TCK 216. Madde
Türk Ceza Kanunumuzun 216. maddesi şu şekildedir:
Kamu Barışına Karşı Suçlar – Halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama
Madde 216 – (1) Halkın sosyal sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge bakımından farklı özelliklere sahip bir kesimini, diğer bir kesimi aleyhine kin ve düşmanlığa alenen tahrik eden kimse, bu nedenle kamu güvenliği açısından açık ve yakın bir tehlikenin ortaya çıkması halinde, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(2) Halkın bir kesimini, sosyal sınıf, ırk, din, mezhep, cinsiyet veya bölge farklılığına dayanarak alenen aşağılayan kişi, altı aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(3) Halkın bir kesiminin benimsediği dini değerleri alenen aşağılayan kişi, fiilin kamu barışını bozmaya elverişli olması halinde, altı aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
Başlık
TCK’nın 216. maddesinin ait olduğu bölüm başlık ismi şu şekildedir: İKİNCİ KİTAP: Özel Hükümler – ÜÇÜNCÜ KISIM: Topluma Karşı Suçlar – BEŞİNCİ BÖLÜM: Kamu Barışına Karşı Suçlar
Madde başlığı şu şekildedir: Halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama
Gerekçe
Türk Ceza Kanunu’nun 216. maddesinin gerekçesi şu şekildedir:
HÜKÜMETİN TEKLİF ETTİĞİ METNİN GEREKÇELERİ
Madde 294. Bu maddede yer alan cürüm, 1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Kanunun 312 nci maddesinde cezalandırılmaktadır. Tasarının bu maddesi ile toplumsal savunmanın sağlanmasının yanında ifade özgürlüğünün güçlendirilmesi de amaçlanmaktadır. Madde, 6/2/2002 tarihli ve 4744 sayılı Kanunla değişik 1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Kanunun 312 nci maddesinden aynen alınmıştır.
Madde, nitelikleri itibarıyla birbirine çok yakın dört ayrı cürme yer vermiş bulunmaktadır.
1. Bir cürmün övülmesi veya iyi görüldüğünün söylenmesi,
2. Kişilerin kanuna uymamaya tahrik edilmeleri,
3. Sosyal sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge farklılığına dayanarak, halkı birbirine karşı kamu düzeni için tehlikeli olabilecek bir şekilde düşmanlığa veya kin beslemeye alenen tahrik edilmeleri,
4. Halkın bir kısmının aşağılayıcı ve insan onurunu zedeleyecek biçimde tahrik edilmesi.
Birinci suçun oluşması için, failin işlenmiş bir cürmü övmesi veya bunu iyi gördüğünü söylemesi gereklidir. İşlenmemiş olan cürümlerin mücerret övülmesi veya iyi görüldüğünün söylenmesi ise, duruma göre ya kanuna uymamaya tahrik suçunu veya 293 üncü maddede yer alan suç işlemeye tahrik cürmünü ortaya çıkarır.
Madde, kişilerin kanunlara uymamaya tahrik edilmeleri bakımından yapılacak hareketleri teker teker belirleyip göstermemiştir. O halde maddi unsurun değişik şekillerde gerçekleşebileceği meydandadır.
İşlenmiş olan bir suçun failini veya kanuna uymayan kişiliğini sırf bu fiilleri işlemiş bulunması nedeniyle övme halinde de, aynı suçun yani suçu övmenin oluşmuş bulunacağını kabul etmek gerekir. Zira bu hallerde fail, kişi marifetiyle fiili övme veya iyi görme beyanında bulunmuş olmaktadır.
Her iki suçun oluşabilmesi için maddi unsurların alenen icrası gerekmektedir.
Yukarıda (3) numara altında tanımı yapılan fiil, yani “sosyal sınıf, ırk, din, mezhep ve bölge farklılığına dayanarak halkı birbirine karşı kamu düzeni için tehlikeli olabilecek bir şekilde düşmanlığa veya kin beslemeye, alenen tahrik”, aslında bir tehlike suçudur.
Tehlike suçları, ifade özgürlüğünün kullanılması bakımından etrafında duraksamalara, yanlış anlaşılmalara elverişli bir alan yaratırlar. Bu bakımdan demokratik hukuk düzenlerinde, tehlike suçu yaratmaktan olabildiğince sakınılır; ancak, teknolojinin insan yaşamına bu derecede egemen olduğu bir dönemde bireyler, tehlikelerle çevrilmiş olarak yaşadıkları için tehlike suçlarına yer vermek zorunlu olmaktadır.
Maddeyle düzenlenen suç yönünden ise durum şöyledir: Çağdaş uygar toplum çoğulcudur. Bunun anlamı, toplumun, değişik din, mezhep, ırk, sosyal sınıf, bölge farklılığı, siyasal görüşler, idealler, toplum insanlarına hizmet bakımından farklı yollar, metotlar, değişik zihniyetler taşıyan insanlardan oluştuğudur. Böyle bir toplum yapısında demokratik ilke, farklılıklar içerisinde bütünleşmeyi sürdürerek birlikte, barış içerisinde yaşamayı zorunlu kılar; sosyal yapıyı oluşturan yapısal unsurlar birbirleriyle ahenkli bir bütün oluşturmakta devam etmelidir. Bütünleşme derecesi ne derecede yüksek olursa, demokratik özgürlükler de toplumda aynı oranda geniş olarak kullanılabilir. Bütünleşmenin temel koşullarının başında, değişik yapıdaki insanların, değişik fikir, kanaat ve inançları tam bir hoşgörü ile karşılamayı benimsemeleri, bu tutumu içlerine geçirmiş bulunmaları gelmektedir. O halde kişilerin, maddenin saydığı farklılıkları esas alarak düşmanlığa, kin beslemeye alenen tahrik edilmelerinin ortaya çıkaracağı tehlikeye karşı hukuk sisteminin savunma araçları getirmesi gerekli ve zorunludur.
Ancak temel sorun, bu zorunluluğu, eleştiri olanağını, ifade özgürlüğünü, siyasal propaganda yapmak hakkını zedelemeden karşılayabilmektir.
Bu bakımdan çağdaş demokratik ceza hukuku şu yolu veya stratejiyi uygulamaktadır: Soyut (mücerret) tehlikeyi değil, somut tehlikeyi suç haline getirmek, somut tehlike suçlarını kabul etmek ve değişik maksatlarla yapılan açıklamaları, gerçek unsurları itibarıyla belirlenmiş bir tehlikeyi ortaya çıkarmaları halinde cezalandırmak, yani zorunluluk hallerinde tahriki cezalandırmak için bunun somut bir tehlikeye meydan verecek nitelikte olup olmadığına bakmak.
Bu yaklaşım, -Amerika Birleşik Devletleri Yüksek Mahkemesinin geliştirdiği bir ölçü ile- “açık ve mevcut tehlike” kavramına da uygundur. Bu amaca, tehlike suçlarına ait kanun metinlerini uygulamada yorumlamakla görevli bulunan yüksek yargı organlarının karar ve içtihatları ile, yani bu yüksek kurumların tehlike suçunun oluşmasını, kanun metinlerini “kamu düzeni için tehlikeli olabilecek bir şekilde” ölçüsünü esas alarak yorumlamaları suretiyle ulaşılabileceği gibi, kanun metinlerinde somut tehlikeyi belirleyen sözcük ve kavramlara yer vererek de hedefe ulaştıracak çözümler gerçekleştirilebilir; böylece toplumsal korunma ve özgürlükler aynı zamanda sağlanıp korunmuş olabilirler.
Amerika Birleşik Devletleri Yüksek Mahkemesi ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin bu hususta belirttikleri ve saptadıkları, artık hukukçularca bilinen ölçütler, içtihatlarla toplumsal tehlikeyi önleme ve eleştiri, ifade, siyasal propaganda hürriyetlerini aynı zamanda sağlama amacına ulaşmanın sağlam ilke, çare ve uygulamaları olarak değerlendirilmektedir.
Bazı ülkeler ise, yukarıda açıklandığı üzere, tehlikeyi giderme ve aynı zamanda hürriyetleri sağlama stratejisi olarak ikinci yolu yeğleyerek, somut tehlike suçu oluşturulması için kanun metinlerine bu hususta şekil vermeyi, açıklık getirmeyi uygun saymışlardır.
Örneğin Avusturya Ceza Kanununun 283 üncü maddesi şöyledir : “Ülkede bulunan kilise veya din gruplarına veya bir ırka veya bir halka veya halk grubuna karşı, kamu düzenini bozmaya elverişli biçimde alenen düşmanca bir eyleme girişilmesi çağrısını yapan veya bunu tahrik eden kimseye bir yıla kadar hürriyeti bağlayıcı ceza verilir.
Yukarıdaki fıkrada açıklanan gruplara karşı alenen kışkırtmada bulunan ve insan onurunu zedeleyecek biçimde söven veya aşağılayan kimseye aynı ceza verilir.”
Alman Ceza Kanununun 130 uncu maddesi şöyledir :
“(1) Toplumsal barışı bozmaya elverişli bir şekilde,
1. Halk gruplarını birbirinden nefret etmeye veya halk grupları aleyhine cebir ve şiddet uygulanmasına veya keyfi uygulamalar yapılmasına tahrik edenler veya,
2. Halk gruplarını küçük düşürmek suretiyle insanlık onurunu ihlal edenler,
Üç aydan beş yıla kadar hapisle cezalandırılır.
(2) Yukarıdaki fiiller yayın yoluyla işlenirse ceza artırılır.
(3) Nasyonal Sosyalist rejim tarafından işlenmiş fiilleri, toplumsal barışı bozmaya elverişli bir şekilde, alenen veya bir toplantıda onaylayanlara veya yapılan fiilleri yalanlayanlara zorunlu bir eylem gibi gösterenlere beş yıla kadar hürriyeti bağlayıcı cezaya veya para cezasına hükmedilir.”
1881 Fransız Basın Kanununun 24 üncü maddesinin altıncı fıkrası ise şöyledir: “23 üncü maddede yer alan vasıtalardan birisi ile menşeleri veya etnik bir gruba, millete, ırka veya belirli bir dine mensup bulunmamaları nedeniyle, kişiye veya kişiler grubuna karşı ayrımcılık yapılmasına, kine veya şiddete tahrik eden kimseler, bir yıl hapse ve 300 000 frank para cezasına veya bunlardan birisine mahkum edilirler.” Aynı maddenin yedinci fıkrasında, bu suçtan dolayı mahkum edilen kişilere ayrıca belirli fer’i cezaların da verileceği belirtilmiştir.
Aynı Kanunun 24 bis maddesinde, yukarıda değinilen Alman Ceza Kanununun 130 uncu maddesinin (3) numaralı fıkrasında yer alan hüküm, değişik sözcükler ve ifade biçimiyle tekrarlanmaktadır.
Görülüyor ki, toplumsal barış ihtiyacı ile eleştiri ve ifade, siyasal propaganda hürriyetlerini bağdaştırmak üzere, maddenin ikinci fıkrasında yer alan suça ilişkin hükümlerin benzerleri, yabancı demokratik ülkelerde de yer almaktadır.
Maddenin ikinci fıkrası, yukarıda açıklanan ilke ve strateji doğrultusunda kamu düzenini ve toplumsal bütünleşmeyi korumak bakımından fiili, somut tehlike suçu haline getirmiştir. Suçun şeması şu suretle belirlenebilir:
1. Halk, birbirlerine karşı düşmanlığa veya kin beslemeye alenen tahrik edilecektir.
2. Bu tahrik, bir tür bağımlı hareketle yani insanların sosyal sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge farklılığına dayanılarak gerçekleştirilecektir, yani düşmanlık veya kin, bu farklılık üzerine dayanmak suretiyle yerleştirilmeye çalışılacaktır.
3. Tahrik yapılırken başvurulan eylem, beyan ve ifadeler, kamu düzeni için tehlikeli olabilecek bir şekilde olmalıdır. Hareketlerin belirtilen maksada uygun nitelik gösterip göstermediği, fiilin somut bir tehlike suçu olduğu göz önünde bulundurularak hakim tarafından takdir edilecektir. Elbette bu takdir yapılırken, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin bu konuda sürekli tekrarladığı ölçütleri göz önünde bulundurmak gereklidir.
4. Failde yukarıda belirtilen koşul ve eylemlere yönelik cürüm kastının varlığı saptanacaktır.
Maddenin üçüncü fıkrasında, kendisine özgü özellik taşıyan bir hakaret suçuna yer verilmiştir. Bilindiği üzere, genel olarak hakaret suçunun oluşması için, mağdurun belli veya belirlenmesi olanaklı bulunması gerekir. Ancak yabancı hukuklarda, İngilizcede denilen, grupların tahkiri de suç olarak saptanmıştır. Bu maddede, toplumsal barışı korumak amacıyla, bir tür grup tahkiri suçunu düzenlemiş bulunmaktadır. Burada da somut tehlikeye işaret etmek amacıyla hakaretin halkın bir kısmını “aşağılayıcı ve insan onurunu zedeleyecek biçimde olması” koşulu aranacaktır.
Maddenin son fıkrasında, fiillerin 293 üncü maddenin ikinci fıkrasında belirtilen araç ve şekillerle işlendiğinde cezaların, bir katı oranında arttırılacağı belirtilmiştir.
ADALET KOMİSYONU RAPORU
Birinci fıkrada tanımlanan “Halkı kin ve düşmanlığa tahrik” suçu, hukuk devleti olma standardı yüksek olan birçok ülkenin Ceza Kanunlarında yer almaktadır. Hiçbir devlet, vatandaşları arasında, muayyen özelliklere sahip bir kesiminin diğer kesimi aleyhine kin ve düşmanlığa, öç almayı gerektirecek şiddetli nefrete yönlendirilmesine seyirci kalamaz.
Öte yandan çağdaş dünyada, gelişmenin temel dinamiği olarak düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti kabul edilmektedir. Bu bağlamda; kişilerin düşündüklerini hür bir ortamda söyleyebilmeleri, demokratik toplumun varlığı için zaruri sayılan unsurlardandır. Söz konusu suç tanımı, bu düşünceler dikkate alınarak yapılmıştır.
Suçu oluşturan “tahrik”, soyut saygısızlık ve reddin ötesinde, bir halk kesimine karşı düşmanca tavırlar gösterilmesini sağlamaya veya bu tür tavırları pekiştirmeye objektif olarak elverişli olmalıdır. Fail sübjektif olarak da bu amacı gütmeli, halk kesimini kin ve nefrete tahrik etmelidir. Bu kapsamda salt yüz çevirme, soyut bir red veya saygısızlık ifade eden bir davranışta bulunma veya bu yönde sözler sarfetme, suçun gerçekleşmesi bakımından yeterli değildir. Fiilin suç teşkil etmesi için bunların ötesinde, ağır ve yoğun bir tarzda kin ve düşmanlığa tahrikin var olması gerekir. Failin fiili, adet ve şahıs olarak muayyen olmayan toplum kesimi üzerinde kin ve nefret duygularının oluşumuna veya mevcut duyguların pekişmesine etkide bulunmalıdır.
Kin, “öç almayı gerektirecek şiddetli düşmanlık hareketlerin zeminini oluşturan psikolojik bir hal”; düşmanlık ise, “husumet beslenen konuya karşı düşünerek, tasarlayarak zarar vermeye, onu mağlup etmeye yönelmiş kin duygusu” olarak da tanımlanabilir. Şu halde kin ve düşmanlık; “husumet beslenen konuya karşı tasarlayarak zarar vermeye, öç almayı gerektirecek şiddette nefret duymaya yönelik hareketlerin zemini oluşturan psikolojik bir hal” olarak açıklanabilir.
Fıkra metninde; fiilin kamu güvenliğini tehlikeye düşürecek biçimde yapılması arandığı için, suç; soyut tehlike suçu olmaktan çıkarılmış, somut tehlike suçu haline getirilmiştir. Bu suretle, çağdaş hukuktaki soyut tehlike suçlarını azaltma yönündeki eğilim dikkate alınmış, temel hak ve hürriyetlerin kullanım alanı genişletilmiştir. Bu düzenleme sayesinde “kin ve düşmanlık” ibaresinin anlamı da dikkate alındığında sadece “şiddet içeren ya da şiddeti tavsiye eden tahrikler” madde kapsamında değerlendirilebilecektir.
Söz konusu suçun oluşması için, kamu güvenliğinin bozulması tehlikesinin somut olgulara dayalı olarak varlığı gereklidir. Bu tehlike, somut bir tehlikedir. Bu somut tehlikenin gerçekleşip gerçekleşmediği belirlerken failin söz ve davranışlarının neden olduğu tehlike neticesinin gerçekleşmesi gerekir. Hakim, kullanılan ifadeler dolayısıyla bu tehlikenin gerçekleşip gerçekleşmediğini, dayanak noktalarını göstermek suretiyle belirleyecektir. Bu kapsamda, kişinin söz ve davranışlarının kamu güvenliğini bozma açısından yakın bir tehlike oluşturduğunun tespit edilmesi gerekir. Kişinin söz ve davranışlarının, halkın bir kesimi üzerinde tahrik konusu fiillerin işleneceği hususunda duyulan endişeyi haklı kılacak bir etki oluşturması gerekir. İfade özgürlüğü ile bu tip tehlike suçları arasında “açık ve mevcut tehlike” kriterinin var olması gerekir. Buna göre, yapılan konuşma veya öne sürülen düşünceler toplum açısından açık ve mevcut bir tehlike oluşturduğu takdirde yasaklanabilmekte, keza böyle bir tehlikenin varlığı somut olarak, açıkça tespit edilmedikçe söz konusu suçtan dolayı cezalandırma yoluna gidilemez.
Maddenin ikinci fıkrasında halkın sosyal sınıf ırk din mezhep cinsiyet veya bölge bakımından farklı bir kesiminin alenen aşağılanması suç sayılmıştır. Suçun oluşması için fıkrada belirtilen özelliklere sahip ve halkın bir kesimini oluşturan gayrimuayyen sayıdaki kişilerin aşağılanması, tahkir edilmesi gerekir. Bu fıkrada, kamu barışını korumak amacıyla halk kesimlerinin alenen aşağılanması, suç olarak tanımlanmıştır.
Maddenin üçüncü fıkrasında bir halk kesiminin benimsediği dini değerlerin alenen aşağılanması, suç haline getirilmiştir. Fiilin cezalandırılabilmesi için, “kamu barışını bozmaya elverişli” olması gerekir.
TBMM Kabul Metni
216 ncı maddeyi okutuyorum:
Halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama
MADDE 216. – (1) Halkın sosyal sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge bakımından farklı özelliklere sahip bir kesimini, diğer bir kesimi aleyhine kamunun güvenliği için tehlikeli tarzda kin ve düşmanlığa alenen tahrik eden kimse, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(2) Halkın bir kesimini, sosyal sınıf, ırk, din, mezhep, cinsiyet veya bölge farklılığına dayanarak alenen aşağılayan kişi, altı aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(3) Halkın bir kesiminin benimsediği dinî değerleri alenen aşağılayan kişi, fiilin kamu barışını bozmaya elverişli olması hâlinde, altı aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
BAŞKAN – Madde üzerinde, şahsı adına, İstanbul Milletvekili Sayın Ali Rıza Gülçiçek; buyurun. (CHP sıralarından alkışlar)
ALİ RIZA GÜLÇİÇEK (İstanbul) – Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; görüşülmekte olan 664 sıra sayılı Türk Ceza Kanunu Tasarısı ve Adalet Komisyonu raporunun 216 ncı maddesi üzerinde şahsım adına söz almış bulunmaktayım; Yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum.
Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; yürürlükte olan Türk Ceza Kanununun 175 inci maddesinin karşılığı, görüşülmekte olan 216 ncı maddede de yer almıştır. Toplumsal barışın bozulması ve ayırımcılık yapılmaması yönünde düşündüğümüzde, Türk Ceza Kanununun 175 inci maddesinin değişimini olumlu karşılamaktayım; ancak, yapılan değişiklikteki genel yaklaşımı, yeni bir şey getirmediği için eleştiriyorum; çünkü, yeni tasarıdaki 216 ncı maddede yalnızca dinî değerlerden bahsediliyor. Oysa, bu tasarıda dinî değerlerle birlikte dinî inançlar şeklinde bir ibare de olsaydı çok daha yararlı olurdu diye düşünüyorum.
Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; başta Diyanet İşleri Başkanlığı yetkilileri, parti yetkilileri olmak üzere birçok kişi konuşmalarında, Alevîlere hakaret gibi anlaşılabilecek ifadeler kullanmaktadırlar. Bu tür ifadelerin sahiplerine mahkemeler tarafından da takipsizlik kararı verilmiştir ya da beraat ettirilmiştir. Burada birkaç örnek vermek istiyorum. 1996 yılında Susurluk kazası üzerine başlatılan “bir dakika karanlık” kampanyası üzerine dönemin Adalet Bakanının “mum söndü yapıyorlar” demesi sonucu mahkemeye intikal ettirilen durum, şahsın bakan olması nedeniyle takipsizlik aldı. Diyanet İşleri Başkanlığının bir yetkilisinin gazeteye verdiği demeçte “cemevi ibadet yeri olamaz, cemevi bir cümbüş yeridir, saz çalınır” demesi üzerine yapılan suç duyurusu sonucunda, mahkemece, delil yetersizliği gerekçesiyle beraatına karar verildi ve bu örnekleri çoğaltabilirim.
Değerli arkadaşlarım, tasarının bu maddesi bu şekliyle geçerse, değişen bir şey olmayacaktır. “Sosyal sınıf, ırk, din, mezhep” ibaresinden sonra “inanç” ibaresinin eklenmesinin birtakım kolaylıklar getireceğini düşünüyorum.
Değerli arkadaşlarım, bundan bir süre önce, Avrupa uyum yasaları çerçevesinde bir yasa değişikliğiyle ibadethanelere bir yeni açılım getirdik. Sayın Başbakanımıza da, ibadethane olarak cami, mescit, kilise, sinagogların anılmasıyla birlikte, cemevlerinin bu kapsama alınıp alınmayacağı hususunda bir soru sormuştum. Bundan kısa bir süre önce, Kartal Kaymakamlığı, cemevlerini, yarı cemevi olarak tanımlıyor. Gerçekten, burada üzüntü duymaktayım. Ülkemizde toplumsal barış için her inancın kapsamına biraz saygı gösterilmesinde yarar görüyorum.
Bu vesileyle, Sayın Bakanıma, Sayın Komisyon Başkanıma bir soru yöneltmek istiyorum. 216 ncı maddedeki sayılan sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge bakımından farklı özellikler tabirinde, Alevîlik bu kapsamın içerisinde midir değil midir? Bu sorumun yanıtını, Sayın Komisyon Başkanımdan bekliyorum.
Hepinize saygılar sunuyorum. (CHP sıralarından alkışlar)
BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Gülçiçek.
Şahsı adına, Adıyaman Milletvekili Sayın Fehmi Hüsrev Kutlu; buyurun. (AK Parti sıralarından alkışlar)
FEHMİ HÜSREV KUTLU (Adıyaman) – Sayın Başkanım, sayın milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum.
Türkiye’de, geçtiğimiz üç dört yıl içerisinde en fazla tartışılan madde, Türk Ceza Kanununun 312 nci maddesi olmuştur; âdeta, Türkiye’de hukukun bittiği, yargının siyasallaştığı iddialarının merkezi haline gelmiştir. Yeni bir ceza kanunu yaptığımız bir dönemde, bu maddenin çok daha iyi düzenlenerek fikir hürriyetlerini engellemeyecek bir hale getirilmesi temennimizdi; ancak, mevcut haliyle muhafaza edildi. Aslında, mevcut halinde de çok büyük sıkıntılar olmaması gerekirdi; çünkü, madde metni gayet açık ve sarihtir. Ancak, maalesef, kanunlarımız, bazen kanun metinlerine göre değil de, mevcut siyasî konjonktüre göre uygulandığı için geçtiğimiz dönemlerde bu sıkıntıları yaşadık.
Biz, Ceza Kanunumuza birtakım yeni hükümler getirdik, soykırımı cezalandırdık. Geçmiş dönemi incelediğimiz zaman, 312 nci madde uygulanılarak bazı fikir soykırımlarının yapıldığını müşahede etmekteyiz. Bir gazetenin sahibi 312 nci maddeden cezalandırıldı. Yetmedi, bütün yazarları hakkında 312 nci maddeden dava açıldı. Bu mahkemeler karar verdikten sonra, geçen dönem Ceza Kanununda bir değişiklik yapıldı ve kamu düzenini bozma, artırıcı unsur olmaktan çıkarılıp aslî unsur haline getirildi.
Bütün hukukçuların ittifak ettiği bir konu, daha önce kamu düzenini bozmaktan cezası artırılmamış sanıklar, bu değişiklik uyarınca beraat etmesi gerekirken, maalesef, uygulamada yine aynı şekilde cezalandırıldılar ve iadei muhakeme talepleri reddedildi. 312 nci madde, şimdiki Ceza Kanunumuzda 206 ncı madde olarak Adalet Komisyonunda görüşülürken, Yargıtaydan gelen bir yargıcın veya savcının tutanağa geçen beyanları aynen şöyle: “Bu maddelerde yargıç yüzde 95, yasa metni yüzde 5 etkilidir.”
Arkadaşlar, biz yargı kararlarına güvenmek, saygı duymak zorundayız; ama, yargıçlar da şunu unutmamalıdır ki, verecekleri kararlar kanuna uygun olmalıdır ve yasa koyucunun iradesini esas almalıdır. Siz ne yasa çıkarırsanız çıkarın biz bildiğimizi okuruz mantığı, yasal değildir ve yargı sistemini yıpratır.
Türkiye’de 312 nci maddeden yüzlerce kişi, binlerce kişi yargılandı, yüzlerce kişi mahkûm oldu. Önce, daha çok sosyal demokrat arkadaşlarımız mahkûm oldu, bu kanun gerekir gibi bir düşünceye kapıldık, sonra, daha tasvip ettiğimiz düşünceler mahkûm oldu, feveran ettik ve daha önceden mahkûm olanlar bu kanun lazım dedi.
Arkadaşlar, hukuk, hepimize lazım. Yargıçlarımızın… Ben, burada, geçmişte olan bir yanlışlığın tutanağa geçmesi için bu sözleri söylüyorum. 312 nci maddenin Türk yargı hayatındaki uygulaması yanlıştır, siyasî konjonktürlere göre mahkûmiyetler verilmiştir, hiç değilse bundan sonra bu tip yanlışlıkların yapılmaması gerekir. Kanunda yazan şeyler yorumlanarak genişletilemez. Eski bir Adalet Bakanımız, Adalet Bakanıyken şöyle bir ifadede bulundu: “312 nci madde, biraz zorlanarak, 163’ün yerine uygulanıyor.” Türkiye’de hiçbir yargıcın, dünyada hiçbir yargıcın, ceza kanunu maddesini zorlayarak, yorumlayarak, genişletmesi, kaldırılan başka bir maddenin yerine uygulaması mümkün değildir. Dilerim ki, bundan sonra yargıçlarımız kanunun metnine, yasa koyucu olan bu yüce çatının altında toplanan siz yasa koyucuların iradesine uygun hareket eder ve 312 nci maddeyi, fikirleri kısıtlayan, özgürlükleri törpüleyen bir madde olarak kullanmazlar.
Hepinize saygılar sunuyorum. (AK Parti sıralarından alkışlar)
BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Kutlu.
Sayın milletvekilleri, madde üzerinde 2 adet önerge vardır. Önergeleri, önce geliş sırasına göre okutacağım, sonra aykırılık derecelerine göre işleme alacağım.
İlk önergeyi okutuyorum:
Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına
Görüşülmekte olan Türk Ceza Kanunu Tasarısının 216 ncı maddesinin birinci fıkrasının aşağıdaki şekilde değiştirilmesini arz ve teklif ederiz.
(1) Halkın sosyal sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge bakımından farklı özelliklere sahip bir kesimini, diğer bir kesimi aleyhine kin ve düşmanlığa alenen tahrik eden kimse, bu nedenle kamu güvenliği açısından açık ve yakın bir tehlikenin ortaya çıkması halinde, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
K. Kemal Anadol
Orhan Eraslan
Haluk İpek
İzmir
Niğde
Ankara
Eyüp Fatsa
Fatih Arıkan
Ordu
Kahramanmaraş
BAŞKAN – Şimdi, maddeye en aykırı olan önergeyi okutup, işleme alacağım:
15.9.2004
Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına
Görüşülmekte olan 664 sıra sayılı Türk Ceza Kanunu Tasarısının 216 ncı maddesinin birinci fıkrasının aşağıdaki şekilde değiştirilmesini arz ve teklif ederiz.
Saygılarımızla.
Ümmet Kandoğan
Dursun Akdemir
Emin Şirin
Denizli
Iğdır
İstanbul
E. Safder Gaydalı
Mehmet Tatar
Bitlis
Şırnak
“Madde 216.- Sosyal sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge farklılığına dayanarak halkı birbirine karşı açık ve mevcut tehlike teşkil edecek şekilde düşmanlığa veya kin beslemeye alenen tahrik eden kimseye bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası verilir.”
BAŞKAN – Komisyon önergeye katılıyor mu?
ADALET KOMİSYONU BAŞKANI KÖKSAL TOPTAN (Zonguldak) – Katılmıyoruz Sayın Başkanım.
BAŞKAN – Hükümet?..
ADALET BAKANI CEMİL ÇİÇEK (Ankara) – Katılmıyoruz.
BAŞKAN – Konuşacak mısınız Sayın Kandoğan?
ÜMMET KANDOĞAN (Denizli) – Evet.
BAŞKAN – Buyurun.
ÜMMET KANDOĞAN (Denizli) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; görüşülmekte olan Türk Ceza Kanunu Tasarısının 216 ncı maddesi üzerinde bir değişiklik önergesi vermiştim. Bununla ilgili, bunun gerekçesini, hangi saiklerle bu önergeyi verdiğimizi izah etmek için huzurlarınızdayım.
Biraz önce, Adıyaman Milletvekilimizin de çok veciz bir şekilde dile getirdiği gibi, mevcut Ceza Kanunundaki bu maddenin benzeri olan maddeden dolayı, Türkiye’de, yıllarca mağdur olan birçok vatandaşımız olmuştur. Bu yeni düzenlemede de, aynı tehlikenin, aynı mağduriyetin devam edeceği çok açık ve net bir şekilde ortadadır. Kanun maddesinde “kamunun güvenliği için tehlikeli tarzda” denilmektedir. Bir kere, burası soyut bir ifade. Kamunun güvenliği, farklı dönemlerde farklı yorumlanabilecek olan bir ibare. Bu nedenle, biz, bu önergeyi verirken, bunu şu şekilde düzeltmek istedik: “Halkı birbirine karşı açık ve mevcut tehlike teşkil edecek şekilde…” Bir tehlikenin mevcut olması ve bunun bariz, alenî bir şekilde görülmesi, gerekmesi halinde bu maddenin işlerlik kazanması, ki, önemli olan bu; ama, verilen diğer önergede “yakın tehlike” tabiri kullanılıyor ve biraz sonra oylanacak önerge de o önerge olacaktır; ancak, hukuk literatüründe “yakın” kavramının ne kadar bir zaman için geçerli olduğu tartışmalı bir konudur. Bu konu, hâkimlere göre de farklı şekillerde yorumlanabilecek, bir kişiye göre altı ay yakın tehlike olabilecekken, bir diğer kişi için bu, bir yıllık süre, belki iki yıllık süre olabilecektir. O bakımdan, biz diyoruz ki, geçmişte, bu maddeden dolayı Türkiye’de çok ciddî sıkıntılar olmuştur, bundan mağdur olan hem sağ kesimde hem de sol kesimde yüzlerce, binlerce insan olmuştur.
Biz diyoruz ve istiyoruz ki, artık, yeni bir ceza kanunu gündemdeyken, yeni bir ceza kanunu ortaya konulmuşken, geçmişin bu kötü izlerini de silelim; “halkı kin ve tahrike yönelik” cümlesini, kamu düzenini bozma meselesini çok açık ve net bir hale getirelim ve bu şekilde de bu maddeyi düzenleyelim. Bu değişiklik önergesini bu düşüncelerle verdik. Bu maddenin -inşallah- arzu ettiğimiz şekilde değiştirilerek kabul edilmesi hepimizin arzusudur, isteğidir.
Bu duygu ve düşüncelerle, hepinizi saygıyla selamlıyorum.
BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Kandoğan.
Sayın millletvekilleri, önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Önerge kabul edilmemiştir.
Diğer önergeyi okutuyorum:
Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına
Görüşülmekte olan Türk Ceza Kanunu Tasarısının 216 ncı maddesinin birinci fıkrasının aşağıdaki şekilde değiştirilmesini arz ve teklif ederiz.
(1) Halkın sosyal sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge bakımından farklı özelliklere sahip bir kesimini, diğer bir kesimi aleyhine kin ve düşmanlığa alenen tahrik eden kimse, bu nedenle kamu güvenliği açısından açık ve yakın bir tehlikenin ortaya çıkması halinde, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılır.
Kemal Anadol (İzmir) ve arkadaşları
BAŞKAN – Komisyon önergeye katılıyor mu?
ADALET KOMİSYONU BAŞKANI KÖKSAL TOPTAN (Zonguldak) – Genel Kurulun takdirine bırakıyoruz Sayın Başkanım.
BAŞKAN – Hükümet?
ADALET BAKANI CEMİL ÇİÇEK (Ankara) – Sayın Başkan, bu maddeyle ilgili müsaade ederseniz kısa bir açıklama yapmak istiyorum.
BAŞKAN – Buyurun Sayın Bakanım.
ADALET BAKANI CEMİL ÇİÇEK (Ankara) – Gerçekten de, yürürlükteki Ceza Kanununun 312 nci maddesinin, bugün, bu tasarıda 216 ncı madde olarak düzenlenmiş olması, yürürlükteki yasa açısından hak ve özgürlüklerin, özellikle bu manada özgürlük açısından çok önemli bir açılım getirdiğini burada ifade etmek istiyorum. Aslında, biraz evvel reddettiğimiz önerge ile bu önerge arasında özü itibariyle çok fazla farklılık yok; ancak, reddettiğimiz önerge ceza hukuku tekniği açısından usulüne uygun yazılmadığı için, biraz daha popülist bir yaklaşımla kaleme alındığı için, biz reddettik. Değilse, biz, burada, kabul edeceğimiz -ümit ediyorum- bu önergeyle hak ve özgürlükler açısından “açık ve yakın tehlike” kavramını getirmiş olmakla hem Amerikan Yüksek Mahkemesinin hem de sık sık atıfta bulunduğumuz İnsan Hakları Mahkemesinin kullandığı kavramı buraya derc etmiş oluyoruz. Geçmiştekilerden çok farklıdır. Özellikle “bu Ceza Kanunu hiçbir şey getirmiyor” diyenler açısından, geçmişte Türkiye’de demokrasi açısından sıkıntı çıkaran bu maddenin “açık ve yakın tehlike” kavramını madde metnine dahil etmesi suretiyle, geriye dönük bütün hesabı kapatmış durumdadır. İnanıyoruz ki, zaten, 312 nci maddenin uygulaması bakımından geçtiğimiz süreçte, demokratikleşme sürecinde çok önemli adımlar atılmıştır. Artık, eskiden olduğu gibi yüzlerce dava bundan dolayı mahkemelere gelmiyor ve eskiden olduğu gibi çok mahkûmiyet kararları da verilmiyor; ama, biz, bütün bunların ortadan kalkmasını istiyoruz. Fikir özgürlüğünün, ifade özgürlüğünün olabildiğince serbest olmasını istiyoruz. Onun için de, uluslararası kriter olan İnsan Hakları Mahkemesinin uzunca bir zamandan beri içtihat haline getirdiği, Amerikan Federal Mahkemesinin içtihat haline getirdiği ve bizim ceza hukukumuzda da sana göresi bana göresi olmayan bir kriteri getirmiş oluyoruz “açık ve yakın tehlike” tabirini, kavramını buraya sokmuş olmakla.
Bunun daha ilerisi olabilir miydi; şüphesiz, belki olabilirdi; ama, açık ve yakın tehlikenin de, zaten, neyi ifade ettiği açık. Bir önceki önergede deniliyor ki: “Açık ve mevcut tehlike.” Zaten, tehlike mevcutsa, suç teşekkül etmiş demektir. Yani, kamu güvenliğinin tehlikeye maruz kaldığı açıktır; çünkü, mevcut; bunun hesabı kitabı yok. Dolayısıyla, suç teşekkül etmiş, cezası verilecek. Halbuki, biz, burada, ondan çok daha önemli bir kriteri, uluslararası hukukta da kabul edilmiş bir kriteri koyuyoruz. Bunun anlamı şunun için de önemlidir: Eğer, Türkiye, İnsan Hakları Mahkemesinin yargı yetkisini kabul etmiş olmasaydı, belki, başka türlü düşünülebilirdi; ama, Türkiye’de, artık, insanlarımız da biliyor ki, ifade özgürlüğü önünde, şu veya bu şekilde, herhangi bir kararın verilmiş olması halinde, zaten, İnsan Hakları Mahkemesinden bu neviden kararlar dönüyor. Hep ifade ettik; bundan böyle, yanlış kararlar Strasbourg’tan dönüyor. O sebepledir ki “açık ve yakın tehlike” hâkimlerimizi, bunu uygulayacak olanları da büyük ölçüde tereddütten kurtaracak. Fikir özgürlüğü, ifade özgürlüğü önündeki, yürürlükteki 312 nci maddedeki bir ihtimali de ortadan kaldırmış oluyoruz. İnşallah, bundan sonra, Türkiye daha özgür olur. İnşallah, bu maddelerin uygulanmasına hiç ihtiyaç kalmadan, Türkiye’de herkes fikirlerini, düşüncelerini, tenkit hudutları içerisinde rahatlıkla söyleyebilir.
Teşekkür ederim.
BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Bakan.
ÜMMET KANDOĞAN (Denizli) – Sayın Başkan, bir hususu belirtmek istiyorum.
Sayın Bakana açıklamaları için teşekkür ediyorum; ancak, konuşmasının başlangıcında “popülist bir yaklaşımla bu önerge verilmiştir” ibaresini kullandı. Ben, o ifadeyi reddediyorum. Biz, çok samimî bir şekilde bu önergeyi Meclis gündemine getirdik, Meclisin takdiridir, kabul eder veya etmez; ama, o ifadenin yanlış olduğunu belirtmek istiyorum.
BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Kandoğan.
Gerekçeyi okutuyorum:
Gerekçe:
Ülkemizde ifade özgürlüğünün genişletilmesi süreci ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kararlarının bağlayıcılığı da gözönünde tutularak, madde metnine, ifade özgürlüğünün kapsamını genişletmek amacıyla “açık ve yakın tehlike” koşulu eklenmiştir. Buna göre, söz konusu suçun oluşması için işlenen fiil nedeniyle kamu güvenliği açısından açık ve yakın tehlikenin ortaya çıkması gerekir. Açık ve yakın tehlikenin belirlenmesinde hâkimin, böyle bir durumun ortaya çıktığına dair somut olguların varlığına ilişkin dayanak noktalarını tespit etmesi ve kararında göstermesi zorunludur.
BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Komisyonun takdire bıraktığı, Hükümetin katıldığı önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.
216 ncı maddeyi, kabul edilen önerge istikametinde oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.