Anasayfa » İcra Hukuku Avukatlığı » Kesinleşmeden İcraya Konulamayacak Kararlar

Kesinleşmeden İcraya Konulamayacak Kararlar

Kesinleşmeden İcraya Konulamayacak Kararlar

Bir mahkeme kararının icraya konulabilmesi için kural olarak hükmün kesinleşmiş olması gerekmez. Yani, ilamlar kesinleşmese bile hemen icraya konulabilir. Ancak istisnaî olarak kesinleşmeden icra edilemeyecek ilamlar(kararlar) da bulunmaktadır.

Kesinleşmeden İcra Edilemeyecek İlamlar Şunlardır:

  • Taşınmaza ve buna ilişkin aynî haklara ilişkin ilamlar
  • Aile ve kişiler hukukuna ilişkin ilamlar
  • Yabancı mahkeme kararlarının tenfizine ilişkin ilamlar
  • Sayıştay ilamları
  • Ceza mahkemesi kararlarının yargılama giderlerine ilişkin kısmı
  • Menfi tespit davasının tazminata ve yargılama giderlerine ilişkin kısmının icrası için kararın kesinleşmiş olması gerekir

NOT: Hakem kararları, HMK uyarınca artık kesinleşmeden icra edilebilir.

Özel Hukuktaki Yeri

Özel hukukta,  ceza hukukundan farklı olarak ilk derece mahkemelerinin kararlarının uygulanabilmesi için kural olarak kararların kesinleşmesi gerekmemektedir.  Buna göre,   yerel mahkeme kararları aleyhine kanun yollarına başvurulmuş olması, hükmün icrasına engel değildir.

Bu konuda, HMK’nın ilgili maddesinde temyizin icraya etkisi kısmında, “Temyiz, kararın icrasını durdurmaz. İcra ve İflas Kanunu’nun icranın geri bırakılmasıyla ilgili 36’ncı maddesi hükmü saklıdır.    Nafaka kararlarında icranın geri bırakılmasına karar verilemez,   kişiler hukuku, aile hukuku ve taşınmaz mal ile ilgili ayni haklara ilişkin kararlar kesinleşmedikçe yerine getirilemez.” denmekle de kanun yoluna başvurmanın kendiliğinden kararın icrasını durdurmadığı zikredilmiştir.

KESİN HÜKÜM KAVRAMI

Kesin hüküm, yargı kararlarının bağlayıcılığı,  kesinleşme gibi yine mahkeme kararlarının kesin olması ya da mahkeme kararlarının kesinleşmesi farklı kavramlardır.  Birbirine yakın kavramlar olarak görünseler de,  kesin hüküm ve kesinleşme esasen farklı anlamlar taşırlar.

Şöyle ki, yargı kararlarının bağlayıcılığı yargı yerlerinin sadece kesin hükümlerinin değil, yargı yetkisinin kullanılmasıyla ilgili olan her türlü işleminin yerine getirilmesini ifade eder.  Bu,  yargı yetkisinin Türk Milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılmasının bir sonucudur.  Bütün yargı kararları bağlayıcıdır ama her yargı kararı kesin hüküm değildir.  

Kesin hüküm,  mahkemelerin son kararlarına karşı olağan yasa yollarına gitme olanağının son bulması ve bunun sonucu olarak bu kararların artık yargısal gerçeği yansıtarak belli ayrık durumlar dışında hiçbir biçimde tartışma konusu yapılmamasıdır.

Burada amaç, uyuşmazlıkları bir noktada kesin olarak sonuçlandırmak ve bu yol ile hem devletin yargı gücünün sürekli olarak aynı uyuşmazlıklar ile uğraşmasını ve hem de hukuka ve adalete olan güven ve saygının sarsılmasını önlemektir. Tüm hukuk devletlerinde, yargı organının fonksiyonu,  hukuk kurallarını uygulayarak uyuşmazlıkları nihai bir biçimde sonuçlandırmak ve hukuki barış sağlamaktır. Aksi halde, yargı organının verdiği bikararın başka bir kararla değiştirilebilmesi ihtimalinin varlığı ya da icra-i nitelik kazanmamış olması ve yahut uygulanabilirliğinin olmaması uyuşmazlıkların sona ermesine engel olur, kişilerin hukuka güvenini sarsar ve toplumsal barışı bozar.

KANUN YOLLARI 

Kıta Avrupası hukukunun uygulandığı ülkelerde ilamlı icrada temel ilke, bir nihai kararın kanun yoluna başvuru süresi geçmeden veya başvurulmuşsa kanun incelemesi tamamlanmadan ilamlı icra yoluyla icra edilememesidir.  Zira nihai kararın icrası davanın devamı olarak görülmekte ve kanun yoluna başvurulması ilamın icrasını ertelemektedir

Bu temel ilkeye bazı istisnalar kabul edilmiştir.

Bu bağlamda hükmü veren mahkeme,  icrasının gecikmesi halinde davayı kazanan tarafın telafisi güç veya imkânsız bir zarara uğrayabileceği kanaatine varırsa geçici icrasına karar verebilir.

Türk Hukuk’unda kural olarak ilamın icraya konulması için şekli anlamda kesinleşmesine gerek yoktur.  Para alacağına veya taşınır teslimine ilişkin her türlü ilam, ilamın verildiği andan itibaren (derhal ) icra etkisine sahiptir.   

HMK madde 367 ve devamında Temyizin icraya etkisi düzenlenmiş,  “ Temyiz,  kararın icrasını durdurmaz ”

İcra ve İflas Kanunu’nun icranın geri bırakılmasıyla ilgili 36’ncı maddesi hükmü saklıdır.  Nafaka kararlarında icranın geri bırakılmasına karar verilemez.

Kişiler hukuku,  aile hukuku ve taşınmaz mal ile ilgili ayni haklara ilişkin kararlar kesinleşmedikçe yerine getirilemez” denmekle HMK ve İİK yanında özel kanun hükümleriyle de bazı ilamlarda cebri icraya başvurmak hükmün kesinleşme şartına bağlanabilmektedir.

Olağan Kanun Yollarının İcraya Etkisi

İSTİNAF

İstinaf, genel anlamda maddî ve hukukî denetim yapan, ilk derece mahkemesi ile temyiz incelemesi arasında, ikinci derece bir denetim mekanizması ve kanun yolu olup, HMK 341 m. ve devamında açıkça düzenlenmiştir. İstinaf kanun yolu ile ilk derece mahkemesi kararından sonra, karar önce istinaf denetimine tâbi tutulacak,  istinaf denetiminden sonra temyiz yolu açıksa temyize başvurulabilecektir. İstinafta, iş ve nüfus yoğunluğuna göre, belirli bölgelerde teşkilatlanacak olan bölge adliye mahkemeleri, istinaf incelemesini yapmaktadır. 

İstinaf yoluna başvuru süresi iki haftadır. Bu süre, ilamın usulen taraflardan her birine tebliğiyle işlemeye başlar. İstinaf yoluna başvuru süresine ilişkin özel kanun hükümleri saklıdır.

İstinaf yoluna başvurmanın, kararın icrasını durdurmayacağı,  İcra ve İflas Kanununun icranın geri bırakılmasıyla ilgili 36’ncı maddesi hükmü saklı olduğu,  nafaka kararlarında icranın geri bırakılmasına karar verilemeyeceği yasa hükmü ile de açıkça ifade edilmiştir.

Yine, istinaf kanun yolunda kişiler hukuku, aile hukuku ve taşınmaz mal ile ilgili ayni haklara ilişkin kararların kesinleşmedikçe yerine getirilemeyeceği denilmekle istisnalar dışında kanun yoluna başvurmanın kararın icrasını durdurmayacağı açıkça düzenlenmiştir.

TEMYİZ

Temyiz, açık bir şekilde hatalı veya kanuna aykırı bir biçimde ortaya çıkmış kararların düzeltilmesi amaçlanan olağan bir kanun yolu olarak tanımlanabilir. Yine HMK m. 351 de ve devamında açıkça düzenlenmiştir.

Kanun yoluna başvurmanın icraya etkisi kısmında da temyiz yoluna başvurmanın, kararın icrasını durdurmayacağı,  İcra ve İflas Kanununun icranın geri bırakılmasıyla ilgili 36’ncı maddesi hükmü saklı olduğu,  nafaka kararlarında icranın geri bırakılmasına karar verilemeyeceği yasa hükmü ile de açıkça ifade edilmiştir.

Yine, temyiz kanun yolunda kişiler hukuku, aile hukuku ve taşınmaz mal ile ilgili ayni haklara ilişkin kararların kesinleşmedikçe yerine getirilemeyeceği denilmekle istisnalar dışında kanun yoluna başvurmanın kararın icrasını durdurmayacağı açıkça düzenlenmiştir.

Özetle, kanun yolları kararın icrasını durdurmaz. Yani, kural olarak kararın kesinleşmemiş olması, kararın yerine getirilmesini önlemez. Bu kuralın istisnaları da yine yasalarda düzenlenmiştir.

HMK m. 350 ve 367 ilgili maddelerin de,  kanun yoluna başvurmanın kararın icrasını durdurmayacağı açıkça yer almakta olup,  kesinleşmeden icra edilemeyen (icraya konulması için kesinleşmesi gereken) ilamlara ise makalemizde tek tek yer verilmiştir.

1) TAŞINMAZ MAL İLE İLGİLİ AYNİ HAKLARA İLİŞKİN KARARLAR

Kişilere belli bir eşya üzerinde doğrudan doğruya hâkimiyet sağlayan herkese karşı etkili ve herkese karşı ileri sürülebilen, “aleniyet ilkesi” gibi ayni hakların kamuya açık hale getiren ayni haklar ve buna ilişkin kararların icrası kesinleşme şartına bağlanmıştır.

Yargıtay 8.  Hukuk Dairesi 2015/23705 Esas, 2016/1061 Karar sayılı ilamında bu duruma örnek teşkil edecek bir karara yer vermiştir.

Özetle; borçlu vekili, müvekkili aleyhine başlatılan takibe karşı icra Mahkemesi’ne yaptığı başvurusunda; takip dayanağı ilamın gayrimenkulün aynına ilişkin olması nedeniyle kesinleşmeden takibe konu edilemeyeceğini bu nedenle takibin iptalini talep etmiş, ancak yerel mahkemece, dayanak ilamın infaza ilişkin bölümünün taşınmazın aynına ilişkin olmayıp alacağa ilişkin olduğu anlaşıldığından, kesinleşmeden icra edilebileceği gerekçesiyle şikâyetin reddine karar verilmiştir.

 Ancak emsal içtihatta “6100 sayılı HMK’ na eklenen “Geçici madde 3″ atfı ile uygulanması gereken HMUK’unun 443/4. maddesi (6100 sayılı HMK’ nun 367/2. maddesi) gereğince gayrimenkule ve buna ilişkin ayni haklara dair hükümler kesinleşmedikçe icra edilemez. Aynı zamanda buna yönelik şikâyetler de kamu düzenine ilişkin olup süresiz şikâyete konu edilebilir” şekliyle icra edilebilirlik için kesinleşme gerektiği açıkça belirtilmiştir.

HMK m. 350, 2; 367, 2; maddelerindeki düzenlemenin tam olarak anlaşılması için öncelikle taşınmaz malla ilgili ayni haklara ilişkin kararların ve dolayısıyla davaların hangileri olabileceğine değinilmesi konunun tam olarak anlaşılması açısından önemlidir.

Taşınmaz malla ilgili ayni haklara ilişkin davalar 4721 sayılı Medeni Kanunun 4. Kitabında düzenlenmiş eşya hukuku ve özel kanunlardaki (Kat mülkiyeti ve sair davalar gibi) davalardır. Burada davanın taşınmaz mal ile ilgili olması ve ayni haklara ilişkin olması şartlarının birlikte bulunması gerekmektedir.

Örneğin;  TMK m. 683 istihkak davası, TMK m. 713 tescil davası, TMK 1025 yolsuz tescilin silinmesi veya düzeltilmesi davası, TMK 734 ön alım davası gibi yine ortaklığın giderilmesi davası gibi davalar yer almaktadır.  Ancak,  taşınmaz mal ile ilgili olmasına rağmen şahsi haklara ilişkin davalar örneğin tahliye davası gibi, kira bedeli konulu alacak davalar gibi kararların kesinleşmeden icraya konulması mümkündür.

Yargıtay’ a göre tapu iptal ve tescil davası veya el atmanın önlenmesi ve ecri misil davası sonucunda verilen ilamlar, taşınmazın aynı ile ilgili olduklarından kesinleşmeden icra edilemezler.

Yargıtay 12. Hukuk Dairesi 1995/16543 Esas, 1995/17213 Karar sayılı ve yakın tarihli birçok emsal kararda da; “…Dava başlangıçta müdahalenin meni ve ecri misil istemli olarak açılmış ise de, dava sırasında tahliye gerçekleştiğinden sonuçta (meni müdahale ile ilgili olarak bir karar verilmesine yer olmadığına) karar verilmiştir. Bu yönde taşınmazın aynı ile ilgili bir hüküm oluşturulmamış ve karar ecrimisile inhisar etmiştir. Bu hali ile ilamın infazı için kesinleşmesine gerek bulunmamaktadır. …” şeklinde birçok karar bulunmaktadır.

Burada karşımıza çıkan sorun terditli açılan davalarda taşınmazın aynına ilişkin karar ile hükme esas alınan diğer bir hüküm fıkrası karşısında kesinleşmenin nasıl değerlendirileceği hususudur.

Yargıtay’ın bir kararına göre, aynı davada birden çok talep yer almışsa, bu taleplerden bazılarının kesinleşmeden ilamlı icra takibine konulamayacak olması, bunlardan bağımsız olan diğer alacak kalemlerinin ilamlı icra takibine konulmasına engel olmamaktadır.

 Şöyle ki; takip dayanağı ilamda dava konusu taşınmazın tapu kaydının iptali ve davacı adına tescilinin, bunun mümkün olmaması halinde bedelinin talep edildiği, davalıların davanın reddini savunduğu, Mahkemece tapu iptal ve tescilin koşulları oluşmadığından reddi ile davacının taşınmazla ilgili yaptığı masrafların bedeline hükmedildiği bir kararda artık taşınmazın aynı tartışılarak sonuca ulaşılması gerekmektedir.

Taşınmazın mülkiyetinin idareye bırakılması karşılığında tazminat talebi (kamulaştırmasız el atma) ilamı kesinleşmeden icraya konulabilir.

      Yine,  taşınmazın aynına ilişkin olmayan ve İcra İflas Kanunu madde 277-284 koşullarında açılan tasarrufun iptali davalarına ilişkin ilamlarında icraya konulması için kesinleşmesine gerek yoktur.

2)AİLE VE ŞAHSIN HUKUKA İLİŞKİN KARARLAR

Aile ve Şahsın Hukukuna ilişkin davalar,  4721 Sayılı Medeni Kanunun 1. Kitabında düzenlenmiş kişiler hukuku ve 2.  kitabında düzenlenmiş aile hukuku ile ilgili davalardır.

Bu davalara örnek olarak boşanma davaları, evliliğin iptal davaları, babalık davaları, yaş tahsisi davaları, gaiplik davaları, cinsiyet değiştirme,  evliliğin feshi ve butlanı davaları sonucunda verilen bozucu inşai nitelikteki boşanma, evliliğin feshi ve iptali hükümleri kesinleşmeden icra edilemez.

Boşanma kararları,  geleceğe etkili olarak doğrudan sonuç doğuracak olup ilamlı icraya konu edilmez. Ancak boşanmadan kaynaklı feri inşai hükümleri örneğin maddi manevi tazminat gibi taleplerin icrası da kesinleşmeden mümkün olmaz.

Ayrıca, aile hukukuna ilişkin fer’i nitelikte alacaklar da, asıl hükmün kesinleşmesiyle muaccel olacağından, bu alacaklara da yine kesinleşme tarihinden itibaren faiz işletilebilmektedir.

  • Buradaki ayrım,  boşanma ilamının bir bütün olduğu ve feri niteliğinde taleplerde asıl hükmün sonuçlarına bağlı olduğu hususudur.  Burada dikkat edilmesi gereken diğer bir husus ise boşanma ilamı kesinleştikten sonra,  açılan tazminat davalarının icra edilebilirlik durumudur. Artık burada boşanma davasının kesinleşmesinden sonra açılan maddi ve manevi tazminat alacaklarının ilamlı icra takibine konulabilmesi için kesinleşmesinin beklenilmesine gerek bulunmamaktadır.
  • 2004 sayılı İcra İflas Kanunu m. 25/a da düzenlenen ve boşanma davasının eklentisi niteliğinde olan çocukla şahsi münasebet tesisine ilişkin ilamın da icrası için boşanma kararının kesinleşmesine gerek bulunmamaktadır.

Yine emsal kararlara göre, yoksulluk nafakası, boşanmadan sonraki dönem için hüküm altına alınan nafaka türü olduğundan, boşanma kararı kesinleşmeden icraya konulamayacaktır.   Ancak, tedbir nafakası ile yine boşanma davasından sonra açılan yoksulluk, iştirak ve yardım nafakalarında bu kural geçerli olmayıp, bu nafaka hükümlerinin ilamlı icraya konulması için kesinleşmesi şart değildir.

Ancak doktrindeki aksi bir görüşe göre, iştirak,  yoksulluk ve yardım nafakasına ilişkin hükümler kanunda nafaka hükümleri açıkça ayrı tutulduğundan boşanma ilamının kesinleşmesi beklenmeden icra edilebilir.

Yargıtay’ın bir içtihadında ise,  “HUMK’nun 443/4.  (HMK’nun 367/2.) maddesi gereğince aile ve şahsın hukuku ile ilgili hükümler kesinleşmedikçe takibe konu edilemez.

Ayrıca, boşanma kararının “eklentisi” olan tazminatlar da aynı kurala tabi olup, icra takibine konu edilebilmesi için boşanma hükmünün kesinleşmesi gerekir. Bir başka anlatımla boşanma hükmü kesinleşmiş ise eklentilerin (Yoksulluk nafakası, iştirak nafakası, maddi ve manevi tazminat vs.) infaz edilmesi için eklentiler yönünden kararın kesinleşmesi gerekmez” yönünde emsal kararlar mevcuttur.

3)MAHKÛMİYETE İLİŞKİN CEZA İLAMLAR

Ceza ve Güvenlik Tedbirleri İnfazı Hakkındaki Kanunun 4. Maddesinde de yer aldığı üzere, bu kararların eklentisi olarak hükmedilen tazminat, yargılama giderleri ve avukatlık ücretine ilişkin hüküm fıkrasının icra edilebilmesi kararın kesinleşmesi şarttır. Ancak, tek başına sadece haksız tutuklamaya ilişkin tazminat ilamlarının icrası için kesinleşmesi gerekmemektedir.

Yine, mahkemece kurulmuş bir mahkûmiyet kararı bulunmadığından, başlı başına sanık mirasçıları hakkında hükmedilen tazminat tutarının tahsili için ilamın kesinleşmesine gerek bulunmadığı yönünde emsal içtihatlar da bulunmaktadır.

Bir mahkûmiyet kararının infazına başlanabilmesi için onun kesinleşmiş olması gerekmektedir.  Kesinleşmeyen kararların değişebilmesi ihtimaline karşılık infaz edilen cezanın meydana getirdiği zararın karşılanmasına olanak bulunmadığından, kesinleşme koşulunun kabul edilmesi yerinde ve insan haklarının gereği olan bir ilke olduğu gerekçesi ile yer alan bu madde korunan amaç açısından da yerinde olmuştur.

4)HAKEM KARARLARI

Tahkim sözleşmesinde (veya şartında) hakemlerin, uyuşmazlığın maddi hukuk kurallarına göre çözümlemeleri öngörülmüş ise hakemler bu maddi hukuk kurallarına göre karar vermek zorundadırlar.

Türk hukukunda milletlerarası tahkim ve milli tahkim ayrı mevzuatlarda düzenlenmektedir. Hakem kararının icrası ve iptali bakımından da milletlerarası tahkim ve milli tahkim ayrımı önemlidir.

MTK’nın kapsamına giren hakem kararlarının icrası ve iptali MTK m. 15’e tabiyken; yabancılık unsuru içermeyen milli tahkim yargılamaları sonucu verilen hakem kararlarının icrası ve iptali HMK m. 439’a tabidir.

MTK’ dan farklı olarak, HMK uyarınca, hakem kararlarının icrası için devlet mahkemelerinden icra edilebilirlik belgesi alınması gerekmemektedir. Bir başka ifadeyle, HMK kapsamındaki milli hakem kararları Türkiye’de verildikleri anda icra edilebilir hale gelmektedir.

Hakem kararları kesinleşmedikçe icra edilemez.  HMK’ ya göre hakem kararlarına karşı iptal davası açılması kararın icrasını durdurmaz.

Aynı esas 4686 sayılı Milletlerarası Tahkim Kanununda da benimsenmiş olup, iptal davasının açılması, kendiliğinden hakem kararının icrasını durdurur. Burada hakem kararının iptal edilmesi hâlinde, icra edilmiş olmasının doğuracağı telafisi güç veya imkânsız sonuçların ortaya çıkmasını önlemek mevcuttur.

Ayrıca HMK’ da ki düzenlemeye benzer şekilde, tüketici hakem heyetinin kararları da derhal icra edilebilir nitelikte olup,  icraya konulması için kesinleşmesi beklenmez.

5)YABANCI MAHKEME İLÂMLARININ TENFİZ KARARLARI

Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun (MÖHUK)  57. Maddesinde de yer aldığı üzere, “tenfizine karar verilen yabancı ilâmlar Türk mahkemelerinden verilmiş ilâmlar gibi icra olunur.  

Tenfiz isteminin kabul veya reddi hususunda verilen kararların temyizi genel hükümlere tâbidir. Temyiz, yerine getirmeyi durdurur “  hükmü gereği, kararın icraya konulması için kesinleşmesi şarttır.

Tenfizine karar verilen yabancı hakem kararlarında tenfiz kararı temyiz edilirse, hakem kararı temyiz incelemesi sonuçlanıncaya kadar icra edilemez. Yabancı hakem kararı icraya konulmuşsa, temyiz incelemesi sonuna kadar hakem kararının icrası durur (MÖHUK m.61, 2; 57, 2)

“….. Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanunun 50/1. maddesi gereğince, yabancı mahkemelerden hukuk davalarına ilişkin olarak verilmiş ve o devlet kanunlarına göre kesinleşmiş bulunan ilamların Türkiye’de icra olunabilmesi yetkili Türk Mahkemesi tarafından tenfiz kararı verilmesine bağlıdır. İcra takibinin dayanağı olan Beyoğlu 1. Asliye Ticaret Mahkemesi’nin 27.01.2011 tarih ve 2010/310-2011/21 sayılı yabancı mahkeme ilamının tenfızine ilişkin hükmün henüz kesinleşmediği, dayanak ilamın temyiz edildiği ve Yargıtay 15. Hukuk Dairesi’nin 2011/3275 Esas sırasına kaydedildiği anlaşılmıştır. Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanunu’nun 57/2. maddesi gereğince tenfiz kararının temyizi onun yerine getirilmesini durdurur. Bir başka anlatımla tenfiz kararları kesinleşmeden takibe konulamaz. Bu husus kamu düzenine ilişkin olup, mahkemece re’sen göz önünde bulundurulması gerekir..….” 

6)EDAYA İLİŞKİN HÜKÜM İÇEREN SAYIŞTAY İLAMLARI

6085 sayılı Sayıştay Kanunu’nun 53. maddesinde    “ Sayıştay ilâmları kesinleştikten sonra doksan gün içerisinde yerine getirilir. İlâm hükümlerinin yerine getirilmesinden, ilâmların gönderildiği kamu idarelerinin üst yöneticileri sorumludur” hükmü yer almaktadır.

Burada önemli olan husus Sayıştay kararlarının nasıl kesinleştiği hususudur. Şöyle ki;  Sayıştay; uyuşmazlıkları çözümle görevli bir yargı yeri değil, devlet harcamalarını denetlemek, hesap ve işlemlerini sonuçlandırmakla görevli Anayasal bir kurumdur.   

Sayıştay ilâmlarının kesinleşmesi, adlî yargı ilk derece mahkemeleri ile idarî yargı ilk derece mahkemelerinin ilâmlarından farklıdır. Çünkü adlî ve idarî yargı da ilâmın tarafları bellidir ve taraflara tebliğinden itibaren süresinde kanun yoluna başvurulmaması veya kanun yolu incelemesi sonunda ilâm kesinleşir. Sayıştay’da ise ilâmın borçluya tebliği yetmemekte, Sayıştay ilâmları hesapla ilgili olarak verildiği için, o hesapla ilgili olan kişilerin tümüne tebligat yapılması gerekmektedir. Buna göre Sayıştay ilâmının kesinleşmesi için, kanun yoluna başvurulmaması veya kanun yollarının tüketilmesinin ardından; sorumlulara, sorumluların bağlı olduğu kamu idarelerine, genel bütçe kapsamındaki kamu idareleri için Maliye Bakanlığına, ilgili muhasebe birimine ve başsavcılığa tebliğ edilmesi şarttır.

Burada ikinci farklı husus da Sayıştay ilamlarına işletilecek faz tarihidir.   6085 sayılı Sayıştay Kanunu’nun 53/2 maddesinde; “İlamlarda gösterilen tazmin miktarı hüküm tarihinden itibaren kanuni faize tabi tutularak, 9.6.1932 tarihli ve 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu hükümlerine göre tahsil olunur” hükmü yer almaktadır.

İcra hukuku tatbikatında Yargıtay kararlarıyla istikrar kazanmış genel kural, kesinleşmeden icraya konulamayacak ilâmlarda, ilâm konusu alacağa işleyecek faizin de, ilâmın kesinleşme tarihinden itibaren işlemeye başlamasıdır.

Ancak,  Sayıştay Kanununda,  Sayıştay ilâmlarının kesinleştikten sonra icra edilmesi öngörüldüğünden, ilâmlarda gösterilen tazmin miktarına da ilâmın kesinleşme tarihinden itibaren faiz yürütülmesi gerekirken, işleyecek kanuni faizin hüküm tarihinden itibaren hesaplanacağının belirtilmesi isabetli bir düzenleme olmamıştır.

7)MENFİ TESPİT DAVASINA İLİŞKİN İLAMLAR,

Kural olarak ilama dayalı olarak takip yapılabilmesi için hükmün kesinleşmiş olması şart değildir.  Bazı istisnai durumlarda ilam kesinleşmedikçe icraya konulamaz.  Bu istisnaların bir bölümü HUMK 443. maddesinde belirtildiği gibi, bir bölümü de özel yasalarında gösterilmiştir.

Bu istisnai hükümlerden biri de İİK 72/4 ve 72/5 maddelerinde düzenlenmiş ve açıkça ifade olunmuştur.  Buna göre menfi tespit konulu ilamın kabul veya redde ilişkin olması, kesinleşmesi gerektiği sonucunu değiştirmez.  Anılan ilamlardaki yargılama gideri ve tazminata ilişkin bölümler davanın kabulü ya da reddine ilişkin bölümü ile bir bütündür. Bu kalem alacakların infazı ancak bir bütün olarak ilamın kesinleşmiş olmasına bağlıdır.

Yukarıda da ifade edildiği üzere, İİK’nun 72/5. maddesinde, borçlunun menfi tespit davasının kabulü halinde işin esası ile ilgili olarak icranın kısmen veya tamamen eski hale iadesi ilamın kesinleşmesine bağlanmıştır.

Menfi tespit davasının reddi, (borçlu aleyhinde sonuçlanması) durumu da kesinleşme şartı düzenlenmemiştir. Bu nedenle ilamın esası kesinleşmeden eda hükmü içeren fer’ i niteliğindeki vekâlet ücreti alacağı infaz edilebilir, hükmün kesinleşmesi gerekmez.

Yargıtay, menfi tespit davasının istirdat davasına dönüşmesi üzerine verilen ilâmın, menfi tespit davası sonunda verilen ilâm gibi kesinleşmeden icra edilemeyeceğini belirtmişken,  ayrı açılan istirdat davası sonucunda verilen ilâmın icrası için kesinleşmesini aramamaktadır.

Doktrinde, Yargıtay’ın yaptığı bu ayırım, kanuni bir gerekçeye dayanmadığı için eleştirilmekte ve genel kural gereği, konusu para alacağı olan istirdat ilâmının kesinleşmeden icra edilebilmesi gerektiği savunulmaktadır.

Baskın görüşte, mevzuat hükümleri karşısında doktrindeki bu eleştiri haklı olup, menfi tespit davasının istirdat davasına dönüşmesi üzerine dava konusu artık, borçlunun alacaklıya cebrî icra tehdidi altında ödemiş olduğu paranın (borçlu olmadığı gerekçesiyle) geri alınması ve dava niteliği itibariyle tespit davası (HMK m.106) olmaktan çıkıp para alacağının iadesini konu alan bir eda davası  (HMK m.105; İİKm.72, 7) niteliğine bürünmüş olduğu yönündedir. O hâlde, konusu para alacağı olan istirdat ilâmının icrası için genel kuraldan ayrılmayı gerektiren bir menfaat yoktur.

Hal böyle iken, Yargıtay’ın,  istirdat talebini de içeren menfi tespit davalarında,   aynı ilam içinde yer alan ve menfi tespite hükmedilmeyip istirdata ilişkin bölüm içinde ferilerinin ilam kesinleşmeden takibe konu edilemeyeceği yönündeki kararları eleştiri almaktadır. Şöyle ki;  Yargıtay bir kısım kararlarında ayrı açılan istirdat davası sonucunda verilen ilâmın icrası için kesinleşmesini aramamakta iken, burada menfi tespit ilamı içinde verilen istirdat ilamının icrası için de kesinleşme aramamalıdır.  Çünkü aynı davada birçok talep söz konusu olabilecek ve bu taleplerinde bazılarının icrası için kesinleşmesi aranmayacaktır. 

Her bir talep diğer talebin eklentisi olmadığından,  hükmün kesinleşmesi gerektiği de ayrı ayrı düşünülmelidir.

Bu makaleyi sosyal medyada paylaşarak sitemize katkıda bulunabilirsiniz.
1 Star2 Stars3 Stars4 Stars5 Stars (1 oy, puan: 5,00 üzerinden 5)
Loading...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

İLETİŞİM
Soru Sor
Danışma Formu
WhatsApp
Telefon Görüşmesi