T Ü R K M İ L L E T İ A D I N A
İ S T İ N A F K A R A R I
İNCELENEN KARARIN
MAHKEMESİ :
POZANTI ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ
TARİHİ :
28/03/2018
NUMARASI :
2017/25 Esas, 2018/54Karar
DAVACI:
K1
– N1
VEKİLİ:
Av. K2 – A1
DAVALI:
K3
– N2 – A2
VEKİLİ:
Av. K4 – A3
DAVANIN KONUSU :
Hataya Dayalı Tapu İptali ve Tescil
DAVA TARİHİ :
14/03/2017
DAİRE KARAR TARİHİ :
12/11/2018
KARAR YAZIM TARİHİ :
14/11/2018
Yukarıda yazılı ilk derece mahkemesi kararına karşı, davalı vekilince istinaf kanun yoluna başvurulmuş olmakla HMK’nun 352 ve devamı maddeleri uyarınca dosya incelendi.
GEREĞİ DÜŞÜNÜLDÜ:
TARAFLARIN İDDİA VE SAVUNMALARININ ÖZETİ:
Davacı vekili ilk derece mahkemesine vermiş olduğu dava dilekçesinde özetle;
Müvekkilinin A4 Mevkiinde kain 152 ada, 7 parselde kayıtlı taşınmazın sahibi iken; 152 ada, 7 parsel sayılı taşınmazın 20.01.2015 tarihinde ifraz işlemine tabi tutulduğunu, 7 parselin 650 metrekaresinin dava dışı K5’e, 450 metrekaresinin davalı K3’na ve kalan kısmın müvekkili K1 adına tescil edilmesi için ifraz işleminin müvekkili tarafından yapıldığını, ifraz işlemi sırasında tapu müdürlüğünde sehven yapılan bir hata sonrasında 450 metrekarelik alanın davalı adına tescil edilmesi gerekir iken 1.048, 89 metrekarelik alanın davalı adına tescil edildiğini, müvekkilinin evinin bulunduğu yerin davalı adına, davalı adına tescil ettirilmek istenen taşınmazın da müvekkili adına tescil edildiğini belirterek, Adana ili, Pozantı İlçesi, A4 Mevkiinde kain 152 ada, 7 parsel sayılı taşınmazın ifrazı sonrası oluşan ve davalı adına tescil edilen 12 parselin(1048,89 metrekare) tapu kaydının iptal edilerek müvekkili adına tesciline, müvekkili adına tescil edilen 14 parselin(450 metrekare) tapu kaydının iptal edilerek davalı adına tesciline karar verilmesini talep etmiştir.
İLK DERECE MAHKEMESİ KARARININ ÖZETİ:
İlk derece mahkemesi tarafından yapılan yargılama sonucunda;
Dava dilekçesi, mahallinde yapılan keşif, keşifte dinlenen tanık ve mahalli bilirkişi beyanları ve bilirkişi raporunda A5 Mahallesi, 152 ada, 7 parsel sayılı taşınmazın ifrzası sonucu oluşan 152 ada, 12 parsel sayılı taşınmazın K1’a ait olduğu ve K1’ın kullanımında olduğu, aynı şekilde 152 ada, 13 parsel sayılı taşınmazın K3’na ait olduğu ve K3’nın kullanımında olduğu, tapu müdürlüğünden getirtilen bilgi belgelerden özellikle tarafların tapuya sunmuş oldukları tescil istem belgesinden de görüleceği üzere 12 parsel sayılı taşınmazın davacıya, 13 parsel sayılı taşınmazın davalıya tescil edilmesi gerektiği halde tapuda sehven yapılan işlem neticesinde tam tersi şekilde 12 parselin davalıya 13 parselin davacıya tescili şeklinde tescil işlemi yapıldığının anlaşıldığı gerekçe olarak belirtilip davanın kabulüne yönelik karar verilmiştir.
İLERİ SÜRÜLEN İSTİNAF SEBEPLERİ:
İstinaf yoluna başvuran davalı vekili Av.
K6 istinaf dilekçesinde özetle; davacı tarafın Adana İli, Pozantı İlçesi, A5 Mahallesi, A6 Mevkiinde kain 152 ada, 7 parselde kayıtlı taşınmazın sahibi iken; 152 ada, 7 parsel sayılı taşınmazın 20.01.2015 tarihinde ifraz işlemine tabi tutulduğunu, 7 parselin 650 metrekaresinin dava dışı K5 adına, 450 metrekaresinin davalı müvekkili adına ve kalan kısmın davalı K1 adına tescil edilmesi için ifraz işlemi yapıldığını, yapılan bu ifraz işlemi neticesinde, davacı taraf ile müvekkilinin, Adana İli, Pozantı İlçesi, A5 Mahallesi, A6 Mevkiinde kain 152 ada, 13 parselin satış sonucu müvekkili adına tescili konusunda anlaştıklarını, Bu durumun ekte sunduğu tarafların tapu müdürlüğüne vermiş oldukları tescil işlem belgesi ile de sabit olduğunu, davacı taraf ile davalı müvekkilinin iradeleri neticesinde, davalı müvekkiline tescil edilmesi gereken 13 numaralı parselin, tapu memurunun sehven yaptığı hata sonucu davacı adına tescil edildiğini, davalı adına tescil edilmesi gereken 12 parselin de müvekkili adına tescil edildiğini, tapu memurunun hatasından kaynaklanan yanlışlığın müvekkili ve davacı tarafça anlaşılmadığını, tapu memurunun, sehven parsel numaralarını yanlış tescil etmiş ise de, tarafların kendi adlarına tescil edilmesini istedikleri yerde zilyetliklerini devam ettirdiklerini, tapu memurunun hatası sonucu gerçekleşen yanlışlığı bir şekilde fark eden davacının söz konusu yanlışlığı müvekkiline haber vermek yerine kötü niyetli olarak dava açma yolunu tercih ettiğini, öncelikle haksız ve kötü niyetli olarak açılmış dava sonucu oluşan maddi zararın müvekkili tarafından tahsili yoluna gidilmesi kararını kabul etmelerinin mümkün olmadığını, her ne kadar söz konusu tescil yanlışlığının, çözümü olarak kötü niyetli davacı tarafından tapu iptali ve tescili davası açılmış olsa dahi, kendilerinin söz konusu uyuşmazlığın tapu kaydının düzeltilmesi davası ile giderilebileceği kanaatinde olduklarını, zira tapu memurunun, sehven yaptığı bir hatadan dolayı aslında talep konusu tescil edilmesi gereken tapu yerine, davacının tapusu müvekkili adına tescil edilmiş ise de, bu durum müvekkilinin kusuru ile yapılmadığını, müvekkili tarafından ilgili taşınmaza yönelik herhangi bir hak iddiası da ileri sürülmediğini, müvekkilinin kendi talebi doğrultusunda, kendisine tescil edilmesi gereken tapuda zilyetliğini korumakta olduğunu, bu durumun keşif tutanağı ile de sabit olduğunu, eğer davacı taraf, kötü niyetli davranmayarak söz konusu karışıklıktan müvekkilini haberdar etmiş olsa idi, tapu memurunun yanlışlığı dava açılmaya gerek görülmeden, taraflar arasındaki anlaşma ile giderilebileceğini, bu nedenle, dava konusu taşınmaz üzerinde müvekkilinin maliklik iradesi veya fiili kullanımının olmadığının göz önünde bulundurularak ve yine söz konusu tescil yanlışlığının, tapu memurunun hatası ile yapılmış olmasının, tapu iptali ve tescili davasına gerek görülmeden, yalnızca taraf iradeleri ile bile tapu kaydının düzeltilmesi mümkün olduğundan, davacının bu davayı açmakta menfaati olmadığının göz önünde bulundurularak reddedilmesi gerektiğini, zira davacı taraf söz konusu yanlışlığın düzeltilmesini tapu kaydının düzeltilmesi davası olarak da deri sürebilecekken, yargılama giderleri, vekalet ücreti ve yine harçlar yönünden müvekkilinin mağduriyetine sebep olacak şekilde bu davayı açması hakkın kötüye kullanılmasını teşkil ettiğini, bu nedenle, davacı tarafından açılacak olan davanın, tapu kaydının düzeltilmesi davası olması gerektiğini, sehven yapılan yanlışlığı düzeltmek amacı ile açılacak olan davanın tapu kaydının düzeltilmesi davası olması gerektiğinden yerel mahkemece, görevli mahkemenin sulh hukuk mahkemesi olacağı göz önünde bulundurularak re’sen görevsizlik kararı vermesi gerektiğini, yine, tapu memurunun sehven yaptığı hatanın düzeltilmesi sebebine dayanılarak açılan davada husumetin ilgili tapu müdürlüğüne yöneltilmesi gerektiğini, söz konusu dava ile ilgili müvekkilinin savunma hakkının da kısıtlandığını, zira davacı tarafın böyle bir davadan müvekkiline bahsetmediğinden ve yapılan tebligatların da usulsüz olması nedeniyle müvekkilinin davadan haberdar olmayıp, kendini savunamadan davanın karara bağlandığını, yerel mahkemece davacı müvekkiline gönderilen dava dilekçesi ve tensip zaptını içerir tebligatın, müvekkillinin ikametgahına gönderilmediğini, müvekkilinin davadan haberdar edilmediğini, her ne kadar tebligat, aynı evde yaşadığı kuzenine yapılmış olarak belirtilmiş ise de ekte sundukları adresten anlaşılacağı üzere müvekkilinin, ilgili tarihte de, öncesinde de, sonrasında da, tebligatın yapıldığı adreste oturmadığını, söz konusu tebligatın usulsuz yapılmasından dolayı savunma hakkının elinden alındığını, müvekkilinin mağduriyetinin doğduğunu, tebliğ usulüne uygun olup, müvekkili davadan hemen haberdar olsa idi, karşı tarafın dava miktarını ıslah etmesine gerek kalmadan tarafların anlaşmazlığı çözeceğinden, bu kadar fahiş yargılama gideri, vekalet ücreti ve bilirkişi ücreti gibi masraflarda söz konusu olmayacağını, söz konusu davanın, tapu iptali ve tescili davası olduğu kabul edilerek yargılamaya devam edilecek olsa dahi, davanın, müvekkili aleyhine doğacak zararın tapu memurunun hatasından kaynakladığı ve ilgili zararın da devletçe tazmin edilmesi gerektiğinden, tapu müdürlüğüne ihbar edilmesi gerekirken, ihbarın yapılmamış olması da yerel mahkeme kararının bozulmasını gerektirdiğini, davacı tarafça her ne kadar müvekkilinin kötü niyetli olduğundan bahisle bu davanın açıldığı iddia edilmiş olsa da, müvekkilinin iyi niyeti ve mağduriyetinin ortada olduğunu, müvekkilinin iyi niyetinin, davacı tarafın kendi adına tescil ettirmek istediği ancak sehven müvekkili adına tescil edilen tapu üzerinde, müvekkilinin herhangi bir hak iddiasında bulunmamasından da açıkça anlaşıldığını, yine müvekkilinin, kendi adına tescil edilen bu taşınmazı, 3. kişilere satıp 3. kişilerin iyi niyetinden dolayı kazanımlarının korunmasından yararlanacak şekilde, davacı aleyhine herhangi bir tutum ve davranış da sergilemediğini, dava dosyasındaki hiç bir delilin de, müvekkilinin kütüniyetli olduğunun ispatı niteliğinde olmadığını, keşif tutanağında yer alan tanık beyanlarında dahi davalı müvekkilinin, tescilini talep ettiği taşınmazda oturmakta olduğunu ve tapu memurunun hatası sonucu kendi adına tescil edilen taşınmaz üzerinde hiç bir hak iddiasında bulunmadığının açıkça belirtildiğini, yerel mahkemenin dahi kararında, tarafların tapuya sunmuş oldukları tescil istem belgesinden de görüleceği üzere 12 parsel sayılı taşınmazın davacıya, 13 parsel sayılı taşınmazın davalıya tescil edilmesi gerektiği halde tapuda sehven yapılan işlem neticesinde, tam tersi şekilde 12 parselin davalıya 13 parselin davacıya tescili şeklinde tescil işlemi yapıldığı anlaşılmakla bu yöndeki düzeltmeyi sağlayacak işlemin yapılması gerektiği’nin açıkça belirtildiğini, ne yazık ki bu düzeltimin, tapu kaydının düzeltilmesi şeklimle yapılması gerekirken, sanki müvekkilinin, kendi adına yanlış tescil edilen taşınmaz üzerinde, bir kullanımı veya hak iddiası varmış gibi uyuşmazlığın çözüm yolu olarak, davacının tapu iptal ve tescil talebinin kabul edilmesi müvekkilinin mağduriyetine sebep olduğunu, tapu memurunun sehven yapmış olduğu bu yanlışlığın, tarafların tapuya müracaat ederek çözülebilecek bir durum olduğu halde, söz konusu dava neticesinde müvekkili aleyhine 18.096,61 TL’nin harç olarak alınarak hazineye gelir kaydedilmesine, yargılama gideri olarak 7.225,25 Tl. nin davacıya verilmesine ve 27.143,51 TL’nin de karşı vekalet ücreti olarak müvekkilinden tahsiline karar verildiğini, bu kararın açıkça hukuka ve hakkaniyet ilkesine aykırılık teşkil ettiğini belirterek davacı tarafça açılmış bulunan dava, her ne kadar tapu iptali ve tescili olarak geçmiş olsa dahi, söz konusu talebin niteliğinin, tapu kaydının düzeltilmesi davası olduğundan görevsizlik kararı verilmesini, görev yönünden rcddedilmemesi durumunda ise, gerek tebligat usulsüzlüğünden dolayı savunma hakkının kısıtlanması ve yine söz konusu zarardan devletin sorumluluğuna gidileceğinin göz önünde tutulmayarak, ihbar yapılmamağından dolayı usulden reddine karar verilmesini yargılama giderleri ve vekalet ücretinin davacı üzerinde bırakılmasına karar verilmesini talep etmiştir.
Davalı vekili Av.
K4 istinaf dilekçesinde sonrasında sunduğu beyan dilekçesinde ise özetle; davacının iddia ve taleplerinin haksız olduğunu, yerel mahkeme tarafından verilen kararın usul ve yasaya aykırı olduğunu, davacı tarafça her ne kadar müvekkiline ait ait dava konusu 12 parselin ifraz sonucu sehven müvekkili adına tescil edildiğini belirtilmiş ise de bu durumun gerçek dışı olduğunu, söz konusu taşınmazın ifraz sonrasında müvekkili tarafından tarafından satın alındığının tapu kayıtları ile sabit olduğunu, davacı taraf her ne kadar dava konusu taşınmazın ifraz sırasında yanlışlıkla müvekkili adına tescil edildiğini belirtmiş ise de bu durumun gerçek dışı olduğunu, ifraz işlemi sonrasında oluşan 12, 13, 14 parsel sayılı taşınmazların tamamının davacı adına tescil edildiğini, müvekkilinin dava konusu taşınmazı ifraz işleminin tescil tarihi olan 20/01/2015 tarihinden ortalama 1,5 yıl sonra 09/08/2016 tarihinde davacıdan satın aldığını, bu hususun dosyada bulanan, davaya konu 152 ada, 12 parsel sayılı taşınmaza ilişkin resmi senet ile de sabit olduğunu, dava konusu taşınmazın müvekkili tarafından davacıdan satın alınmış olması nedeniyle davacının iddiasının tanık anlatımı ile ispatının mümkün olmadığını, davacının davasının reddi gerektiğini, Yargıtay ilgili daire kararlarında da belirtildiği şekilde resmi senedin aksinin tanık anlatımları ile ispatının mümkün olmadığını, istinaf talepleri kabul edilmez ise bu halde 152 ada, 14 parselin müvekkili adına tescilini talep ettiklerini, davacının iddiasının sehven yapılan bir hata sebebiyle dava konusu taşınmazın müvekkili adına tescil edildiği iddiası olduğunu, davacının iddialarını kabul ettikleri anlamına gelmemek kaydıyla davacının sehven tapu dairesinin bir hatası sebebiyle dava konusu taşınmazın müvekkili adına tescil edildiğini iddia ettiği için tapu dairesinin ya da bizzat davalının hatası sebebiyle oluşan bir olgu sebebiyle müvekkili aleyhine yargılama gideri ve vekalet ücreti hükmedilmesinin de hukuka aykırı olduğu kanaatinde olduklarını belirterek kararın ortadan kaldırılmasına/bozulmasına, davacının davasının reddine, yargılama giderleri ile vekalet ücretinin karşı tarafta tahmiline karar verilmesini talep etmiştir.
DELİLLERİN DEĞERLENDİRİLMESİ, HUKUKİ SEBEPLER ve GEREKÇE:
Taraflar arasındaki dava, Hataya Dayalı Tapu İptali ve Tescil istemine ilişkindir.
Bilindiği üzere, sözleşmenin konusu, niteliği ve ödenecek miktar gibi hususlarda dikkatsizliği veya bilgisizliği sonucu gerçek iradesine uymayan beyanda bulunmak suretiyle esaslı hataya düşen tarafın sözleşme ile bağlı sayılamayacağı kuşkusuzdur. Hemen belirtmek gerekir ki, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununda (TBK) tıpkı 818 sayılı Borçlar Kanunu (BK) gibi esaslı hatanın (yanılmanın) tanımı yapılmamış, 31 ve 32. maddede sınırlayıcı olmamak üzere örnekler gösterilmiştir. Kısaca iç irade ile açıklanan irade arasındaki bilmeyerek yapılan uyumsuzluk olarak tanımlanan hatanın (yanılmanın) esaslı kabul edilebilmesi için, uygulamada ve bilimsel alanda ortaklaşa benimsendiği gibi, girişilen taahhüdün başlıca sebebini teşkil etmesi, daha açık söyleyişle hem yanılgıya düşen taraf, yönünden (sübjektif unsur), hem de iş hayatındaki dürüstlük kuralları (objektif unsur) açısından, hataya düşülmese idi böyle bir sözleşmenin hiç veya açıklanan biçimde yapılmayacağının ispatlanması zorunludur.
Bu koşulların varlığı halinde hataya düşen taraf, isterse iptal hakkını kullanmak suretiyle hukuki ilişkiyi geçmişe etkili (makable şamil) olarak ortadan kaldırılabilir ve verdiği şeyi geri isteyebilir. Yeter ki hatanın ileri sürülmesi TBK’nin 35. (BK’nin 25.) ve TMK’nin 2. maddesinde hükme bağlanan dürüstlük kuralına aykırı olmasın.
Hemen belirtmek gerekir ki, sözleşme yapılırken hataya düşen tarafın kusurlu bulunması sözleşmenin iptaline engel değildir. Ne var ki, TBK’nin 35. (BK’nin 26.) maddesinde öngörüldüğü gibi hatayı bilmeyen veya bilecek durumda bulunmayan ve kusursuz olan karşı tarafın menfi, gerektiğinde müspet zararının ödenmesi gerekir.
Öte yandan, hata her türlü delille ispat edilebileceği gibi iptal hakkının kullanılması hiçbir şekle bağlı değildir. Hatanın öğrenildiği tarihten itibaren bir yıllık hak düşürücü süre içerisinde, sözleşmenin karşı tarafına yöneltilecek tek taraflı bir irade açıklaması ile bildirilebileceği gibi def’i veya dava yoluyla da kullanılabilir.(Bknz. Yargıtay 1. Hukuk Dairesi’nin 2018/2731 Esas, 2018/12529 Karar sayılı ilamı)
Somut olayda;
A4 Mevkiinde kain, 152 ada, 7 parselin davacıya ait iken davacı tarafından ifraz işlemine tabi tutularak aynı ada, 12, 13 ve 14 numaralı parsellere ayrıldığı, davacı ile davalı arasında yapılan anlaşma sonucunda 13 nolu parselin davalı adına tapuda devredilmesi gerekirken yapılan hata sonucunda tapuda satış işlemi sırasında 12 nolu parselin davalıya devredildiği, tapuya sunulan tescil istem belgesinden de 13 nolu parselin davalıya satılmasına yönelik talebin olduğu, keşif mahallinde yapılan incelemede dava konusu 12 parselin davacı tarafından kullanıldığının, 13 nolu parselin ise davalının kullanımında olduğunun tespit edildiği, mahalli bilirkişi ve tanık beyanlarından da bu hususun doğrulandığı, davalı Av. K6’in istinaf dilekçesinde de 13 nolu parsel yerine 12 nolu parselin hata sonucu davalı adına tescil edildiğinin kabul edildiği, davalının diğer vekilinin beyan dilekçesinde ise ilk vekilinin beyanlarının aksine beyanlarda bulunulduğu ancak ilk kabul beyanı sonrası yapılan aksine beyanların önceki beyanları bertaraf etmeyeceği, her ne kadar dosyada davanın kabulüne yönelik duruşma sırasında bir beyanı yok ise de davalı vekili Av. K6’in istinaf dilekçesinde davacı tarafın iddialarının kabulüne yönelik beyanların yer aldığı, bu vekilinin vekaletnamesinde davanın kabulüne yönelik yetkisinin de olduğu dosyada mevcut bilgi ve belgelerden anlaşılmaktadır.
Davalı tarafça istinaf dilekçesinde, yargılama aşamasında müvekkiline yapılan tebligatların usulsüzlüğü ileri sürülmüş ise de 06/02/2018 tarihinde davalıya mernis adresinde usulüne uygun olarak bilirkişi raporunun tebliğ edildiği, istinaf aşamasında daha önce yapılan tebligatların usulsüzlüğü ileri sürlmüş ise de bu tebliğ işlemi sonrasın davalı tarafın herhangi bir itirazının olmadığı, davalının davadan haberdar olduğu anlaşılmaktadır. Bu nedenle davalı vekilinin daha önceden yargılama aşamasında herhangi bir itirazda bulunmadan istinaf sırasında, tebligatların usulsüzlüğünü ileri sürmesi 6100 Sayılı HMK’nın 357/1 ve Tebligat Kanunu’nun 32/1. maddelerindeki düzenlemeler nedeniyle yerinde değildir.
Dosya içeriğine, toplanan delillere, tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, hukuki ilişkinin nitelendirilmesine, hükmün dayandığı yasal ve hukuksal gerekçeye ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına, uyuşmazlığa uygulanması gereken hukuk kurallarına göre, HMK’nın 355. maddesi gereği istinaf sebepleriyle sınırlı olarak ve re’sen kamu düzeni yönünden yapılan inceleme sonucu, ilk derece mahkemesine ait kararda usul ve esas yönünden yasaya aykırılık bulunmadığı kanaatine varıldığından, istinaf başvurusunun 6100 Sayılı HMK.nın 353/1-b-1 bendi uyarınca esastan reddi gerektiği kanaatine varılarak aşağıdaki şekilde hüküm kurulmuştur.
H Ü K Ü M :
Yukarıda açıklanan nedenlerle;
1-
Pozantı Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 28/03/2018 tarih, 2017/25 Esas, 2018/54 Karar sayılı kararı usul ve esas yönünden hukuka uygun bulunduğundan, davalı vekilinin istinaf başvurusunun, 6100 Sayılı HMK 353-b-1 maddesi uyarınca,
ESASTAN REDDİNE,
2-
Harçlar Kanunu gereğince alınması gerekli 24.128,81 TL istinaf karar harcından peşin alınan 6.130,30 TL harcın mahsubuyla bakiye 17.998,51 TL harcın davalıdan alınarak Hazine’ye irat kaydına,
3-
Davalı tarafça yapılan istinaf yargılama giderinin kendisi üzerinde bırakılmasına,
4-
Dairemizce celse açılmadan gerekli inceleme yapıldığından taraflar leh ve aleyhine vekalet ücreti taktirine yer olmadığına,
5-
Kararın taraflara tebliğine,
Dosya üzerinde yapılan inceleme sonunda, 6100 Sayılı HMK’nın 361/1 maddesi uyarınca, tebliğden itibaren iki hafta içerisinde,
Yargıtay’da temyiz kanun yolu açık olmak üzere oy birliğiyle karar verildi.12/11/2018
Adana Avukat Saim İncekaş | Adana Boşanma Avukatı, Ceza Avukatı, Şirketler ve Miras Avukatı Adana Avukatlık Hizmetlerinde Güven ve Tecrübe