Adana BAM, 1. HD., E. 2020/437 K. 2020/1154 T. 12.11.2020

İlgili TBK madde: TBK Madde 504
İlgili madde: TMK Madde 1024

T Ü R K M İ L L E T İ A D I N A
İ S T İ N A F K A R A R I

DAVANIN KONUSU :

Vekaletin Kötüye Kullanılması Hukuksal Nedenine Dayalı Tupu İptali ve Tescil, Tazminat
Yukarıda yazılı ilk derece mahkemesi kararına karşı, davalı K1 vekili ile davalı K2 vekili tarafından istinaf kanun yoluna başvurulmuş olmakla HMK’nın 352 ve devamı maddeleri uyarınca dosya incelendi.

GEREĞİ DÜŞÜNÜLDÜ:

TARAFLARIN İDDİA VE SAVUNMALARININ ÖZETİ:

Davacı vekili ilk derece mahkemesine vermiş olduğu dava dilekçesinde özetle; dava konusu parsellerde müvekkiline ait 1/2’şer hisselerin müvekkili tarafından davalı K1’a verilen vekaletin kötüye kullanılması sonucunda diğer davalı K2’a devir yapıldığını ileri sürerek vekaletin kötüye kullanılması hukuksal nedenine dayalı olarak tapu iptali ve tescil ve zararı nedeniyle tazminata karar verilmesini talep etmiştir.

Davalı K1 vekili ilk derece mahkemesine vermiş olduğu cevap dilekçesinde özetle; davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir.

İLK DERECE MAHKEMESİ KARARININ ÖZETİ:

İlk derece mahkemesi tarafından yapılan yargılama sonucunda; davacının murislerinden intikal edecek menkul ve gayrimenkullerden kaynaklı bir kısım işlerini takip etmesi amacıyla davalı K1’a vekalet verdiğini, dava konusu taşınmazlardaki hisseleri davalı K1’ın aldığı vekaletnameyi kullanarak davacının bilgisi haricinde kız kardeşi olan diğer davalı K2’a devrettiğini, davacının dava konusu taşınmazı satmasını gerektirir ihtiyacının olmadığını, satış gayesinin olmadığını, taşınmazların davacıya ait hissesinin tapuda toplam 17.750,00 TL gibi bir değerle satılmasına rağmen gerçek rayicinin satış tarihinde davacının hisselerinin 173.762,00 TL olduğunu, buna göre ederinin 10 katı altında satıldığının anlaşıldığını, bu satışta vekilin müvekkilinin yani davacının haklarını korumadığını, mal kaçırmak amacıyla bu satışın yapıldığını, ödemenin yapıldığının sözleşme taraflarınca ispatlanamadığını, davalı K2’ın tarafların akrabası olması, dosyaya yansıyan bilgi, belge ve deliller dikkate alındığında, TMK’nın 1024. maddesi kapsamında davalı K1’ın vekaleti kötüye kullanarak taşınmazı devrettiği hususunu bildiğini veya bilmesi gereken kişi olduğunu, TMK’nun 3. maddesi uyarınca iyi niyetli olmadığının dosyada mevcut bilgi ve belgelerden anlaşıldığını, davalı K1’nin davacının ve dava dışı kardeşi K3’ın üvey kardeşlerinden mal kaçırmak amacıyla bu devirleri yaptırdığını iddia etmiş ise; iddiaları yasal deliller ile ispatlanamadığını, taraf muvazaasının yazılı deliller ispatlanması gerektiğini, yemin deliline de dayanmadığını, usulüne uygun delillerle kanıtlayamadığının anlaşıldığını, dava konusu tasarruf işleminin vekalet görevinin kötüye kullanılması yoluyla yapıldığının mahkemece değerlendirildiğini, vekaletin davacının iradesine aykırı olarak kullanıldığının sabit olduğunu, bu nedenle davalı K1’nin delil durumuna göre kötü niyetli olduğunu, hayatın olağan akışına göre davalı K2’ın dava konusu taşınmazın vekalet görevinin kötüye kullanılması yoluyla satıldığı bilebilecek kişilerden olduğunu, bu nedenle davalı adına oluşan tescilin yolsuz tescil olduğunu ve davanın sübut bulduğunu gerekçe olarak belirtip tapu iptali ve tescil talebinin kabulüne ve 1.000 TL tazminata yönelik karar verilmiştir.

İLERİ SÜRÜLEN İSTİNAF SEBEPLERİ:

Davalı
K1 vekili istinaf dilekçesinde özetle; davacı K4’un, müvekkilinin kızkardeşi diğer davalı K2’un eşi K3’un kardeşi yani kayın biraderi olduğunu, davacıların anne ve babası Türkiye’de bulundukları dönemde trafik kazası geçirdiğini, bir ay ara ile vefat ettiklerini, anne ve babalarının bu döneminde dahi yurt dışında yaşayan davacı ve kardeşinin Türkiye’ye dönmediğini, babaları ve anneleri ile ilgilenmesi için müvekkilinden yardım talep ettiklerini, müvekkilinin davacı ve kardeşinin söz konusu taleplerini yerine getirdiğini, işini dahi aksatarak davacıların anne ve babalarının sağlık durumları için gereken tüm işlemleri büyük bir titizlikle yerine getirdiğini, davacıya ve kardeşine anne ve babalarının ölüm haberini dahi müvekkilinin bildirdiğini, gerçekleşen ölümlerin ardından ise davacıların annelerinden kalan miras üzerinde anne bir kardeşlerinin de hak talep etmeye başladığını, söz konusu duruma ilişkin davacının ve kardeşinin duyum alması üzerine kardeşlerinin mirasta hak elde etmesini önlemek için bir takım kararlar alındığını, davanın esasına konu birçok taşınmazın muvazaalı işlem ile müvekkilinin kardeşi ve davacının yengesi olan diğer davalı K2’a devredilmesi için bir an evvel işlemlere başlandığını, bu süreçte İsveç’te yaşamalarından mütevellit Türkiye’ye gelemeyecekleri için anne ve babalarını dahi emanet ettikleri müvekkiline duydukları güvene dayanarak davacının kademe kademe verdiği vekaletnamedeki yetkiler ile işlemleri gerçekleştirmesini müvekkilinden istediğini, söz konusu vekaletnamelerin yanı sıra hangi taşınmazlar için işlem yapacaklarına dair tapu kayıtlarını, bilgi ve belgeleri ayrıca devir için kullanılacağını düşünüp fotoğrafları dahi müvekkiline ulaştırdıklarını, müvekkilinin davacı ile bizzat iletişim kuramadığını, müvekkilinin İsveççe bilmediğini, davacınında Türkçeye yeterince hakim olmadığından aralarındaki iletişimin müvekkilinin ablasının taşınmazların devredileceği İsveç’te yaşayan ve her iki dili de bilen diğer davalı K2 tarafından sağlandığını, müvekkilinin tüm işlemleri davalı ablasının ve eşinin hatırı için yerine getirmeye razı olduğunu, söz konusu vekaletnamelere istinaden gerçekleştirdiği tüm işlemleri davacının bilgisi, talimatı ve rızası dahilinde tamamladığını ve her işlemden davacıyı davalı ablası aracılığıyla haberdar ettiğini, davacının diğer davalı K2 ve eşi olan K3 ile miras kalan taşınmazlardaki diğer kardeşlerinin miras haklarını engellemek maksadıyla hareket ettiğini, müvekkilinin yalnızca onların istek ve talimatları doğrultusunda herhangi bir maddi çıkar gözetmeden işlemleri yerine getirdiğini, davacının vekaletin kötüye kullanıldığına dair tüm iddia ve beyanlarının asılsız olduğunu, davacının müvekkiline gönderdiği vekaletnamede genel satış yetkisini vermediği ve tercümanın yeminli olmadığını bilmediğini iddia etmişse de kademe kademe tüm işlemlerin halledilmesi için gerekli yetkileri içeren vekaletnameleri arka arkaya göndermeye devam etmiş olmasının bu iddialarını çürüttüğü kanaatinde olduklarını, 16/03/2009, 02/04/2009 ve 08/04/2009 tarihlerinde kardeşi K3 ile ayrı ayrı ve beraber olarak vekaletname gönderdiğini, bu vekaletnamelerin gönderilmesine müteakip devir işlemlerine başlayabildiğini, bunun yanı sıra davacının yeminli tercüman olmadığından bahisle vekalet verirken iradesinin sakatlanmış olduğu iddiasının da gerçeği yansıtmadığını, bir an için bu durumun varlığı kabul edilse dahi müvekkilinin bu duruma herhangi bir müdahalesinin mümkün olmadığını, davacının tüm bu işlemleri annesi muristen kalan taşınmazları diğer kardeşlerinden kaçırmak için muvazaalı olarak gerçekleştirmek istediğini, davacı K4’un söz konusu devirden haberi olduğu gibi, muvazaalı işlemin tarafı olmakla, kendi muvazaasına dayanarak hak iddia etmesinin mümkün olmadığını, taraflar arasındaki satışın gerçek bir satış olmadığını, amacın davacı K4 ve dava dışı kardeşi K3’ın mal kaçırmak istemesi olduğunu, müvekkili K1’nin bu devir işinden hiçbir kazanç ya da çıkarı olmadığını, vekaletnamenin dahi kendisinden habersiz olarak hazırlandığını, rica üzerine ablası davalı K2 ve eşi dava dışı K3’ı kıramadığı için böyle bir işe giriştiğini, davalı müvekkili K1’nin, davacı K4 ve onun dava dışı kardeşi K3 ve onu eşinin aynı zamanda müvekkilinin ablası davalı K2’ın talimat ve istekleri doğrultusunda hareket ettiğini, davacının huzurdaki davayı ise kardeşi K3 ile arasının bozulması nedeniyle açtığını, 2012 yılında aralarında gerçekleşen anlaşmazlık üzerine ikamet ettikleri İsveç’te aralarındaki sorununda yargıya intikal ettirildiğini, nitekim her ne kadar zaman aşımına tabi olmasa da devrin üzerinden uzun süre geçtikten sonra dava açılmış olmasının davacının iyi niyetli olmadığının ve kardeşi ile arası bozulunca adeta öç alma duygusu ile hareket ettiğinin göstergesi olduğunu, müvekkilinin yurt dışında yaşayan davacı ve diğer davalı K2 arasında kararlaştırılan ve bu doğrultuda gerçekleştirilen muvazaalı devir işlemlerine dair elinde yazılı delil ile ispatlayabilmesinin mümkün olmadığının kabul edilmesi gerektiğini, zira ne davacı ne de diğer davalı K2’un Türkiye’ye bu süreçte hiçbir zaman gelmediklerini, tüm talimatları telefon ya da devir dönemindeki mevcut sosyal medya üzerinden müvekkiline ulaştırdıklarını, açıklanan sebepler ile müvekkilinin davacının muvazaalı işlemlerine ilişkin elinde yazılı belgesi olmasının mümkün olmadığını, kaldı ki müvekkilinin elinde, davacı tarafından murisin taşınmazlarına ilişkin verilmiş, bilgi, belge ve vekaletnameler ile bildirilen, diğer kardeşlerin davacı ve kardeşi aleyhine göndermiş olduğu ihtarnamelerin bulunması nedeniyle söz konusu dokümanların HMK 202. maddesine göre delil başlangıcı niteliğinde olduğundan müvekkilinin muvazaa iddiasını diğer deliller ve tanıklar ile ispat edebileceğinin kabulü gerektiğini, nitekim davacının bu maksadına yönelik hareket ettiğinin taraflarınca diğer kardeşlerin miras paylarını talep etmesi nedeniyle gönderdiği ve İskenderun 3. Asliye Hukuk Mahkemesine bildirilen ihtarnamelerden de anlaşıldığını, keza taraflarınca dinletilen ve tüm bu sürece görgüleri ile iştirak etmiş olan tanıklarınca da izah edildiğini ve davacının diğer kardeşleri ile aralarında husumet bulunduğunun ifade edildiğini, ancak İskenderun 3. Asliye Hukuk Mahkemesince işbu hususa ilişkin bildirdikleri delillerin toplanmadığını, tanık beyanlarının gerekçeli kararda yer almasına rağmen değerlendirmeye alınmadığını, kaldı ki diğer davalı K2’un süresinden sonra davaya cevaplarını, delillerini ve tanıklarını sunmuş olmasına rağmen delillerinin toplandığını, tanıklarının dinlendiğini ve bu tanık beyanlarının davanın sonucu hakkında verilen karara esas alındığını, eksik ve hatalı değerlendirme sonucu müvekkili yönünden usul ve yasaya aykırı bir karar verildiğini ileri sürerek taleplerinin kabulü ile kararın kaldırılıp davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir.

Davalı
K2 vekili istinaf dilekçesinde özetle; yerel mahkeme tarafından savunma haklarının engellenmek suretiyle dosyanın eksik inceleme neticesinde karara çıkarıldığını, davacı taraf vekilinin gerek dava dilekçesinde ve gerekse dava süreci sırasında sunmuş olduğu tüm beyan dilekçelerinde müvekkilinin ” yeminli olmayan tercüman aracılığı ile verilen vekalet müvekkil Türkçe bilmediğinden iradesi dışında genel satış yetkisi de içermiştir” şeklinde iddiasının mevcut olduğunu, davalı vekili olarak davaya sonradan dahil olmaları sebebiyle bu iddianın araştırılması için 11.12.2019 tarihli son celsede taleplerinin olduğunu, bu iddianın araştırıldıktan sonra esas hakkında beyanda bulunacaklarına yönelik taleplerinin yerel mahkemece yargılamanın uzatılacağı saikiyle reddedilerek savunma hakları ve esas hakkındaki beyanlarının engellendiğini ve dosyanın eksik inceleme neticesinde karara çıkarıldığını, müvekkili K2’un tapu kaydına güvenerek taşınmazı vekili aracılığıyla satın alan iyiniyetli üçüncü kişi olduğunu, müvekkili ile davacı vekilinin kardeş olmasının kötüniyetin varlığı ve esas olduğu anlamına gelmeyeceğini, kötü niyetin açıkça tereddüte mahal vermeyecek şekilde ispat edilmesi gerektiğini, dava dosyasındaki hiçbir delilin müvekkilinin kötüniyetli veya diğer davalı K1 ile çıkar ve işbirliği içinde olduğunu ispat etmediğini, dinlenen tanıkların beyanlarının müvekkilinin dava konusu taşınmazların bedelinin tamamına yakını davacı vekili K1’a ödendiği iddiası doğruladığını, kalan bakiyenin ise İsveç’te davacının talebi ile vergiden kaçınma saiki ile elden ödendiğini, bundan sonrasının vekil ile vekalet veren arasında iç temsil sorunu olduğunu, cevap dilekçesi ekinde sunulan bu belgeler ve davalı K1’nin dava konusu gayrimenkullerin bedeli olarak davacı K4’a ödemek üzere bankadan çektiği paraların mahkemece araştırılmadan karar verilmesinin eksik inceleme olduğunu, zaten davacının kiraya verdiği davaya konu gayrimenkulün kira gelirlerini 6 yıl boyunca takip etmemesi ve Stokholm Büyükelçiliğinden yeminli tercüman huzurunda düzenleterek göndermiş olduğu 3 adet vekaletnameyi yine 6 yıl boyunca takip ve merak etmeyişinin de dava konusu edilen gayrimenkullerin parasını tahsil ettiğinin açık göstergesi olduğunu, aksi düşüncenin T.M.K. m.2’ye aykırı olacağını, kiracı tanık K5’nın kira kontratını ilk olarak K4 ile yaptığını ve o yurt dışına gidince birkaç kere de davacının diğer abisi K6’a ödeme yaptığını, satışın yapıldığı Nisan 2009 dan itibaren ise davalı müvekkiline ödeme yaptığını, bahsi geçen kira ilişkisinin belgesi olan kontratın aslının davacı elinde olması gerekirken gerçekte, İsveç’te müvekkilinin elinde olduğunu, fotokopisinin taraflarınca 19.06.2019 tarihinde İskenderun Adliyesi tarama merkezine teslim edilmek suretiyle dosyanın içine girmesinin sağlandığını, çünkü dava konusu taşınmazları müvekkile satan davacı, kalan bakiye alacağını da elden almak suretiyle kira kontratı aslını İsveç’te davalı müvekkiline elden teslim ettiğini, bu belgeden ve tanık beyanından çok açık bir şekilde anlaşılacağı üzere davacının dava konusu taşınmazları müvekkiline sattığı için kira gelirinin peşine de düşmediğini, davacının kötü niyetli olduğunu, tarafların kardeş olduğu gerçeği gözden kaçırılmamak suretiyle hukuk sistemimizin kötü niyeti asla korumaması gerektiğini, tanık K3’un beyanının açıkça temliklerin vekalet veren davacının bilgisi dahilinde yapıldığını ortaya koyduğunu, tanık beyanlarının gerçeği yansıtmadığını, görgüye dayalı bilgilerinin olmadığını ileri sürerek kararın kaldırılıp davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir.

DELİLLERİN DEĞERLENDİRİLMESİ, HUKUKİ SEBEPLER ve GEREKÇE:

Taraflar arasındaki dava, Vekaletin Kötüye Kullanılması Hukuksal Nedenine Dayalı Tupu İptali ve Tescil, Tazminatistemine ilişkindir.

Bilindiği gibi, Borçlar Kanununun temsil ve vekalet aktini düzenleyen hükümlerine göre, vekalet sözleşmesi büyük ölçüde tarafların karşılıklı güvenine dayanır. Vekilin borçlarının çoğu bu güven unsurundan, onun vekil edenin yararına ve iradesine uygun davranış yükümlülüğünden doğar.
6098 s. Türk Borçlar Kanununda (TBK) sadakat ve özen borcu, vekilin vekil edene karşı en önde gelen borcu kabul edilmiş ve 506. (818 s. Borçlar Kanununun 390.) maddesinde aynen; “Vekil, vekâlet borcunu bizzat ifa etmekle yükümlüdür. Ancak vekile yetki verildiği veya durumun zorunlu ya da teamülün mümkün kıldığı hâllerde vekil, işi başkasına yaptırabilir.

Vekil üstlendiği iş ve hizmetleri, vekâlet verenin haklı menfaatlerini gözeterek, sadakat ve özenle yürütmekle yükümlüdür.

Vekilin özen borcundan doğan sorumluluğunun belirlenmesinde, benzer alanda iş ve hizmetleri üstlenen basiretli bir vekilin göstermesi gereken davranış esas alınır.” hükmüne yer verilmiştir. Bu itibarla vekil, vekil edenin yararına ve iradesine uygun hareket etme, onu zararlandırıcı davranışlardan kaçınma yükümlülüğü altındadır. Vekâletin kapsamı, sözleşmede açıkça gösterilmemişse, görülecek işin niteliğine göre belirlenir. (TBK’nin 504/1) Sözleşmede vekaletin nasıl yerine getirileceği hakkında açık bir hüküm bulunmasa veya yapılan işlem dış temsil yetkisinin sınırları içerisinde kalsa dahi vekilin bu yükümlülüğü daima mevcuttur. Hatta malik tarafından vekilin bir taşınmazın satışında, dilediği bedelle dilediği kimseye satış yapabileceği şeklinde yetkili kılınması, satacağı kimseyi dahi belirtmesi, ona dürüstlük kuralını, sadakat ve özen borcunu göz ardı etmek suretiyle, makul sayılacak ölçüler dışına çıkarak satış yapma hakkını vermez. Vekil edenin yararı ile bağdaşmayacak bir eylem veya işlem yapan vekil değinilen maddenin son fıkrası uyarınca sorumlu olur. Bu sorumluluk BK’de daha hafif olan işçinin sorumluluğuna kıyasen belirlenirken, TBK’de benzer alanda iş ve hizmetleri üslenen basiretli bir vekilinin sorumluluğu esas alınarak daha da ağırlaştırılmıştır.

Öte yandan, vekil ile sözleşme yapan kişi 4721 s. Türk Medeni Kanunun (TMK) 2. maddesi anlamında iyi niyetli ise yani vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını bilmiyor veya kendisinden beklenen özeni göstermesine rağmen bilmesine olanak yoksa, vekil ile yaptığı sözleşme geçerlidir ve vekil edeni bağlar. Vekil vekalet görevini kötüye kullansa dahi bu husus vekil ile vekalet eden arasında bir iç sorun olarak kalır, vekil ile sözleşme yapan kişinin kazandığı haklara etkili olamaz.

Ne var ki, üçüncü kişi vekil ile çıkar ve işbirliği içerisinde ise veya kötü niyetli olup vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını biliyor veya bilmesi gerekiyorsa vekil edenin sözleşme ile bağlı sayılmaması, TMK’nin 2. maddesinde yazılı dürüstlük kuralının doğal bir sonucu olarak kabul edilmelidir. Söz konusu yasa maddesi buyurucu nitelik taşıdığından hakim tarafından kendiliğinden (resen) göz önünde tutulması zorunludur. Aksine düşünce kötü niyeti teşvik etmek en azından ona göz yummak olur. Oysa bütün çağdaş hukuk sistemlerinde kötü niyet korunmamış daima mahkum edilmiştir. Nitekim uygulama ve bilimsel görüşler bu yönde gelişmiş ve kararlılık kazanmıştır.
(Bknz. Yargıtay 1. Hukuk Dairesi’nin 2015/14841 Esas, 2017/244 Karar sayılı ilamı)

Hukukumuzda, diğer çağdaş hukuk sistemlerinde olduğu gibi kişilerin huzur ve güven içerisinde alış verişte bulunmaları satın aldıkları şeylerin ilerde kendilerinden alınabileceği endişelerini taşımamaları, dolayısıyla toplum düzenini sağlamak düşüncesiyle, alan kişinin iyi niyetinin korunması ilkesi kabul edilmiştir. Bu amaçla 4721 s. Türk Medeni Kanununun (TMK) 2.maddesinin genel hükmü yanında menkul mallarda 988 ve 989., tapulu taşınmazların el değiştirmesinde ise 1023. maddesinin özel hükümleri getirilmiştir.

Diğer taraftan, bir devleti oluşturan unsurlardan biri insan unsuru ise bunun kadar önemli olan ötekisi topraktır. İşte bu nedenle Devlet, nüfus sicilleri gibi tapu sicillerinin de tutulmasını üstlenmiş, bunların aleniliğini (herkese açık olmasını) sağlamış, iyi ve doğru tutulmamasından doğan sorumluluğu kabul etmiş, değinilen tüm bu sebeplerin doğal sonucu olarak da tapuya itimat edip, taşınmaz mal edinen kişinin iyi niyetini korumak zorunluluğunu duymuştur. Belirtilen ilke TMK’nin 1023. maddesinde aynen “tapu kütüğündeki sicile iyi niyetle dayanarak mülkiyet veya başka bir ayni hak kazanan 3 ncü kişinin bu kazanımı korunur” şeklinde yer almış, aynı ilke tamamlayıcı madde niteliğindeki 1024.maddenin 1. fıkrasına göre “Bir ayni hak yolsuz olarak tescil edilmiş ise bunu bilen veya bilmesi gereken 3 ncü kişi bu tescile dayanamaz” biçiminde öngörülmüştür.
(Bknz. Yargıtay 1. Hukuk Dairesi’nin
2017/335
Esas,
2020/2469
Karar sayılı ilamı)

Somut olayda
; dava konusu parsellerde davacıya ait 1/2’şer hissenin davalı K1’a verilen vekaletname ile davacının kardeşi dava dışı K3’ın eşi davalı K2’a devredildiği, bu devir nedeniyle K1 tarafından davacıya herhangi bir bedelin ödenmediği, gerçek satış bedeli ile tapuda gösterilen bedel arasında fahiş farkın olduğu, davalı K2 tarafından yapıldığı ileri sürülen ödemenin ispatlanamadığı, davalı K2’ın davacının yakın akrabası olması nedeniyle vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını bilebilecek konumda olduğu dosyada mevcut bilgi, belge ve delillerden anlaşılmaktadır.

Bu nedenlerle davalılar vekillerinin istinaf dilekçelerinde ileri sürdükleri hususlar yerinde değildir.

Dosya içeriğine, toplanan delillere, tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, hukuki ilişkinin nitelendirilmesine, hükmün dayandığı yasal ve hukuksal gerekçeye ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına, uyuşmazlığa uygulanması gereken hukuk kurallarına göre, HMK’nın 355. maddesi gereği istinaf sebepleriyle sınırlı olarak ve re’sen kamu düzeni yönünden yapılan inceleme sonucu, ilk derece mahkemesine ait kararda usul ve esas yönünden yasaya aykırılık bulunmadığı kanaatine varıldığından, istinaf başvurularının 6100 Sayılı HMK.nın 353/1-b-1 bendi uyarınca esastan reddi gerektiği kanaatine varılarak aşağıdaki şekilde hüküm kurulmuştur.

H Ü K Ü M :

Yukarıda açıklanan nedenlerle;

1-
İskenderun 3. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 11/12/2019 tarih ve 2015/558 Esas, 2019/732 Karar sayılı kararı usul ve esas yönünden hukuka uygun bulunduğundan, davalı K1 vekili ile davalı K2 vekilinin istinaf başvurularının, 6100 Sayılı HMK’nın
353/1-b-1 maddesi uyarınca ESASTAN REDDİNE,

2-
Davalılar vekillerinin istinafları reddolunduğundan Harçlar Kanunu hükümleri uyarınca alınması gereken
18.809,15 TL istinaf karar harcının peşin alınan toplam 4.756,69
TL harçtan mahsubu ile bakiye
14.052,46 TL harcın davalılar K2 ve K1 Çakırdan’dan eşit alınarak Hazine’ye irat kaydına,

4-
İstinaf eden taraflarca yapılan istinaf yargılama giderinin kendileri üzerinde bırakılmasına,HMK’nın 333. maddesi uyarınca kullanılmayan gider avansının karar kesinleştiğinde ilgililerine iadesine,
5

Dairemizce celse açılmadan gerekli inceleme yapıldığından taraflar leh ve aleyhine vekalet ücreti taktirine yer olmadığına,
6

Kararın taraflara tebliğine,
Dosya üzerinde yapılan inceleme sonucunda, 6100 Sayılı HMK’nın 361/1. maddesi uyarınca tebliğden itibaren 2 hafta içerisinde,
Yargıtay’da temyiz kanun yolu açık olmak üzere
, oy birliğiyle karar verildi.12/11/2020

  • İlk yayınlanma tarihi: 14 Haziran 2026
  • Yazar Hakkında: Avukat Saim İncekaş

    Av. Saim İncekaş portre fotoğrafı
    Av. Saim İncekaşAvukat, İncekaş Hukuk
    Adana Barosu Sicil No: 4293 · Seyhan / Adana

    Av. Saim İncekaş, Adana Barosu'na kayıtlı bir avukattır. Kurucusu olduğu İncekaş Hukuk'ta 15 yıldan bu yana danışmanlık ve dava takibi yürütmektedir. Yüksek lisans eğitimine sahip olup başlıca çalışma alanları; aile/boşanma, velayet ve çocuk hakları, ceza yargılaması, ticari uyuşmazlıklar, gayrimenkul–tapu, miras ve iş hukukudur. Adana Barosu, Avrupa Hukukçular Derneği, Türkiye Barolar Birliği ve Adil Yargılanma Hakkına Erişim gibi oluşumlarda aktif görev almış; güncel içtihat ve mevzuatla, anlaşılır ve güvenilir hukuki yönlendirme sunmayı ilke edinmiştir.

    Bize WhatsApp'tan ulaşın!