Yargıtay Kararı: Hukuk Genel Kurulu 2017/133 E. , 2020/344 K.

Oca 11, 2021 | Karışık Yargıtay Kararları

“İçtihat Metni”
MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi

Taraflar arasındaki “tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Ankara 2. Asliye Hukuk Mahkemesince verilen davanın kabulüne ilişkin karar, taraf vekillerince temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 11. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir.

Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:

I. YARGILAMA SÜRECİ

Davacı İstemi

Davacı vekili 25.04.2007 tarihli dava dilekçesinde; müvekkili şirketin resmî kurumlardaki bir kısım işlerini takip etmesi için davalıya vekâletname verildiğini, ancak davalının bu vekâletname ile verilen yetkiyi kötüye kullanarak akrabası olan dava dışı … lehine 30.000,00TL bedelli bir bono keşide ettiğini, söz konusu bono bedelinin müvekkilince icra tehdidi altında ödendiğini, oysa müvekkilinin bono verilen kişiye herhangi bir borcunun bulunmadığını, vekâlet görevini kötüye kullanan davalının müvekkilinin zararından sorumlu olduğunu ileri sürerek fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla 20.000,00TL’nin ödeme tarihinden itibaren işleyecek ticari faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiş, 29.01.2013 tarihli ıslah dilekçesi ile talebini 101.196,28TL’ye yükseltmiştir.

Davalı Cevabı

Davalı vekili 18.05.2007 tarihli cevap dilekçesinde; dava konusu bononun davacının bilgisi ve onayı ile keşide edildiğini, lehine bono düzenlenen …’nın davacı şirkete verdiği 30.000,00TL borç karşılığında söz konusu bononun düzenlendiğini, bu paranın 10.000,00TL’sinin … tarafından davacı şirketin banka hesabına yatırıldığını, kalan 20.000,00TL’nin ise davacı şirket yetkilisine elden teslim edildiğini savunarak davanın reddine karar verilmesini istemiştir.

İlk Derece Mahkemesi Kararı

Ankara 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 05.02.2013 tarihli ve 2007/176 E., 2013/38 K. sayılı kararı ile; davalının sanık olarak yargılandığı Ankara 12. Asliye Ceza Mahkemesinin 2005/100 E. sayılı dosyasında yaptığı savunmada, “davacı şirket ile adi ortaklık kurduklarını, resmî senet veya belge düzenlenmediğini, karşılıklı güvene dayalı olarak şirketin kendisine vekâletname verdiğini, ortaklık payı olarak verdiği 30.000,00TL’yi borç olarak dava dışı …’dan aldığını, karşılığında ise söz konusu bonoyu verdiğini, …’nın alacağını tahsil edemeyince takibe geçtiğini” beyan ettiği, bu beyanın 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun (HUMK) 236. (6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) 188.) maddesi gereğince ikrar niteliğinde olduğu ve kesin delil teşkil ettiği, davalının ihtiyacı için aldığı paraya karşılık dava konusu bonoyu verdiği ve şirket hesaplarına bu yönde kayıt düştüğü gerekçesiyle davanın kabulüne 101.196,28TL’nin 20.000,00TL’lik kısmına dava tarihinden, bakiye kısmına ise ıslah tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmiştir.

Özel Daire Bozma Kararı

Ankara 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde taraf vekilleri temyiz isteminde bulunmuştur.

Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 19.09.2014 tarihli ve 2013/7464 E., 2014/14170 K. sayılı kararı ile; davalı vekilinin sair temyiz itirazlarının reddine karar verildikten sonra;

2- Dava, vekâlet görevi kötüye kullanılarak davacı şirket adına keşide olunduğu iddia edilen bonolar nedeniyle ödenen bedelin rücuen tahsili istemine ilişkin olup yukarıda yapılan özetten de anlaşılacağı üzere mahkemece, davalının ceza mahkemesinde yaptığı savunmadaki beyanlarının HUMK’nun 236. maddesi (HMK 188. madde) uyarınca ikrar niteliğinde olduğu kabul edilerek davanın kabulüne karar verilmiştir.

Gerçekten de, davalı sanık olarak yargılandığı Ankara 12. Asliye Ceza Mahkemesi’nin 2005/100 E. sayılı dosyasındaki 04.10.2005 tarihli savunmasında, “Ben ortaklık payı olarak vermiş olduğum 30 milyar lirayı Başıbüyük firması adına …’ün verdiği vekâlet ve yetkiye istinaden … isimli şahıstan senet mukabili borç olarak almıştım ve şirket adına vekaleten kendisine borç senedi vermiştim. … da alacağını tahsil edemeyince icraya koydu.” şeklinde beyanda bulunmuş olup aynı dosyadaki kolluk nezdinde verdiği imzalı ifadesinde ise …’nın davacı şirketin aldığı bir işe ortak olmak için şirkete 10 milyar, kendisine de yine şirket işlerinde kullanılmak üzere 20 milyar nakit para verdiğini, kendisinin bunun karşılığında 30 milyarlık senet verdiğini beyan etmiştir. Bu durumda, davacının anılan ceza mahkemesindeki beyanının açık bir ikrar olduğu kabul edilemeyeceği gibi dosya içerisinde bulunan gerek Van 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 2003/116 E. 2003/307 K. sayılı ilamında gerekse de Ankara 2. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 2003/650 E. ve 2004/159 K. sayılı ilamında, dava konusu bononun lehdar tarafından davacıya verilen borç karşılığında düzenlendiği tespit edilmiştir. Bu durumda mahkemece, yukarıda yapılan açıklamalar ve ceza mahkemesi kararlarının hukuk mahkemelerine etkisini düzenleyen mülga 818 sayılı BK’nun 53. maddesi çerçevesinde değerlendirme yapılarak sonucuna göre karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm tesisi doğru olmamış, hükmün bu nedenle bozulması gerekmiştir.

3- Öte yandan, davacı tarafça yapılan ıslah talebine karşı davalı tarafından zamanaşımı defi ileri sürülmüş olup bu konuda mahkemece olumlu ya da olumsuz bir değerlendirme yapılmamış olması da doğru görülmemiş, hükmün bu yönden de bozulması gerekmiştir…” gerekçesi ile karar bozulmuştur.

Direnme Kararı

Ankara 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 06.05.2015 tarihli ve 2015/37 E., 2015/186 K. sayılı kararı ile; davacı şirketin davalının sebebiyet verdiği borcu dava dışı…’ya ödediği tarihten ıslah tarihine kadar on yıllık zamanaşımı süresinin dolmadığı, ıslah edilen bölüm için ileri sürülen zamanaşımı definin yerinde görülmediği gerekçesiyle bozma ilamının üçüncü bendine uyulmasına, bozma ilamının ikinci bendine ise önceki gerekçelerle direnilmesine karar verilmiştir.

Direnme Kararının Temyizi

Direnme kararı süresi içinde davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

II. UYUŞMAZLIK

Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davalının sanık olarak yargılandığı Ankara 12. Asliye Ceza Mahkemesinin 2005/100 E. sayılı dosyasında yaptığı savunmasının HUMK’un 236. (HMK’nin 188.) maddesi gereğince ikrar olarak kabul edilip edilemeyeceği noktasında toplanmaktadır.

III. GEREKÇE

Dava, vekâlet görevinin kötüye kullanıldığı iddiasına dayalı rücuen tazminat istemine ilişkindir.

Uyuşmazlık konusu itibari ile öncelikle “ikrar” kavramı hakkında açıklama yapılmasında yarar bulunmaktadır.

Olay ve dava tarihi itibariyle somut uyuşmazlıkta uygulanması gereken mülga HUMK’un 236. (HMK’nin 188.) maddesinde, taraflardan birinin ikrarının geçerli olduğu ve o taraf aleyhine delil teşkil edeceği belirtilmiş, ancak ikrarın tanımı yapılmamıştır. Bununla birlikte öğreti ve uygulamada kabul edilen tanıma göre ikrar, görülmekte olan bir davada, taraflardan birinin, diğer tarafça ileri sürülen ve kendisi aleyhine hukuki sonuç doğurabilecek nitelik taşıyan maddi vakıanın doğruluğunu kabul etmesidir (Kuru, Baki: Hukuk Muhakemeleri Usulü, C. II, Ankara, 2001, s. 2037 vd.; Postacıoğlu, İlhan E./Altay, Sümer: Medenî Usul Hukuku Dersleri, İstanbul, 2014, s. 595 vd.; Üstündağ, Saim: Medeni Yargılama Hukuku, C. 1- 2, İstanbul 2000, s. 628 vd.). Başka bir deyişle ikrar, açıklayan tarafından hasmının karara bağlanmasını istediği hakkın veya hukuki durumun meydana gelmesine esas olan ve hasmınca ileri sürülen maddi olayların tümünün veya bir bölümünün doğru olduğunun bildirilmiş olması demektir.

İkrardan söz edilebilmesi için, bir tarafın bir vakıa ileri sürmüş olması, diğer tarafın da bu vakıanın doğru olduğunu bildirmesi gerekir. İkrarın konusu, ancak karşı tarafın ileri sürdüğü vakıalar olabilir. Bir tarafın, kendisinin ileri sürdüğü bir vakıanın doğruluğunu bildirmesi ikrar niteliği taşımayacağı gibi, karşı tarafın ileri sürdüğü hukuki sebepler de ikrara konu olamazlar.

HUMK’un 236. maddesi gereğince ikrarın ispat kuvveti, yapıldığı yere göre belirlenmektedir. Bu cümleden olarak, ikrarın yapıldığı yere göre bir ayrıma tabi tutulması, kanundan doğan bir zorunluluk olup; ikrarın mahkeme dışında veya mahkeme içinde yapılmasına farklı hüküm ve sonuçlar bağlanmıştır.

Kavram olarak mahkeme dışı ikrar HUMK’un 236/4 maddesinde “Mahkeme haricindeki ikrarı teyit edecek delil ve emare mevcut ise hâkim buna binaen hüküm verebilir” hükmü ile açıkça kullanılmış iken; mahkeme içi ikrar HUMK’nun 236/1 maddesinde “Dava evrakında veya hâkim huzurunda iki taraftan birinin veya vekilinin sebkeden ikrarı muteberdir. Ve mukir olan taraf aleyhine delil teşkil eder” hükmü ile örtülü olarak kullanılmıştır.

Mahkeme dışı ikrarın, taraflardan ya da onların yetkili temsilcilerinden sadır olması ve ikrarın mahkemeye yönelik değil; ya karşı taraf, ya da başka kimseler veya merciiler önünde yapılması gerekir. Mahkeme dışı ikrar, kesin bir delil olmayıp, takdiri delildir. Hâkim, mahkeme dışı ikrarı doğrulayacak delil ve emare varsa, buna dayanarak hüküm verebilir (HUMK, m. 236/4).

Mahkeme içi ikrarın, taraflardan ya da onların yetkili temsilcilerinden sadır olması ve ikrarın yargılama içinde, mahkemeye karşı yapılması gerekir. Mahkeme içi ikrar, mahkeme önünde sözlü olarak yapılabileceği gibi; bir dilekçe veya layiha (dava evrakı) ile de vakıa ikrar edilebilir. HUMK’un 236/1 maddesinde “dava evrakı” olarak belirtilen belgeler, tarafların dilekçe ve layiha gibi, davayı hâkim önüne götüren ve dava ilişkisi nedeniyle birbirlerine usulen tebliğ ettirdikleri belgelerdir. Mahkeme içi ikrar, bir kesin delildir.

Mahkeme içi ikrar, mahkeme önünde sözlü olarak yapıldığı takdirde HUMK’nun 151. maddesi gereğince tarafın ikrarı tutanağa yazılır (HUMK, m. 151/2) ve tutanağın ikrara ilişkin bölümü, ikrar eden tarafın önünde okunarak imza ettirilir (HUMK, m. 151/5). Bu husus, ikrar için geçerlik (muteberlik) şartıdır.

Önemle vurgulanmalıdır ki; bir davada yapılan mahkeme içi ikrar, başka bir davada da geçerli olup, kesin delil teşkil eder (Kuru, s. 2045). Bununla birlikte ceza davasındaki (mahkemesindeki) ikrar da hukuk davasında geçerlidir (Kuru, s. 2047).

Bu aşamada ayrıca ceza mahkemesinin hangi kararlarının hukuk mahkemelerini bağlayacağı konusu üzerinde durulmasında yarar bulunmaktadır.

Ceza mahkemesi kararlarının hukuk mahkemesine (davasına) etkisi, hukukumuzda 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun (BK) 53. [6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) 74.] maddesinde düzenlenmiş olup; hukuk hâkimi, ceza mahkemesinin kesinleşmiş kararları karşısında ilke olarak bağımsız kılınmıştır. Bu ilke, ceza kurallarının kamu yararı yönünden bir yasağın yaptırımını; aynı uyuşmazlığı kapsamına alan hukuk kurallarının ise kişi ilişkilerinin Medeni Hukuk alanında düzenlenmesi ve özellikle tazmin koşullarını öngörmesi esasına dayanmaktadır.

818 sayılı BK’nin “Ceza Hukuku İle Medeni Hukuk Arasında Münasebet” başlıklı 53. maddesinde; “Hâkim, kusur olup olmadığına yahut haksız fiilin faili temyiz kudretini haiz bulunup bulunmadığına karar vermek için ceza hukukunun mesuliyete dair ahkamiyle bağlı olmadığı gibi, ceza mahkemesinde verilen beraat kararıyla da mukayyet değildir. Bundan başka ceza mahkemesi kararı, kusurun takdiri ve zararın miktarını tayin hususunda dahi hukuk hâkimini takyit etmez.” hükmü yer almaktadır (6098 sayılı TBK’nın 74. maddesi de aynı düzenlemeyi içermektedir). Bu açık hüküm karşısında, ceza mahkemesince verilen beraat kararı, kusur ve derecesi, zarar tutarı, temyiz gücü ve yükletilme yeterliği, illiyet gibi esasların hukuk hâkimini bağlamayacağı konusunda duraksama bulunmamaktadır.

Hemen belirtilmelidir ki, hukuk hâkiminin yukarıda açıklanan bu bağımsızlığı sınırsız değildir. Gerek öğretide ve gerekse Yargıtay’ın yerleşmiş içtihatlarında, ceza hâkiminin tespit ettiği maddi olaylarla ve özellikle “fiilin hukuka aykırılığı” konusu ile hukuk hâkiminin tamamen bağlı olacağı kabul edilmektedir. Başka bir deyişle, maddi olayları ve yasak eylemlerin varlığını belirleyen ceza mahkemesi kararı, taraflar yönünden kesin delil niteliğini taşır.

Vurgulamakta yarar vardır ki, hukuk usulü bir şekil hukukudur. Davanın açılması, itirazların ileri sürülmesi, tanıkların ve diğer delillerin bildirilmesi belirli süre koşullarına bağlı kılındığı gibi, ikinci tanık listesi verilememesi, iddia ve savunmanın genişletilmesi yasağı gibi, yargılamanın süratle sonuçlandırılması gayesi ile belirli kısıtlamalar getirilmiştir. Bunun sonucunda, hukuk hâkimi şekli gerçeği arayacak, maddi gerçek öncelikli hedef olmayacaktır. Ancak ceza hâkimi bunun tersine öncelikli hedef olarak maddi gerçeğe ulaşmaya çalışacaktır. O hâlde ceza mahkemesinin maddi nedensellik bağını (illiyet ilişkisi) tespit eden kesinleşmiş hükmünün hukuk hâkimini bağlamasına, 818 sayılı BK’nin 53. maddesi bir engel oluşturmaz.

Yargıtay’ın yerleşik uygulamasına ve öğretideki genel kabule göre, maddi olgunun tespitine ilişkin ceza mahkemesi kararı hukuk hâkimini bağlar. Ceza mahkemesinde bir maddi olayın varlığı ya da yokluğu konusundaki kesinleşmiş kabule rağmen, aynı konunun hukuk mahkemesinde yeniden tartışılması olanaklı değildir.

Yapılan açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; davacı şirket yetkilisi tarafından davalıya, şirket adına bono tanzim etme yetkisini de içeren Ankara 35. Noterliğinin 22.05.2002 tarihli ve 20286 sayılı vekâletname verildiği, davalı tarafından bu vekâletnameye istinaden 26.06.2002 düzenleme, 15.01.2003 vade tarihli ve 30.000,00TL bedelli dava konusu bononun şirket kaşesi altında imzalanarak lehtar …’ya verildiği anlaşılmaktadır. Davacı vekili dava konusu bononun lehtarı olan … ile müvekkili şirketin hiçbir ilişkisinin bulunmadığını, davalının kendisine vekâletname ile verilen yetkiyi kötüye kullanarak akrabası olan dava dışı … lehine 30.000,00TL bedelli bir bono keşide ettiğini ileri sürmüş, davalı vekili ise …’nın davacı şirkete verdiği 30.000,00TL borç karşılığında söz konusu bononun düzenlendiğini, bu paranın 10.000,00TL’sinin davacı şirketin banka hesabına yatırıldığını, kalan 20.000,00TL’nin ise davacı şirket yetkilisine elden teslim edildiğini savunmuştur.

Dosya kapsamından Altaylı Gıda San. Tur. Rek. Ltd. Şti. tarafından 27.06.2002 tarihinde davacı şirketin banka hesabına 10.000,00TL’nin yatırıldığı anlaşılmaktadır.

Dava konusu bononun ödenmemesi üzerine dava dışı … tarafından davacı şirket aleyhine Ankara 29. İcra Müdürlüğünün 2003/535 E. sayılı dosyası ile icra takibine başlandığı, bunun üzerine davacı şirket tarafından Ankara 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2003/650 E. sayılı dosyası ile dava konusu bono nedeniyle menfi tespit davası açıldığı, yine davacı şirket tarafından dava dışı … hakkında suç duyurusunda bulunulduğu dosya kapsamı ile sabittir.

Davacı şirket tarafından dava dışı … hakkındaki suç duyurusu sonrasında resmî evrakta sahtecilik suçu nedeniyle açılan Van 1. Ağır Ceza Mahkemesinin 2003/116 E. sayılı dosyasında davalı …’nin tanık olarak beyanının alındığı, beyanında dava dışı …’nın davacı şirkete 30.000,00 TL borç vermesi nedeniyle dava konusu bononun kendisine verilen vekâletnameye istinaden şirket adına düzenlenerek verildiğini ifade ettiği görülmektedir. Van 1. Ağır Ceza Mahkemesinin 07.11.2003 tarihli ve 2003/116 E., 2003/307 K. sayılı kararı ile sanık …’nın üzerine atılı suçun unsurlarının oluşmadığı gerekçesiyle sanık hakkında beraat kararı verilmiş, kararın gerekçesinde …’nın davacı şirkete 30.000,00TL borç vermesi nedeniyle bononun şirket adına düzenlendiği maddi olgu olarak tespit edilmiştir. Van 1. Ağır Ceza Mahkemesinin anılan kararı temyiz edilmeden 17.11.2003 tarihinde kesinleşmiştir.

Davaya konu bono nedeniyle davacı şirket tarafından dava dışı … aleyhine açılan menfi tespit davası neticesinde ise Ankara 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 20.04.2004 tarihli ve 2003/650 E., 2004/159 K. sayılı kararı ile; …’nın davacı şirkete 30.000,00 TL borç vermesi nedeniyle bononun şirket adına düzenlendiği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiş, anılan karar Yargıtay 19. Hukuk Dairesinin 23.02.2005 tarihli ve 2004/8371 E., 2005/1776 K. sayılı kararı ile onanmıştır.

Ayrıca davacı şirket tarafından davalı … hakkında da Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulunulmuş, davalının Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının 2004/71786 Hz. sayılı dosyası kapsamında alınan ifadesinde; …’nın davacı şirketin yapmış olduğu bir işe ortak olmak için şirkete 30.000,00TL verdiğini, bunun karşılığında ise şirket adına dava konusu bonoyu düzenlediğini belirtmiştir. Soruşturma neticesinde emniyeti kötüye kullanma ve hizmet nedeniyle emniyeti suistimal suçlarına dayalı açılan Ankara 12. Asliye Ceza Mahkemesinin 2005/100 E. sayılı dosyasında sanık olan davalı, 04.10.2005 tarihli duruşmadaki savunmasında; davacı şirketle Anamur’daki yol yapım işi nedeniyle adi ortaklık kurduklarını, bu ortaklık nedeniyle ortaklık payı olarak 30.000,00TL verdiğini, bu parayı ise dava dışı …’dan aldığını ve karşılılığında da dava konusu bonoyu vekâletnameye istinaden davacı şirket adına düzenleyerek …’ya verdiğini beyan etmiştir. Ankara 12. Asliye Ceza Mahkemesince 18.04.2006 tarihli ve 2005/100 E., 2006/245 K. sayılı kararı ile sanık …’nin kollukta verdiği ifadeye itibar edilerek sanığın üzerine atılı suçun yasal unsurlarının oluşmadığı gerekçesiyle beraat kararı verilmiş, temyiz aşamasında zamanaşımı nedeniyle davanın düşmesine dair verilen karar kesinleşmiştir.

Görüldüğü üzere Van 1. Ağır Ceza Mahkemesinin kesinleşen kararında dava konusu bononun dava dışı …’nın davacı şirkete verdiği 30.000,00TL karşılığı düzenlendiği maddi olgu olarak tespit edilmiştir. Bununla birlikte davalının Ankara 12. Asliye Ceza Mahkemesinin 2005/100 E. sayılı dosyasında mahkeme önünde verdiği savunmasında dava konusu bonoyu kendisinin ortaklık payı için dava dışı …’dan aldığı 30.000,00TL karşılığında şirket adına düzenleyerek verdiğini beyan etmektedir. Bu beyanı ile davalı, dava konusu bonoyu şirkete verilen borç karşılığı değil de kendisi için aldığı borç para karşılığında vekâlete istinaden şirket adına düzenlediğini kabul etmekte olup, davalının bu beyanı HUMK’un 236. maddesi kapsamında ikrar niteliğindedir. Ayrıca aynı dosya kapsamında kolluktaki ifadesinde ise …’nın davacı şirketin yapmış olduğu bir işe ortak olmak için şirkete 30.000,00TL verdiğini, bunun karşılığında ise şirket adına dava konusu bonoyu düzenlediğini beyan etmiştir.

Bu durumda mahkemece, davalının Ankara 12. Asliye Ceza Mahkemesindeki ikrarı ile dosya kapsamında bulunan kesinleşmiş mahkeme kararı ve bu karar ile tespit edilen maddi olgu bakımından hukuk hâkimini bağlayıcı kesin delil niteliğinde bulunan maddi olguların hep birlikte değerlendirilerek oluşacak sonuca göre karar verilmesi gerekmektedir. Bu itibarla ceza mahkemesindeki ikrar ve kesinleşen diğer ceza mahkemesi kararında tespit edilen maddi olgunun sonuca etkisi tartışılıp değerlendirilmeden sadece davalının Ankara 12. Asliye Ceza Mahkemesindeki beyanı göz önüne alınarak karar verilmesi doğru olmamıştır.

Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında; davalının Ankara 12. Asliye Ceza Mahkemesindeki beyanının mahkeme içi ikrar niteliğinde olduğu ve kesin delil teşkil ettiği, bu nedenle direnme kararının uygun olduğu görüşü ileri sürülmüş ise de bu görüş yukarıda açıklanan nedenlerle Kurul çoğunluğunca benimsenmemiştir.

O hâlde direnme kararının yukarıda açıklanan değişik gerekçe ve nedenlerden dolayı bozulması gerekmektedir.

Öte yandan Özel Daire bozma kararının üçüncü bendinde yer alan ve yapılan ıslah talebine karşı davalının zamanaşımı defi hakkında olumlu ya da olumsuz bir karar verilmediğine işaret eden bozma nedenine mahkemece uyularak bozma doğrultusunda işlem yapılmıştır. Bu durumda bozma kararına uyularak oluşturulan hüküm Özel Dairesince incelenmediğinden, bu hükme yönelik temyiz itirazlarının incelenmesi için dosya Özel Daireye gönderilmelidir.

SONUÇ

Açıklanan nedenlerle;

Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının yukarıda açıklanan değişik gerekçe ve nedenlerden dolayı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun geçici 3. maddesi atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA oy çokluğuyla,
Karar düzeltme yolunun açık olması nedeniyle mahkemesince Hukuk Genel Kurulu kararının taraflara tebliği ile tarafların karar düzeltme isteminde bulunması hâlinde dosyanın doğrudan Yargıtay Hukuk Genel Kuruluna, süresi içerisinde karar düzeltme isteminde bulunulmaması hâlinde ise uyulan kısım yönünden kurulan hükme yönelik temyiz itirazlarının incelenmesi için 11. HUKUK DAİRESİNE GÖNDERİLMESİNE oy birliğiyle, Aynı Kanun’un 440. maddesi gereğince kararın tebliğinden itibaren on beş gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 03.06.2020 tarihinde karar verildi. (Hukuk Genel Kurulu 2017/133 E. , 2020/344 K.)

Avukat Saim İncekaş, kurucu sıfatıyla Adana İncekaş Hukuk ve Danışmanlık Bürosunda çalışmalarına devam etmektedir. Ceza Hukuku, Medeni-Boşanma-Aile Hukuku, Bilişim Hukuku avukatlığı ana çalışma dallarıdır. 

Özellikle boşanma ve ceza avukatlığı üzerine pratik ve deneyim sahibidir. Bu alanlarda 5.000’den fazla yazı ve makalesi bulunmaktadır.

Adres: Kayalıbağ, Ziya Algan İş Merkezi, Turhan Cemal Beriker Blv. No:9
E-posta: av.saimincekas@gmail.com
Telefon: 0534 910 97 43 
WhatsApp üzerinden iletişim için tıklayınız.
Telegram üzerinden iletişim için tıklayınız.

Avukat Saim İNCEKAŞ

Kurucu & Yönetici Avukat, Adana Avukat ve Hukuki Danışmanlık Bürosu

0 Yorum

Bir İçerik Gönder

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Haftanın Özlü Sözü

“Bir saat adaletle hükmetmek, bir sene ibadet etmekten daha hayırlıdır.”  Hz. Muhammed(Hadis-i Şerif)

Kategoriler

Hukuki uyuşmazlıklarınız için avukata danışın!

blank

error: Uyarı: Uyarı: Bu işlem için giriş yapmanız gerekmektedir. Üst menüde yer alan üye giriş sayfasından ücretsiz giriş yapabilirsiniz.