Yargıtay 1. HD E.2024/5877 K.2025/5104

İlgili madde: TMK Madde 7

MAHKEMESİ : İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 2. Hukuk Dairesi

SAYISI : 2023/899 E., 2024/2421 K.

İLK DERECE MAHKEMESİ : İstanbul Anadolu 18. Asliye Hukuk Mahkemesi

SAYISI : 2017/102 E., 2023/46 K.

Bölge Adliye Mahkemesi kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü:

I. DAVA
Davacı vekili dava dilekçesinde; davacı ve kocası … …’nin telefon dolandırıcılığı yoluyla kandırıldıklarını, önce ellerindeki nakit paraları polis olduğunu söyleyen kişilere verdiğini, sonrasında ise davacının üzerindeki taşınmazın satış suretiyle devredilmesi için davacı ve kocasına emlakçı listesi sunulduğunu, listede yer alan 5 emlakçıdan yalnızca … Emlak’ın olumlu cevap verdiğini, … Emlak yetkilisi … adlı kişinin 15-20 dakika içinde alıcı bulabileceğini söylediğini, emlakçı, davalı Şirket yetkilisi … ve …’in kuzeni olduğu söylenen kişinin dava konusu taşınmazı görmeye gittiğini, sonrasında davacıya 5.000,00 TL kapora verdiklerini, 300.000,00 TL bedelle taşınmazın satışı konusunda anlaşıldığını, resmi senette 200.000,00 TL gösterildiğini, satış bedelinin davacıdan telefonda arayan kişilerce alındığını, dava konusu taşınmazın devrinin yoğun baskı altında gerçekleştiğini, davacı ve kocasının iradesinin sakatlandığını ileri sürerek dava konusu 7 numaralı bağımsız bölümün tapu kaydının iptali ile davacı adına tescilini talep etmiştir.

II. CEVAP
Davalı … İnşaat Limited Şirketi vekili cevap dilekçesinde; davalının dava konusu taşınmazı pazarlık neticesinde 310.000,00 TL bedelle satın aldığını, şirket yetkilisi …’in 15-20 yıldır emlak işleriyle uğraştığını, üçüncü kişilerin aldatması ya da korkutmasından davalının sorumlu olmadığını, taşınmazın satılması için emlakçıyla görüşenin de davacı olduğunu, dairenin görüldükten sonra satın alındığını, davacının dava konusu taşınmazı başka bir yatırım yapacağını söyleyerek sattığını, bedelin tapuda ödendiğini belirterek davanın reddini savunmuştur.

III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; İstanbul 9. Ağır Ceza Mahkemesinin 2020/33 Esas, 2021/315 Karar sayılı davasında davacının müşteki olduğu, davacıdan başka davacının eşi de dahil olmak üzere- birçok müşteki bulunduğu, davalının taraf olmadığı, davada karar verildiği, buna göre hükmün “J” bendinde sanıklar … ve …’ın davacıya yönelik eylemleri nedeniyle kendisini kamu görevlisi veya banka, sigorta ya da kredi kurumlarının çalışanı olarak tanıtması veya bu kurum ve kuruluşlarla ilişkili olduğunu söylemesi suretiyle dolandırıcılık suçu sabit görülmekle adli para cezasına mahkum edildikleri, davacının telefon dolandırıcılarının etkisi altında hareket ederek davaya konu taşınmazını satmış olduğu ve buradan gelen parayı dolandırıcılara teslim ettiği anlaşılmakta ise de hile/ikrah olgusunun kaynağının davalı olmadığı, davalının ceza davasına dahil edilmediği, yani hakkında bir şikayet veya kamu nezdinde re’sen soruşturma yapılmasını gerektiren bir durum oluşmamış olduğu, davacı vekilinin satışa aracılık eden emlakçının ve davalının dolandırıcılar tarafından yönlendirildiği iddiasının ise yeterli kuvvette ispatlanamadığı ve soyut mahiyette kaldığı, salt düşük bedelle taşınmaz satın alınmasının davalının davacının durumunu ve üçüncü kişinin aldatma/korkutma fiilini bildiği veya bilmesi gerektiğini göstermeye yeterli olmadığı, davalının tacir olmasının sorumluluk durumunu değiştirmeyeceği zira tacir basiretli olarak hareket etmekle yükümlü olduğu gibi ticari kazanç elde etmeye odaklı hareket eden kişi olduğu için davalıyı dolandırıcılık eylemine bağlayan bir olgunun ispat edilememesi karşısında oldukça düşük bir fiyattan teklif edilen taşınmazın acilen satılması etkisiyle bir miktar pazarlık da yapılarak 300.000,00-310.000,00 TL (bilirkişi raporundaki rayiç değer 592.000,00 TL) fiyatla satın alınması ve işlemlerin hızlıca tamamlanmasının hayatın olağan akışına uygun olduğu, ayrıca korkutma sebebiyle sözleşmenin iptali için korkutulanın içinde bulunduğu durum bakımından kendisinin veya yakınlarından birinin kişilik haklarına ya da malvarlığına yönelik ağır ve yakın bir zarar tehlikesinin doğduğuna inanmakta haklı olması gerektiği, haklılık unsurunun tespiti için asgari düzeyde davranışlarını yönlendirme gücüne sahip bir kişinin durumunun baz alınması gerektiği, fakat davacı tarafın da beyan ettiği üzere 3 gün boyunca süren dolandırıcılık eylemi ve telefon görüşmeleri, emlakçıyla görüşülmesi, alıcı bulunması, tapuda randevu alınıp işlem yapılması gibi birçok aşamadan oluşan olayda davacının davalıya karşı talepte bulunabilmesi için gereken haklılık şartını sağlamadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

IV. İSTİNAF
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili tarafından istinaf başvurusunda bulunulması üzerine Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; ceza davasında mahkumiyetine karar verilen şahıslarla davalının irtibatlı olduğu ve organize hareket ettikleri yönünde somut bir delile rastlanmadığı, her ne kadar davaya konu taşınmazın bir gün içerisinde alelacele satılması ve piyasa fiyatının altında bir bedelle davalı Şirket tarafından satın alınması hile olgusuna gerekçe gösterilmiş ise de davacının telefon dolandırıcılarının etkisi altında evini satmak zorunda olduğu inancıyla emlakçı arayışına girdiği, bu satış için telefondaki şahısların yönlendirmesi ile … Emlak’ı arayarak alıcıyı bulduğunu iddia ettiği, fakat bu iddianın somut delillerle ispatlanamadığı, yine taşınmazın sırf yarı fiyatına bir bedelle satılmasının tek başına hile olgusunu ispatlayıcı bir sebep sayılamayacağı, dinlenen tanık beyanları ve imzalı sözleşme içeriği dikkate alındığında alıcı arayışına davacının girdiği, 310.000,00 TL fiyat teklifinin de davacıdan geldiği, düşük harç ödenmesi amacıyla tapuda 200.000,00 TL gösterilmesi noktasında taraf iradelerinin örtüştüğü, satış bedelinin tekrar dolandırıcılar tarafından davacının elinden alındığı yönünde davacı iddiasını ispatlayan bir delil bulunmadığı gibi bu eylemin davalıyla illiyeti yönünde bir delilin de dosya kapsamında bulunmadığı, taşınmazın keşfen belirlenen değeri ile satış bedeli arasında fahiş bir fark bulunmadığı, davalının ceza davasıyla bağlantısı bulunmadığı gibi satış fiyatını davacının belirlemesi ve bu tutar üzerinden satış yapılmasından davalının sorumlu tutulamayacak olması nedenleri dikkate alındığında, İlk Derece Mahkemesinin kararının usul ve esas yönünden hukuka uygun olduğu belirtilerek davacı vekilinin istinaf talebinin esastan reddine karar verilmiştir.

V. TEMYİZ
A. Temyiz Sebepleri
Davacı vekili temyiz dilekçesinde özetle; davacının dava konusu taşınmazı baskı altında sattığının İstanbul 9. Ağır Ceza Mahkemesi kararından anlaşıldığını, tape kayıtları istenilmeden karar verilmesinin hatalı olduğunu, ceza davasında ceza alan sanıklar ile eldeki yargılamanın davalısını ayrı düşünmemek gerektiğini, davacının taşınmazı satmasına aracılık eden emlakçının dolandırıcılar tarafından isminin verildiğini, … Emlak’ın 15-20 dakika içerisinde müşteri bulmasının şüpheli olduğunu, 600.000,00 TL’lik evin 300.000,00 TL’ye alınmasının da haklı olduklarını gösterdiğini, davalı tarafın şirket olması nedeniyle basit yazılı bir sözleşme ile taşınmazı almasının da makul olmadığını, taşınmazın çok hızlı şekilde vergileri ödenip satın alınmasının tüm şüpheyi ortaya koyduğunu, aşırı yararlanma, korkutma ve aldatmanın koşullarının oluştuğunu ileri sürerek Bölge Adliye Mahkemesi kararının bozulmasını talep etmiştir.

B. Değerlendirme ve Gerekçe
Dava, aldatma ve korkutma hukuki nedenine dayalı tapu iptali ve tescil istemine ilişkindir.

1. Bilindiği üzere; özel hukukta kişilerin irade özgürlüğüne sahip oldukları ve ancak kendi özgür iradeleriyle hak sahibi olup borç altına girecekleri temel bir ilke olarak benimsemiştir. Bu temel ilkenin doğal sonucu olarak borçlar hukuku alanında sözleşme özgürlüğü ilkesi esastır. Bu ilke sayesinde kişiler, özel borç ilişkilerini hukuk düzeninin sınırları içerisinde yapacakları sözleşmelerle özgürce düzenleme olanağı bulmaktadır. Bu bağlamda kişilerin işlem (sözleşme) iradelerinin sağlıklı olması ve gerçek iradelerini yansıtması büyük bir önem taşımaktadır. Çünkü irade açıklaması, bir hukuki işlemin temel kurucu unsurudur. Bu nedenle hukuki işlemin geçerli ve amacına uygun bir hukuki sonuç doğurabilmesi için o hukuki işlemi yapan kişi veya kişilerin sağlıklı bir şekilde oluşmuş iradelerinin bulunması ve yine bu iradelerinin istenilen hukuki sonuca uygun şekilde açıklanması gerekmektedir. Ancak çeşitli nedenlerle kişinin işlem iradesi oluşum ya da açıklama aşamasında sakatlanabilir. Bu sakatlık, iradenin özgür bir biçimde oluşmadığını veya gerçek iradeye uygun şekilde açıklanmadığını gösterir.

2. Bir sözleşme yapılırken taraflardan birinin işlem iradesinin oluşum veya beyanı aşamasında ortaya çıkan sakatlıklara irade bozukluğu denir (Fikret Eren, Borçlar Hukuku Genel Hükümler, Ankara, Yirmi Dördüncü Baskı, 2019, s. 422). İrade bozukluğu hâlleri mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu’nda (818 sayılı Kanun) “Rızadaki fesat” başlığı altında “Hata”, “Hile” ve “İkrah” olarak 23 ilâ 31. maddeler arasında hükme bağlanmış iken, 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe giren 6098 sayılı Kanun’da 30 ilâ 39. maddeler arasında bu defa “Yanılma”, “Aldatma” ve “Korkutma” başlıkları altında düzenlenmiştir.

3. Türk hukukunda irade bozukluğuna bağlanan yaptırım ise bir kesin hükümsüzlük (butlan) hâli değildir. Mülga 818 sayılı Kanun’un 23 ve devamı maddelerinde “…ilzam olunamaz.” (818 sayılı Kanun md. 23), “…o akit ile ilzam olunmaz” (818 sayılı Kanun md. 28), “…kendi hakkında lüzum ifade etmez” (818 sayılı Kanun md. 29/I), 6098 sayılı Kanun’da ise “… bağlı olmaz” (6098 sayılı Kanun md. 30), “…sözleşmeyle bağlı değildir” (6098 sayılı Kanun md. 36… /1) şeklindeki ibareler kullanılmak suretiyle irade bozukluğuyla yapılan sözleşmelerin iradesi hata, hile veya ikrahla sakatlanan kimseyi bağlamayacağı öngörülmüş ve bu kişiye belli bir süre içerisinde kullanabileceği iptal hakkı tanınmıştır. İrade bozukluğu hâlleri, tüm hukuki işlemler yönünden oldukça önem taşımakta ve koşulları oluştuğu takdirde yapılan işlemin iptal edilmesi sonucunu doğurmaktadır.

4. Hile (aldatma), genel olarak bir kimseyi irade beyanında bulunmaya, özellikle sözleşme yapmaya sevk etmek için onda kasten hatalı bir kanı uyandırmak veya esasen var olan hatalı bir kanıyı koruma yahut devamını sağlamak şeklinde tanımlanır. Hatada yanılma, hilede ise yanıltma söz konusudur. 6098 sayılı Kanun’un 36/1. maddesinde açıklandığı üzere taraflardan biri diğer tarafın kasıtlı aldatmasıyla sözleşme yapmaya yöneltilmişse yanılma (hata) esaslı olmasa bile aldatılan taraf için sözleşme bağlayıcı sayılamaz. Değinilen koşulların varlığı halinde aldatılan taraf hakkını kullanmak suretiyle hukuki ilişkiyi geçmişe etkili (makable şamil) olarak ortadan kaldırabilir ve verdiği şeyi geri isteyebilir.

5. Korkutma, irade bozukluğu sebeplerinden biri olarak 6098 sayılı Kanun’un 37. maddesinde; “Taraflardan biri, diğerinin veya üçüncü bir kişinin korkutması sonucu bir sözleşme yapmışsa, sözleşmeyle bağlı değildir. Korkutan bir üçüncü kişi olup da diğer taraf korkutmayı bilmiyorsa veya bilecek durumda değilse, sözleşmeyle bağlı kalmak istemeyen korkutulan, hakkaniyet gerektiriyorsa, diğer tarafa tazminat ödemekle yükümlüdür” şeklinde düzenlenmiştir.

6. Yukarıda açıklandığı üzere 818 sayılı Kanun’da “ikrah” olarak adlandırılan irade bozukluğu hâli 6098 sayılı Kanun’da “korkutma” şeklinde ifade edilmiştir. Esasen ikrah, tehdidin bir türüdür. Tehdit ise maddi veya manevi tehdit şeklinde gerçekleşebilir. Korkutmada kişi geçerli bir sözleşme yapıyormuş gibi beyanda bulunmuş ise de bu beyan, oluşumu aşamasında sakatlanan iradeyle uyumlu değildir. Zira kişi tehdit altında, olmayan bir irade varmış gibi beyanda bulunmuştur. Bu yönüyle korkutmada yanılma ve aldatmadan farklı olarak kişi, sözleşme iradesine sahip olmadığı hâlde böyle bir irade varmışçasına beyanda bulunmaktadır (… M. Kılıçoğlu, Borçlar Hukuku Genel Hükümler, Ankara, Yirmi Dördüncü Bası, 2020, s. 279). Bir başka ifadeyle, normal şartlar altında sözleşme yapmayacak olan taraf, korkutma sonucu irade beyanında bulunmaya, sözleşmeyi yapmaya mecbur kalır. Örneğin bir kimsenin evini satmaması veya kefil olmaması hâlinde kendisine ya da yakınlarına zarar verileceğinin yahut evinin yakılacağının bildirilmesi korkutmayı oluşturur (Eren, s. 452).
7. 6098 sayılı Kanun’un 37. maddesine göre korkutma, karşı tarafın korkutması ve üçüncü kişinin korkutması olmak üzere ikiye ayrılır. Her iki hâlde de korkutma iptal sebebidir. Bu bakımdan aldatmanın aksine karşı tarafın korkutması ile üçüncü kişinin korkutması arasında bir fark yoktur. Korkutmanın şartları ise 6098 sayılı Kanun’un 38. maddesinin birinci fıkrasında belirtilmiş olup anılan madde “Korkutulan, içinde bulunduğu durum bakımından kendisinin veya yakınlarından birinin kişilik haklarına ya da malvarlığına yönelik ağır ve yakın bir zarar tehlikesinin doğduğuna inanmakta haklı ise, korkutma gerçekleşmiş sayılır” şeklinde düzenlenmiştir.

8. Bu hüküm uyarınca korkutmanın varlığının kabulü için birinci şart bir korkutma eyleminin bulunmasıdır. Korkutma, bir kimsenin kişilik veya malvarlığına zarar veren ya da zarar verme tehlikesi bulunan hukuka aykırı bir eylemdir. Korkutma eylemi kişinin hayat, sağlık, vücut bütünlüğü, şeref, namus gibi kişilik değerlerine yönelebileceği gibi malvarlığı değerlerine de yönelmiş olabilir. Hemen belirtmek gerekir ki, korkutmaya maruz olan hukuki değerler anılan hükümde örnek olarak sayılmış olup sayılanlar dışında özgürlükler ve özel yaşam gibi değerler de bu kapsamdadır. İkinci şart, korkutmanın sözleşmenin diğer tarafına ya da yakınlarına yönelik olmasıdır. Yakın kavramı aile kavramından daha geniş olup önemli olan korkutma eylemine maruz kalan kişi ile olan yakınlık ilişkisidir. Buna göre korkutma eyleminin yakın bir arkadaşa yönelmesi de bu kapsamda değerlendirilebilir.

9. Korkutmanın gerçekleşebilmesi için üçüncü şart korkutmanın ağır ve yakın bir zarar tehlikesi oluşturmasıdır. Doğan zarar tehlikesinin ağırlığından amaç ciddiyetidir. Korkutma ağır bir tehlike oluşturmasına rağmen yakın bir tarihte gerçekleşecek bir zarara ya da zarar tehlikesine yol açacak nitelikte değilse sözleşmenin geçersizliğinden bahsedilmeyecektir. Tehlikenin ciddiliği ise korkutulanın subjektif durumuna göre değerlendirilmelidir. Buna göre korkutulanın yaşı, yaşam tarzı, cinsiyeti, kültür düzeyi gibi hususlar göz önünde bulundurulmalıdır. Korkutulanın subjektif durum ve tepkilerinin esas alınması, dürüstlük kuralının korkutulanı korkutandan daha çok korunmaya layık görmesi fikrine dayanır. Ayrıca 6098 sayılı Kanun’un 38. maddesinin birinci fıkrasında korkutulanın, içinde bulunduğu durum bakımından kendisine veya yakınlarından birine karşı ağır ve yakın bir zarar tehlikesinin doğduğuna inanmakta haklı ise korkutma eyleminin gerçekleşmiş sayılacağı ifadesi de bu görüşü doğrulamaktadır. Yine korkutmada kullanılan aracın değerlendirilmesi yönünden de korkutulanın subjektif durumu esas alınmalı, kullanılan aracın objektif olarak böyle bir sonucu doğurmaya elverişli olup olmadığı üzerinde durulmalıdır (Eren, s. 454, 455).

10. Diğer bir şart ise korkutmanın hukuka aykırı olmasıdır. Buna göre karşı tarafa yöneltilen korkutma eyleminin konusunu teşkil eden tehlike, niteliği itibarıyla hukuk düzeninin izin vermediği bir kötülük ise hukuka aykırılık unsuru gerçekleşmiş olur. Buna karşılık kanuni bir yetkinin kullanılacağı veya bir hakkın isteneceği iddiasıyla yapılan sözleşme korkutma ile yapılmış sayılmaz. Nitekim 6098 sayılı Kanun’un 38. maddesinin ikinci fıkrasına göre “Bir hakkın veya kanundan doğan bir yetkinin kullanılacağı korkutmasıyla sözleşme yapıldığında, bu hakkı veya yetkiyi kullanacağını açıklayanın, diğer tarafın zor durumda kalmasından aşırı bir menfaat sağlamış…” olmaması hâlinde korkutmanın varlığı kabul edilmez. Son olarak 6098 sayılı Kanun’un 37. maddesinin birinci fıkrasında yer alan “diğerinin veya üçüncü bir kişinin korkutması sonucu bir sözleşme yapmışsa” ifadesiyle sözleşmenin yapılmasının korkutmanın sonucu olması koşuluyla sözleşme ile bağlı olunmayacağı belirtilmiştir. Bir başka ifadeyle korkutma eylemi ile sözleşmenin yapılması arasında sebep sonuç (illiyet) bağının bulunması gerekmektedir. Buna göre korkutma eylemi olmasaydı, korkutulan söz konusu sözleşmeyi ya hiç yapmayacak ya da bu içerikte bir sözleşme yapmayacak idiyse korkutma ile sözleşmenin kurulması arasında illiyet bağı kurulmuş olur.
11. 6098 sayılı Kanun’un “İrade bozukluğunun giderilmesi” kenar başlıklı 39. maddesinin birinci fıkrası “Yanılma veya aldatma sebebiyle ya da korkutulma sonucunda sözleşme yapan taraf, yanılma veya aldatmayı öğrendiği ya da korkutmanın etkisinin ortadan kalktığı andan başlayarak bir yıl içinde sözleşme ile bağlı olmadığını bildirmez veya verdiği şeyi geri istemezse, sözleşmeyi onamış sayılır” şeklinde düzenlenmiş olup bu hükme göre maddede öngörülen süre içerisinde sözleşmenin iptali istenebilir. Bu süre geçirilir veya sözleşme onanırsa o zaman sözleşme baştan itibaren geçerli hâle gelir. Hemen belirtmek gerekir ki, anılan maddenin ikinci fıkrasında açıklandığı üzere korkutmadan dolayı bağlayıcılığı olmayan bir sözleşmenin onanmış sayılması, tazminat hakkını ortadan kaldırmayacağından sözleşme hükümsüz hâle getirilmese bile korkutma nedeniyle doğan zararın tazmini mümkündür.

12. Diğer taraftan, korkutmayı ispat yükü, korkutulan tarafa aittir. Yanılma, aldatma ve korkutma senede bağlanması mümkün olmadığından senetle ispat edilmesinde maddi imkânsızlık vardır. Bu nedenle hukuki işlemlerdeki irade bozukluğu iddiaları, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 203/1-ç maddesinde senede karşı senetle ispat zorunluluğunun istisnaları arasında sayılmıştır. Sözleşme resmî senetle yapılmış olsa dahi 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 7. maddesi “Resmî sicil ve senetler, belgeledikleri olguların doğruluğuna kanıt oluşturur. Bunların içeriğinin doğru olmadığının ispatı, kanunlarda başka bir hüküm bulunmadıkça, her hangi bir şekle bağlı değildir” hükmünü taşıdığından korkutma olgusunun tanık dâhil her türlü delille ispatı mümkündür (Paragraf 1 ila 12 (4 hariç) için bkz. Hukuk Genel Kurulu’nun 22.05.2024 tarihli ve 2023/1-889 Esas, 2024/279 Karar sayılı kararı).

13. Somut olayda; davacı vekili, davacı ve kocası … …’ın 22-23- 24… tarihlerinde telefon dolandırıcılığı yoluyla kandırıldığını, kendisini polis olarak tanıtarak arayan şahsın “eşiyle birlikte kimlik bilgilerinin ele geçirilerek terör eylemi faaliyetinde bulunulduğunu” belirtmek suretiyle önce güven uyandırıldığını, bu kapsamda gerçekleşen yüz yüze görüşmede 10.000,00 TL’lik ziynet eşyası ile 55.000,00 TL’lik parasının alındığını, sonraki aşamada ise tekrar aranarak bu kez üzerlerine kayıtlı gayrimenkuller bulunduğunu öğrendiklerini, bunun da acilen satılarak satış bedelinin kendilerine teslim edilmesi gerektiğini yoksa hemen gözaltına alınacaklarını belirterek birden fazla emlakçı numarası verildiğini, bunlardan … Emlak isimli kişinin taşınmaza hemen 15-20 dakika içinde alıcı bulabileceğini belirterek davalı Şirket yetkilisi ile birlikte alelacele eve gidip baktıklarını, ertesi gün 300.000,00 TL ye satışı gerçekleştirerek ama tapuda değerini 200.000,00 TL göstererek satmak durumunda kaldığını, sonra ise 300.000,00 TL nin tekrar elinden alındığını ileri sürerek tapu kaydının iptali ile davacı adına tescilini talep etmiş, davalı vekili ise yapılan pazarlık sonucu dava konusu bağımsız bölümün 310.000,00 TL’ye satın alan davalının iyiniyetli olduğunu belirterek davanın reddini savunmuştur.

14. Dosya içerisinde bulunan 23.02.2017 tarihli satış sözleşmesinde dava konusu bağımsız bölümün 310.000,00 TL bedel ile davacı … tarafından davalıya satılması konusunda anlaşmaya varıldığı, 5.000,00 TL bedelin kapora olarak verildiği belirtilmiş ve dava konusu 7 numaralı bağımsız bölüm davacı … adına kayıtlı iken 200.000,00 TL bedelle davalı Şirkete 24.02.2017 tarihinde satış suretiyle kayden devredildiği, taşınmazın dava tarihinde keşfen belirlenen değerinin 592.000,00 TL olduğu anlaşılmıştır.

15. Yargılama sırasında dinlenilen davacı tanıkların beyanlarından, dava konusu bağımsız bölümün bulunduğu apartmanın aile apartmanı olduğu, taşınmazın kendilerine satışını talep etmelerine rağmen taşınmazın davacı tarafından satılmadığını, bağımsız bölümde oturan kiracının kendilerine belli bir süre önce bildirilmesi halinde taşınmazın görülebileceğini bildirmesine rağmen davalının apartmanın önünde olması nedeniyle aynı gün evi gezdirmek zorunda kaldığı anlaşılmıştır.

16. İstanbul 9. Ağır Ceza Mahkemesinin 13.10.2021 tarihli ve 2020/33 Esas, 2021/315 Karar sayılı davasında davacı ve kocasının müşteki, sanıkların … ve … olduğu davada yargılama sonucunda, sanıklar … ve …’ın davacıya yönelik eylemleri nedeniyle “Kişinin, kendisini kamu görevlisi veya banka, sigorta ya da kredi kurumlarının çalışanı olarak tanıtması veya bu kurum ve kuruluşlarla ilişkili olduğunu söylemesi suretiyle” dolandırıcılık suçu sabit görülmekle adli para cezasına mahkum edildikleri, İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 34. Ceza Dairesinin 04.07.2025 tarihli ve 2022/1854 Esas, 2025/1865 Karar sayılı kararıyla; davacı … yönünden duruşmaya celbi ile sanıklarla yüzleştirme yapılarak, bu mümkün değil ise sanıkların suç tarihine yakın tarihteki teşhise elverişli fotoğrafları da temin edilerek kendisinden para ve kıymetli eşyaları alan şahısların sanıklar olup olmadığı hususunda ayrıntılı beyanının alınmasından sonra tüm delillerin birlikte değerlendirme yapılması gerektiği belirtilerek İlk Derece Mahkemesi kararı bozulmuştur.

17. Yukarıda yer verilen mevzuat ve dosya içeriği birlikte değerlendirildiğinde; davacı … ve kocası … …’nin telefon dolandırıcıları tarafından aranarak “kimlik bilgilerinin Diyarbakır ilinde kullanılarak yüklü miktarda para çekildiği, operasyon yapılacağı” belirtilmek suretiyle telefon dolandırıcıları tarafından verilen 5 emlakçı isminden … Emlak’ın dava konusu taşınmaza aynı gün içerisinde alıcı bulduğu, dava konusu bağımsız bölümde oturan kiracının evin görülmesini müsait olmaması nedeniyle kabul etmemesine rağmen alıcı davalının apartmanın önüne giderek bağımsız bölümü gördükleri, taşınmazın Tapu Müdürlüğünde devrinin ertesi güne kalmışsa da dolandırıcılar tarafından ismi verilen emlakçının çok kısa sürede alıcı bulması ve davaya konu taşınmazın bir gün içerisinde satılması ve piyasa fiyatının altında bir bedele davalı Şirket tarafından satın alınmasının hayatın olağan akışına aykırı olduğu, davalının tacir olması nedeniyle taşınmazın piyasa fiyatının neredeyse yarı değerinde satıldığının basiretli bir tacir olarak bilmesi gerektiği, Hukuk Genel Kurulunun 22.05.2024 tarihli ve 2023/1-889 Esas, 2024/279 Karar sayılı kararında da belirtildiği üzere davacının kendisine ve eşine yönelik ağır ve yakın bir zarar tehlikesinin doğduğuna inanmakta haklı olduğu, bu itibarla somut olay bakımından üçüncü kişi tarafından gerçekleştirilen hukuka aykırı korkutma eylemi sebebiyle satış sözleşmesinin gerçekleştiği, davalı ve eşinin kollukta alınan ifadeleri, tanık beyanları ve dosya içeriği ile davacının korkutulması suretiyle içinde bulunduğu zor durum ve yaşı dikkate alındığında davacının taşınmazı satmak niyetinde olmadığı halde telefon dolandırıcılarının etkisi altında hareket ederek davaya konu taşınmazını satmış olduğu anlaşıldığından davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken reddine karar verilmesi doğru değildir.

VI. KARAR
Açıklanan sebeplerle;

1. Davacı vekilinin yerinde görülen temyiz itirazlarının kabulü ile temyiz olunan, İlk Derece Mahkemesi kararına karşı istinaf başvurusunun esastan reddine ilişkin Bölge Adliye Mahkemesi kararının ORTADAN KALDIRILMASINA,

2. İlk Derece Mahkemesi kararının BOZULMASINA,
Peşin alınan harcın istek hâlinde temyiz eden davacıya iadesine,
Dosyanın kararı veren İlk Derece Mahkemesine, bozma kararının bir örneğinin kararı veren Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine,
17.11.2025 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.

  • İlk yayınlanma tarihi: 24 Mayıs 2026
  • Yazar Hakkında: Avukat Saim İncekaş

    Av. Saim İncekaş portre fotoğrafı
    Av. Saim İncekaşAvukat, İncekaş Hukuk
    Adana Barosu Sicil No: 4293 · Seyhan / Adana

    Av. Saim İncekaş, Adana Barosu'na kayıtlı bir avukattır. Kurucusu olduğu İncekaş Hukuk'ta 15 yıldan bu yana danışmanlık ve dava takibi yürütmektedir. Yüksek lisans eğitimine sahip olup başlıca çalışma alanları; aile/boşanma, velayet ve çocuk hakları, ceza yargılaması, ticari uyuşmazlıklar, gayrimenkul–tapu, miras ve iş hukukudur. Adana Barosu, Avrupa Hukukçular Derneği, Türkiye Barolar Birliği ve Adil Yargılanma Hakkına Erişim gibi oluşumlarda aktif görev almış; güncel içtihat ve mevzuatla, anlaşılır ve güvenilir hukuki yönlendirme sunmayı ilke edinmiştir.

    Bize WhatsApp'tan ulaşın!