükümlülüğünden doğar.
6098 s. Türk Borçlar Kanununda (TBK) sadakat ve özen borcu, vekilin vekil edene karşı en önde gelen borcu kabul edilmiş ve 506. (818 s. Borçlar Kanununun 390.) maddesinde aynen; “Vekil, vekâlet borcunu bizzat ifa etmekle yükümlüdür. Ancak vekile yetki verildiği veya durumun zorunlu ya da teamülün mümkün kıldığı hâllerde vekil, işi başkasına yaptırabilir.
Vekil üstlendiği iş ve hizmetleri, vekâlet verenin haklı menfaatlerini gözeterek, sadakat ve özenle yürütmekle yükümlüdür.
Vekilin özen borcundan doğan sorumluluğunun belirlenmesinde, benzer alanda iş ve hizmetleri üstlenen basiretli bir vekilin göstermesi gereken davranış esas alınır.” hükmüne yer verilmiştir. Bu itibarla vekil, vekil edenin yararına ve iradesine uygun hareket etme, onu zararlandırıcı davranışlardan kaçınma yükümlülüğü altındadır. Vekâletin kapsamı, sözleşmede açıkça gösterilmemişse, görülecek işin niteliğine göre belirlenir. (TBK’nin 504/1) Sözleşmede vekaletin nasıl yerine getirileceği hakkında açık bir hüküm bulunmasa veya yapılan işlem dış temsil yetkisinin sınırları içerisinde kalsa dahi vekilin bu yükümlülüğü daima mevcuttur. Hatta malik tarafından vekilin bir taşınmazın satışında, dilediği bedelle dilediği kimseye satış yapabileceği şeklinde yetkili kılınması, satacağı kimseyi dahi belirtmesi, ona dürüstlük kuralını, sadakat ve özen borcunu göz ardı etmek suretiyle, makul sayılacak ölçüler dışına çıkarak satış yapma hakkını vermez. Vekil edenin yararı ile bağdaşmayacak bir eylem veya işlem yapan vekil değinilen maddenin son fıkrası uyarınca sorumlu olur. Bu sorumluluk BK’de daha hafif olan işçinin sorumluluğuna kıyasen belirlenirken, TBK’de benzer alanda iş ve hizmetleri üslenen basiretli bir vekilinin sorumluluğu esas alınarak daha da ağırlaştırılmıştır.
Öte yandan, vekil ile sözleşme yapan kişi 4721 s. Türk Medeni Kanunun (TMK) 2. maddesi anlamında iyi niyetli ise yani vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını bilmiyor veya kendisinden beklenen özeni göstermesine rağmen bilmesine olanak yoksa, vekil ile yaptığı sözleşme geçerlidir ve vekil edeni bağlar. Vekil vekalet görevini kötüye kullansa dahi bu husus vekil ile vekalet eden arasında bir iç sorun olarak kalır, vekil ile sözleşme yapan kişinin kazandığı haklara etkili olamaz.
Ne var ki, üçüncü kişi vekil ile çıkar ve işbirliği içerisinde ise veya kötü niyetli olup vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını biliyor veya bilmesi gerekiyorsa vekil edenin sözleşme ile bağlı sayılmaması, TMK’nin 2. maddesinde yazılı dürüstlük kuralının doğal bir sonucu olarak kabul edilmelidir. Söz konusu yasa maddesi buyurucu nitelik taşıdığından hakim tarafından kendiliğinden (resen) göz önünde tutulması zorunludur. Aksine düşünce kötü niyeti teşvik etmek en azından ona göz yummak olur. Oysa bütün çağdaş hukuk sistemlerinde kötü niyet korunmamış daima mahkum edilmiştir. Nitekim uygulama ve bilimsel görüşler bu yönde gelişmiş ve kararlılık kazanmıştır.
(Bknz. Yargıtay 1. Hukuk Dairesi’nin 2015/14841 Esas, 2017/244 Karar sayılı ilamı)
Hukukumuzda, diğer çağdaş hukuk sistemlerinde olduğu gibi kişilerin huzur ve güven içerisinde alış verişte bulunmaları satın aldıkları şeylerin ilerde kendilerinden alınabileceği endişelerini taşımamaları, dolayısıyla toplum düzenini sağlamak düşüncesiyle, alan kişinin iyi niyetinin korunması ilkesi kabul edilmiştir. Bu amaçla 4721 s. Türk Medeni Kanununun (TMK) 2.maddesinin genel hükmü yanında menkul mallarda 988 ve 989., tapulu taşınmazların el değiştirmesinde ise 1023. maddesinin özel hükümleri getirilmiştir.
Diğer taraftan, bir devleti oluşturan unsurlardan biri insan unsuru ise bunun kadar önemli olan ötekisi topraktır. İşte bu nedenle Devlet, nüfus sicilleri gibi tapu sicillerinin de tutulmasını üstlenmiş, bunların aleniliğini (herkese açık olmasını) sağlamış, iyi ve doğru tutulmamasından doğan sorumluluğu kabul etmiş, değinilen tüm bu sebeplerin doğal sonucu olarak da tapuya itimat edip, taşınmaz mal edinen kişinin iyi niyetini korumak zorunluluğunu duymuştur. Belirtilen ilke TMK’nin 1023. maddesinde aynen “tapu kütüğündeki sicile iyi niyetle dayanarak mülkiyet veya başka bir ayni hak kazanan 3 ncü kişinin bu kazanımı korunur” şeklinde yer almış, aynı ilke tamamlayıcı madde niteliğindeki 1024.maddenin 1. fıkrasına göre “Bir ayni hak yolsuz olarak tescil edilmiş ise bunu bilen veya bilmesi gereken 3 ncü kişi bu tescile dayanamaz” biçiminde öngörülmüştür.
(Bknz. Yargıtay 1. Hukuk Dairesi’nin
2017/335
Esas,
2020/2469
Karar sayılı ilamı)
Somut olayda
; davacı tarafça vekalet görevinin kötüye kullanılması hukuksal nedenine dayalı olarak tapu iptali ve tescil, olmazsa bedel talebinde bulunulduğu, mahkemece davanın kabulüne yönelik kararın verildiği, bir kısım davalılar vekilleri tarafından kararın istinafa taşındığı görülmektedir.
Yolsuz tescile dayanarak ayni hak iktisap eden üçüncü şahsın iyi niyetli olup olmadığı ve yolsuzluğu hangi hallerde bilmesi gerektiği araştırılırken kesin bir ölçü koymak mümkün değildir. Genel bazı kriterlerle önemli özel durumların araştırılması gerekir. Genel kriter olarak, davalının dayandığı tescilin yolsuz olduğunu ve taraflar arasındaki uyuşmazlığın genel hayat tecrübelerine ve hayatın doğal akışına göre bilip bilmediği veya normal görüşlü bir insanın sarf etmesi gereken dikkati sarf etseydi yolsuzluğu ve uyuşmazlığı bilecek durumda olup olmadığının araştırılması gerekir. Ayrıca, bazı fiili karinelerden de yararlanılır. Örneğin, temlik edenlerin davalı ile akrabalık ilişkisinin bulunup bulunmadığı, taşınmazın el değiştirmesindeki çabukluk, değerinin çok altında bir bedel ile satılması, tarafların aynı yerde ikamet edip etmedikleri veya aynı köyden olup olmadıkları gibi bazı fiili karinelerle ilgili olayların da araştırılarak bu karinelerden yararlanılması gerekir. Davalı dava konusu taşınmazı satın alırken iyi niyetli değilse TMK.nun 1024. maddesi uyarınca aynı kanunun 1023. maddesinden yararlanamaz.
Yerel mahkemece karar gerekçesinde kasten adam öldürme dosyasına atıfta bulunularak söz konusu dosyadaki beyanlardan davalıların iyi niyetli olmadıkları hususu belirtilmiş ise de adam öldürme dosyasına ait ilgili evrak suretlerinin dosyada mevcut olmadığı, UYAP sisteminde de yer almadığı anlaşılmaktadır. Bu nedenle yerel mahkemenin kasten adam öldürme dosyasında bulunan hangi beyan, bilgi ve delillerden davalıların kötü niyetli olduklarının tespitinin yapıldığı anlaşılamamıştır.
Ayrıca davacı tarafça dava dilekçesinde dava değerinin 2.000,00 TL gösterildiği, bilirkişi raporunda tapu iptali ve tescil yönünden dava tarihi itibari ile taşınmazın değerinin 220.000,00 TL olduğunun belirtildiği, buna rağmen yerel 180.000,00 TL üzerinde harcın tamamlatıldığı, hüküm kurulurken de yine bu değerin dikkate alındığı, eksik harçla yargılamaya devam edilip kararın verildiği görülmektedir.
Yargıtay
1.
Hukuk
Dairesi
‘nin
2015/3710
Esas,
2017/6222
Karar sayılı kararında da belirtildiği şekilde; iddianın içeriği ve ileri sürülüş biçiminden, davanın taşınmaz malın aynına ilişkin olduğu ve konusunu oluşturan hakkın para ile değerlendirilmesinin mümkün bulunduğu; böyle bir davada, 6100 sayılı HMK’nın 120. ve 492 sayılı Harçlar Kanunu’nun 16. maddeleri uyarınca dava değerinin ve buna göre alınacak harcın, el atılan yerin ve yıkımı istenen şeyin değeri ile talep edilen ecrimisil toplamından ibaret olacağı kuşkusuzdur (04.03.1953 tarihli ve 10/2 sayılı İBK).
492 Sayılı Harçlar Kanunu’nun “Değer Esası” başlıklı 16. maddesinde; “Değer ölçüsüne göre harca tabi işlemlerde (1) sayılı tarifede yazılı değerler esastır. Müdahalenin men’i, tescil ve tapu kayıt iptali gibi gayrimenkulün aynına taalluk eden davalarda gayrimenkulün değeri nazara alınır.
Gayrimenkulün aynına taalluk eden davalarda ecrimisil ve tazminat gibi taleplerde de bulunulduğu takdirde harç, gayrimenkulün değeri ile talep olunan tazminat ve ecrimisil tutarı üzerinden alınır.
Değer tayini mümkün olan hallerde dava dilekçelerinde değer gösterilmesi mecburidir. Gösterilmemişse davacıya tesbit ettirilir. Tesbitten kaçınma halinde, dava dilekçesi muameleye konmaz.
Noksan tesbit edilen değerler hakkında 30 uncu madde hükmü uygulanır.” hükümleri düzenlenmiştir.
Aynı yasanın “Noksan Tespit Edilen Değer Üzerinden Harcın Ödenmesi” başlıklı 30. maddesinde; “Muhakeme sırasında tesbit olunan değerin, dava dilekçesinde bildirilen değerden fazla olduğu anlaşılırsa, yalnız o celse için muhakemeye devam olunur, takip eden celseye kadar noksan değer üzerinden peşin karar ve ilam harcı tamamlanmadıkça davaya devam olunmaz. Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 409 uncu maddesinde gösterilen süre içinde dosyanın muameleye konulması, noksan olan harcın ödenmesine bağlıdır.” şeklindeki düzenleme, “Harcı Ödenmeyen İşlemler” başlıklı 32. maddesinde ise “Yargı işlemlerinden alınacak harçlar ödenmedikçe müteakip işlemler yapılmaz. Ancak ilgilisi tarafından ödenmiyen harçları diğer taraf öderse işleme devam olunmakla beraber bu para muhakeme neticesinde ayrıca bir isteğe hacet kalmaksızın hükümde nazara alınır.” şeklindeki düzenleme yer almıştır.
492 Sayılı Harçlar Kanunu, harcın alınmasını veya tamamlanmasını tarafların isteklerine bırakmamış, anılan hususun mahkemece kendiliğinden gözetileceğini düzenlemiş ve emredici nitelikteki 32. maddesinde yargı işlemlerinden alınacak harçlar ödenmedikçe müteakip işlemlerin yapılamayacağını öngörmüştür.
O halde mahkemece yapılması gereken iş, dava tarihindeki değer üzerinden eksik harcın davacı tarafa tamamlatılması, harç tamamlandıktan sonra Hatay 1. Ağır Ceza Mahkemesinde görülmekte olan kasten adam öldürme dosyasında yer alan ve mahkemece dikkate alınan evrakların tasdikli suretlerinin dosya arasına alınması ve yukarıda anlatılan ilkeler ışığında davalıların iyi niyetli olup olmadıklarının tereddüte mahal bırakmayacak şekilde tespit edilip esasa yönelik karar verilmesinden ibarettir.
Bu nedenlerle bir kısım davalılar vekillerinin istinaf başvurularının, 6100 sayılı HMK. nun 353/1-a-4, 6 bentleri uyarınca, kabul edilip kararın kaldırılması gerektiği kanaatine varılarak aşağıdaki şekilde hüküm kurulmuştur.
H Ü K Ü M :
Yukarıda açıklanan nedenlerle;
1-
Hatay 1. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 30/03/2021 tarih ve 2017/239 Esas, 2021/74 Karar sayılı kararına karşı davalılar vekillerinin istinaf başvurularının
, 6100 Sayılı HMK’nın
353/1-a-4 ve 6. bentleri uyarınca KABULÜNE,
2-
İlk derece mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararının
ORTADAN KALDIRILMASINA,
3-
Davanın yeniden görülmesi için
DOSYANIN MAHKEMESİNE GÖNDERİLMESİNE,
4-
İstinaf yoluna başvuran taraflarca yatırılanistinaf peşin karar harçlarının talepleri halinde kendilerine iadesine,
5-
İstinaf yoluna başvuran tarafça yapılan yargılama giderinin ilk derece mahkemesince yeniden verilecek kararda değerlendirilmesine,
6-
Kararın yerel mahkemece taraflara tebliğine,
Dosya üzerinde yapılan inceleme neticesinde, HMK’nun 353/1-a maddesi uyarınca
KESİN olmak üzere oybirliği ile karar verildi.20/01/2023
Adana Avukat Saim İncekaş | Adana Boşanma Avukatı, Ceza Avukatı, Şirketler ve Miras Avukatı Adana Avukatlık Hizmetlerinde Güven ve Tecrübe