MAHKEMESİ : Trabzon Bölge Adliye Mahkemesi 4. Hukuk Dairesi
SAYISI : 2024/967 E., 2024/1167 K.
İLK DERECE MAHKEMESİ : Trabzon 5. Asliye Hukuk Mahkemesi
SAYISI : 2023/191 E., 2024/100 K.
Bölge Adliye Mahkemesi kararı davacı vekilince duruşmalı olarak temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, 13.05.2025 tarihinde duruşma yapılmasına ve duruşma gününün taraflara davetiye ile bildirilmesine karar verilmiştir.
Belirtilen tarihte gelen davacı asil … ve vekili Avukat …. ile davalı … vekili Avukat …’ın sözlü açıklamaları dinlenildikten sonra işin daha derinlemesine incelenmesi heyetçe zorunlu görüldüğünden Yargıtay Kanunu’nun 24/1 maddesi ve Yargıtay İç Yönetmeliği’nin 21/3 maddesi gereğince görüşmenin 01.07.2025 tarihine bırakılması uygun görülerek Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlenerek dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü:
I. DAVA
Davacı vekili, müvekkilinin dava dışı asıl borçlu…’ya elden ve banka yoluyla para verdiğini, ancak asıl borçlu tarafından dolandırıldığını, asıl borçlunun borcunu kabul ederek taraflar arasında 30.05.2022 tarihli sözleşmenin imzalandığını, sonrasında asıl borçlunun şehri terk ederek birçok kişiyi dolandırması ve saadet zinciri kurduğunun anlaşılması üzerine savcılığa şikayette bulunduklarını, bunun üzerine …’ın babası olan davalının borcu ödemeyi üstlendiğini, hatta teminat olarak taşınmazların verileceğinin belirtildiğini, ancak tapuda devrin yapılmaması üzerine davalı hakkında icra takibi başlatıldığını, davalının itirazı üzerine asıl borçlu …’a yönelik de takip yaptığını, ancak asıl borçlunun da takibe itiraz ettiğini, asıl borçlunun diğer alacaklılara ilişkin borçlarını bir şekilde ödeyerek kapattığını, ancak geriye sadece müvekkilinin alacağının kaldığını, davalının haksız olarak ihtar çekerek sözleşmeden döndüğünü, taraflar arasında imzalanan sözleşmenin TBK’nın 196. maddesinde düzenlenen borcun dış yüklenilmesi olduğunu, bu sözleşme ile asıl borçlunun borçtan kurtulduğu, onun yerini borcu üstlenen kişinin aldığını, borcu üstlenen davalı yönünden takibe konu sözleşmenin bağlayıcı olduğunu, davalının, sözleşmenin hile ve korkutma ile yapıldığı iddiasının doğru olmadığını, sözleşmenin gerek asıl borçlunun gerekse davalının vekilinin bilgilendirmesi, onayı ve imzası ile imzalandığını, Mahkemece sözleşmenin borcun üstlenilmesi olarak kabul edilmesi dahi TBK’nın 201. maddesi uyarınca borca katılma sözleşmesi olarak kabul edilmesi gerektiğini ve davalının müteselsilen sorumlu olacağını ileri sürerek; itirazın iptali ile takibin devamına ve davalının icra inkar tazminatına mahkum edilmesine karar verilmesini talep etmiştir.
II. CEVAP
Davalı vekili, müvekkilinin davacıya borcunun bulunmadığını, sözleşmenin hükümsüzlüğü nedeniyle sözleşmeden dönme ve fesih hakkını kullanarak 24.02.2023 tarihli ihtarname ile sözleşmeyi feshettiğini, davanın dayanağı olan 20.12.2022 tarihli sözleşmenin hile ve korkutma sonucunda okutulmadan zorla imzalatıldığını, sözleşmede adı geçen kişinin müvekkilinin kızı olduğunu, kızı ile davacı arasında para alışverişi olduğunu, davacının alacağını hukuki yoldan tahsil edemeyince tüm aileye uyguladığı baskı ve korkutma sonucunda 20.12.2022 tarihli sözleşmenin müvekkiline okutulmadan imzalatıldığını, sözleşmenin taşınmaz devrini de içerdiğinden resmi şekilde yapılmadığından geçersiz olduğunu, davaya konu belgeler ve sözleşmelerin asıl borçlu yönünden de irade bozukluğu nedeniyle sakat olduğunu, 20.12.2022 tarihli sözleşmenin de dava dışı …’ın özel yetkisi bulunmayan vekili tarafından imzalandığını savunarak davanın reddine ve kötü niyet tazminatına hükmedilmesini istemiştir.
III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararıyla; icra takibinin 20.12.2022 tarihli sözleşmeden kaynaklandığı, sözleşmede…’nın, davalının, … ve … vekilinin imzalarının bulunduğu, … nın şahsında gerçekleştiği iddia edilen korkutmaya ilişkin iptal inşai hakkının borca katılan davalı tarafından ileri sürülmesinin hukuki geçerliliğinin olmadığı, kaldı ki bir an için davalının bu hakkı kullanabileceği düşünülse bile; somut olayda korkutma fiilinden dolayı gerçekleştirilen soruşturmada takipsizlik kararı verildiği, karara itirazın Sulh Ceza Hakimliğince reddedildiği, davaya ve takibe konu 20.12.2022 tarihli sözleşmenin borca katılma sözleşmesi niteliğinde olduğu, TBK’nın 603. maddesine göre, kefalet sözleşmesi hakkında öngörülen geçerlilik şartlarının, gerçek kişilerce, kişisel güvence verilmesine yönelik başka ad altında yapılan sözleşmelere de uygulanacağının hüküm altına alındığı, borca katılma sözleşmesinin kişisel güvence sağlama niteliğinde olduğu, dolayısıyla borca katılma sözleşmesi niteliğinde olan sözleşmenin geçerli olup olmadığının kefaletin şekline ilişkin hükümler dikkate alınmak suretiyle belirlenmesi gerektiği, 20.12.2022 tarihli sözleşmenin bilgisayar ortamında hazırlandığı, sorumluluk tutarı ve sözleşme tarihinin el yazısı ile yazılmadığı, dolayısıyla bu sözleşmenin geçersiz olduğu ve davalıyı sorumluluk altına sokmayacağı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiş, karara karşı davacı vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur.
IV. İSTİNAF
Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararıyla; sözleşmede asıl borçlu…’nın borçtan kurtulmadığı, davalı ile birlikte borçtan müteselsilen sorumlu olduğu, bu hususun sözleşmede açıkça yer aldığı dikkate alındığında eldeki sözleşmenin borç üstlenme sözleşmesi olarak nitelendirilmesinin mümkün olmadığı, sözleşme tüm hükümleriyle birlikte ele alındığında asıl amacın, dava dışı borçlunun borcunu sabitlemek (nitekim gram altın cinsinden sabitlenmiş) ve davalıyı bu borçtan sorumlu tutmak olduğu, bu haliyle dava konusu sözleşmenin TBK’nın 201. maddesinde düzenlenen borca katılma sözleşmesi olduğu, gerçek kişilerin yaptığı borca katılma sözleşmesinin geçerli olabilmesi için kefalet sözleşmesi ile ilgili aranan şekil şartlarına uygun yapılması gerektiği, takibe ve davaya dayanak sözleşmede sorumluluk miktarının, kefalet tarihinin, müteselsil kefillik ibaresinin davalının el yazısı ile yazılmadığı ve eş rızasının bulunmadığı, bu haliyle davalı bakımından geçerlilik şartlarını sağlamayan sözleşmeye dayanılarak davalıya başvurulma imkanı bulunmadığı gerekçesiyle davacı vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiş; karara karşı süresi içinde davacı vekili temyiz başvurusunda bulunmuştur.
V. TEMYİZ
A. Temyiz Sebepleri
Davacı vekili; davaya konu sözleşmenin borcun üstlenilmesi olduğunu, Mahkemece borca katılma sözleşmesi olarak olarak nitelendirilmesinin hatalı olduğunu, davalının gönderdiği ihtarnamede sürekli şekilde borcun üstlenilmesi sözleşmesinden dönüldüğünü belirttiğini, davalının ve birlikte hareket ettiği dava dışı …’ın TMK’nın 2. maddesine aykırı davranışlarının gerek İlk Derece Mahkemesince gerekse Bölge Adliye Mahkemesince görmezden gelindiğini, borcun üstlenilmesi sözleşmesinin yazılı şekil şartına bağlanmadığını, sözleşmenin taraflarının gerçek iradelerinin Mahkemece görmezden gelindiğini, taraflar arasındaki olaylar silsilesine değinilmeden hakkaniyete aykırı karar verildiğini, davalının sorumlu olduğu miktara dair itirazı olmadığını, sözleşme tarihi ve bedelin el yazısı ile yazılmadığı ve geçersiz olduğu yönündeki tespitin davalı tarafından dile getirilmediğini, şekle aykırılığın davalının cevap dilekçesinde ileri sürülmesi gerektiğini, sözleşmenin niteliği ve içeriğinin tarafların iradesine aykırı olarak tespit edilerek hatalı hüküm kurulduğunu ileri sürerek kararın bozulmasını istemiştir.
B. Değerlendirme ve Gerekçe
Uyuşmazlık, sözleşmeden kaynaklı alacak için yapılan takibe itirazın iptali istemine ilişkindir.
6098 sayılı TBK’nın 201. maddesine göre; “Borca katılma, mevcut bir borca borçlunun yanında yer almak üzere, katılan ile alacaklı arasında yapılan ve katılanın, borçlu ile birlikte borçtan sorumlu olması sonucunu doğuran bir sözleşmedir. Borca katılan ile borçlu alacaklıya karşı müteselsilen sorumlu olurlar.”
Borca katılma sözleşmesi, ilk anda borcun üstlenilmesi sözleşmesine benzese de bu iki sözleşmenin çok temel farklıları bulunmaktadır. Borcun dış üstlenilmesi de borca katılmada olduğu gibi, alacaklı ile borcu üstlenen arasında yapılacak bir sözleşmeyle gerçekleşir. Ancak borca katılmadan farklı olarak, borcun dış üstlenilmesinde eski borçlu yerine yeni bir borçlu geçer ve eski borçlu borçtan kurtulur; alacaklıya karşı yeni borçlu sorumlu olur. Buna karşılık borca katılmada, borca katılan ilk borçluyla birlikte alacaklıya karşı müteselsilen sorumlu olmaktadır. Yani borcun dış üstlenilmesinde borçlunun yerine yeni bir borçlu geçerken, borca katılmada borçlunun şahsında bir değişiklik olmayıp, ilk borçlu yükümlü kalmaya devam etmekte ve onun yanında borca katılan da alacaklıya karşı ikinci bir borçlu olarak yer almaktadır. Diğer taraftan borcun üstlenilmesinde borcun iç üstlenilmesi ve dış üstlenilmesi şeklinde bir ayrım söz konusu olup borçlu ile borcu üstlenen arasında bir iç üstlenme sözleşmesi yapılması öngörüldüğü hâlde, borca katılmada katılan ile borçlu arasında böyle bir irade uyuşması gerekli kılınmamıştır.
Bu aşamada önem arz eden bir diğer husus ise borçtan sorumlu olma iradesine sahip üçüncü kişi ile alacaklı arasında kurulan sözleşmenin borcun üstlenilmesi sözleşmesi mi yoksa borca katılma sözleşmesi mi olduğunun müphem olduğu durumdur. Böyle bir durumda 6098 sayılı Kanun’un 19. maddesinin birinci fıkrası gereğince bir sözleşmenin gerek şekil gerek içerik yönünden değerlendirilmesinde kullanılan söz ve deyimler değil, tarafların birbirine uygun gerçek iradeleri esas alınmalıdır. Sözleşmede yer alan kayıtların gerçek anlamını tarafların gerçek iradeleri bağlamında belirlemeye ve bu kayıtların hangi hukuki sonuçlara yöneldiğini tayin etmeye sözleşmenin yorumlanması denilmektedir. Dolayısıyla sözleşmenin yorumlanması, geçerli olarak kurulan, fakat uyuşmazlık konusu olan bir sözleşmenin veya bir maddesinin içeriğinin hâkim tarafından tarafların birbirine uygun sözleşme iradelerine göre tespit etmesi ve belirlemesidir.
Sözleşmenin yorumlanmasının gündeme gelebilmesi için öncelikle tarafların geçerli olarak kurulmuş bulunan sözleşmenin içeriğini birbirinden farklı anlamaları ve bu konuda aralarında uyuşmazlığın bulunması gerekir. Hâkim yapacağı incelemeler sonunda tarafların sözleşmenin objektif ve subjektif esaslı noktalarını farklı anladıkları kanısına varırsa irade beyanlarının birbirine uygun olmaması nedeniyle sözleşmenin kurulmadığına karar verebilir. Buna karşılık tarafların irade beyanları birbirine uygunsa (gerçek ve farazi uygunluk) sözleşme kurulmuş olacağından hâkim, sözleşmenin veya bir kaydının içeriğini tarafların gerçek veya farazi sözleşme iradelerine göre belirler. Zira yorumun amacı, tarafların birbirine uygun gerçek veya farazi sözleşme iradelerinin tespiti ve bu tespite göre sözleşmenin içeriğinin belirlenmesidir.
Sözleşme bir bütün olduğundan sözleşmenin bireysel maddeleri bütünden ayrı olarak tek başlarına yorumlanamaz. Başka bir deyişle sözleşmenin bireysel kısımları, sözleşmenin bütünü içinde ele alınarak yorumlanmalıdır. Ayrıca hâkim yorum yaparken kullanılan söz ve deyimlerin lafzi anlamları ile bağlı kalmamalı, tarafların gerçek ve farazi iradeleri araştırılmalıdır. Özellikle kullanılan söz ve deyimler sözleşmenin bütününe göre açık ve kesin değilse, muğlak ve birden çok anlama geliyorsa hâkim lafzı arka plana atmalıdır.
Sözleşmenin yorumlanmasında özellikle sözleşme metninde yer alan söz ve deyimlerin muğlak ve müphem olması hâlinde, sözleşme metnine yansımamakla birlikte, tarafların iradelerini belirlemeye imkân veren olgulara da başvurulmalıdır. Bu kapsamda sözleşmenin kurulması sırasında, özellikle sözleşmenin müzakeresi esnasında veya sözleşmenin kurulmasından sonra mevcut olan durumlar dikkate alınmalıdır. Dolayısıyla sözleşmenin kurulduğu yer ve zaman, sözleşme görüşmeleri, tarafların bu esnada ya da sözleşme kurulduktan sonra birbirine karşı takındıkları tutum ve davranışlar, ifa hazırlıkları, sözleşmenin kurulduğu andaki menfaat durumları ve özellikle ilgili iş çevresindeki örf, adet ve teamüller sözleşmenin yorumlanmasında göz önünde tutulmalıdır.
Dolayısıyla borçtan sorumlu olma iradesine sahip üçüncü kişi ile alacaklı arasında kurulan sözleşmenin borcun üstlenilmesi sözleşmesi mi yoksa borca katılma sözleşmesi mi olduğu hususunda yukarıda belirtildiği şekilde yorum yapılırken, taraf iradelerinin anlamının tespitinin yanı sıra, hukuki işlemin yapılmasıyla güdülen ekonomik amaç da göz önünde bulundurulmalı, özellikle borçlunun borcundan sorumlu olma iradesine sahip olan kişiye, ayrıca borçluya rücu etme hakkının tanındığı durumlarda, bu sözleşmenin borcun üstlenilmesi sözleşmesi olarak değil, borca katılma sözleşmesi olarak nitelendirilmesi gerektiği kabul edilmelidir.
Yukarıda yapılan açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde, davacı ile dava dışı borçlu… arasında 30.05.2022 tarihli ödünç sözleşmesi düzenlenmiş, borcun ödenmemesi üzerine bu kez davacı, davalı ve dava dışı asıl borçlu arasında takibe dayanak 20.12.2022 tarihli sözleşmenin imzalandığı anlaşılmıştır. Dava konusu sözleşme incelendiğinde, davacı ile asıl borçlu arasındaki ödünç sözleşmesi gereği ödenmesi gereken miktarın ödenmediği, bu miktarın 7.441,86 gr altın olarak belirlendiği, bu bedelden davalı ve dava dışı asıl borçlunun birlikte sorumlu olduğu hususları yer almaktadır.
O halde davacı, davalı ve dava dışı… imzalanan 20.12.2022 tarihli sözleşmenin borca katılma sözleşmesi olduğu, bu sözleşme ile davalının borca katıldığı ve diğer borçlu ile birlikte müteselsil borçlu haline geldiği, böylece dava dışı borçlu …’ın dava konusu ödünç sözleşmesinden kaynaklanan borcundan kurtulmasının söz konusu olmadığı ve sorumluluğunun devam ettiği kabul edilmelidir.
Bununla birlikte TBK’nın 603. maddesinde yer alan “Kefaletin şekline, kefil olma ehliyetine ve eşin rızasına ilişkin hükümler, gerçek kişilerce, kişisel güvence verilmesine ilişkin olarak başka ad altında yapılan diğer sözleşmelere de uygulanır.” hükmü gereğince kefalet sözleşmesi hakkında öngörülen geçerlilik şartlarının, gerçek kişilerce, kişisel güvence verilmesine yönelik başka ad altında yapılan sözleşmelere de uygulanacağı hüküm altına almıştır.
TBK’nun 603. maddesinin uygulanması gereğince; kefalet sözleşmesine ilişkin şekil kurallarının, gerçek kişilerce teminat amacıyla yapılan borca katılma sözleşmeleri bakımından da uygulanması gerekmektedir.
TBK’nın 583/1. maddesine göre; “Kefalet sözleşmesi, yazılı şekilde yapılmadıkça ve kefilin sorumlu olacağı azamî miktar ile kefalet tarihi belirtilmedikçe geçerli olmaz. Kefilin, sorumlu olduğu azamî miktarı, kefalet tarihini ve müteselsil kefil olması durumunda, bu sıfatla veya bu anlama gelen herhangi bir ifadeyle yükümlülük altına girdiğini kefalet sözleşmesinde kendi el yazısıyla belirtmesi şarttır.”
Davaya konu 20.12.2022 tarihli sözleşme incelendiğinde ise; TBK’nın 583/1. maddesinde belirtilen geçerlilik koşullarını içermediğinden geçersiz olduğu anlaşılmaktadır.
Yapılan açıklamalar bir bütün olarak değerlendirildiğinde; tarafların iddia, savunma ve dayandıkları belgelere, uyuşmazlığın hukuki nitelendirilmesi ile uygulanması gereken hukuk kurallarına, dava şartlarına, yargılamaya hakim olan ilkelere, ispat kurallarına ve temyiz olunan kararda belirtilen gerekçelere göre, davacı vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile usul ve kanuna uygun bulunan kararın onanmasına karar vermek gerekmiştir.
VI. KARAR
Açıklanan sebeplerle;
Temyiz olunan Bölge Adliye Mahkemesi kararının 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 370/1 maddesi uyarınca ONANMASINA,
28.000,00 TL Yargıtay duruşması vekalet ücretinin davacıdan alınıp davalıya verilmesine,
Aşağıda yazılı bakiye temyiz harcının temyiz edene yükletilmesine,
Dosyanın İlk Derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine,01.07.2025 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
Adana Avukat Saim İncekaş | Adana Boşanma Avukatı, Ceza Avukatı, Şirketler ve Miras Avukatı Adana Avukatlık Hizmetlerinde Güven ve Tecrübe