Yargıtay Kararı: 11. Hukuk Dairesi 2017/2861 E. , 2017/4477 K.

Oca 13, 2021 | Karışık Yargıtay Kararları

“İçtihat Metni”
MAHKEMESİ :ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ
(TEK HAKİMLİ ASLİYE MAHKEMESİ SIFATIYLA)

Taraflar arasında görülen davada … 1. Asliye Hukuk Mahkemesi’nce verilen 10/07/2014 tarih ve 2011/19-2014/586 sayılı kararın Yargıtayca incelenmesi davalı vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi … tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe, layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup, incelendikten sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü:

Davacılar vekili, miras bırakan… ‘ın, damadı olan davalıya ait İtimat Petrol San. ve Tic. A.Ş. nezdinde sahip olduğu şirket hisselerini 29/08/2006, 15/06/2009, 29/06/2010 tarihlerinde devrettiğini, bu devirlerin diğer mirasçılardan mal kaçırmak gayesi ile gerçekleştirildiğini, bu sebeple muvazaalı olduğunu, murisin okuma yazma bilmediğini, ilgili tasarrufların şeklende geçersiz olduğunu ileri sürerek müvekkillerinin verasetteki miras payları oranında iptali ile müvekkillerine ait olduğunun tespit ve tesciline, mahkeme aksi kanaateyse yasal faiziyle birlikte iptal ve tenkisine karar verilmesini talep etmiştir.

Davalı vekili, müvekkilinin muris… ‘ın mirasçısı olmadığını, müvekkiline tenkis davası açılamayacağını, muris… ‘ın nakit ihtiyacı nedeni ile tamamen yasalara uygun bir şekilde İtimat Petrol San. Tic. A.Ş’deki hisseleri devrettiğini ve satışların gerçek bedel üzerinden yapıldığını, bedellerin murise ödendiğini, murisin okuma yazma bildiğini, davacı vekilinin iddia ettiği gibi değerinin düşük gösterilmesinin mümkün olmadığını, bedellerini de bankaya nakit olarak yatırdığını, bu itibarla davacıların bedelsiz ve düşük bedel iddialarının gerçek dışı ve asılsız bir iddia olduğunu savunarak davanın reddini istemiştir.

Mahkemece iddia, savunma, bilirkişi raporu, tanık beyanları ve tüm dosya kapsamına göre; dava muris muvazaası nedeniyle yapılan hisse devirlerinin iptali istemine ilişkin olduğu, yapılan bilirkişi incelemesinde 29/06/2010 – 15/06/2009- 29/08/2006 tarihinde miras bırakan tarafından devredilen şirket hisselerinin gerçek değerleri dikkate alınmaksızın yapıldığı, 29/08/2008 tarihinde hisse senetleri toplamda bilanço değerine göre % 1.253 karla devir yapılırken 15/06/2009 ve 29/06/2010 tarihlerinde yapılan hisse devirlerinin bilanço değerlerinin altında kaldığı yönünde görüş belirttiği, 16/11/2010 tarihinde vefat eden mirasbırakan… ‘ın mirasçısı olarak davacı torunları ile davalının eşi olan kızı Müfide İrez’i bıraktığı, mirasbırakanın ekonomik durumu değerlendirildiğinde şirket hisselerini satmasını gerektirecek bir durumunun bulunmadığı, hisse satış bedeli olarak hesaplanan bedel ile şirket kayıtlarında gösterilen hisse satış bedelleri arasında açıkça ciddi bir fark bulunduğu, mirasbırakan ile davalı arasında görünürdeki sözleşme şirket hisse satışı şeklinde gösterilmiş ise de esasen taraf iradelerinin bağış sözleşmesi şeklinde vuku bulduğu, mirasbırakanın davacı mirasçılarından mal kaçırma kastıyla ve muvazaalı olarak hareket ettiği gerekçesiyle davanın kabulü ile davalıya yapılan şirket hisselerinin iptaline, davacıların verasetteki miras payları oranında davacılar adına tesciline karar verilmiştir.

Kararı, davalı vekili temyiz etmiştir.

Dava, muvazaa iddiasına dayalı anonim şirket hisse devrinin iptali istemine ilişkin olup, mahkemece yazılı gerekçe ile davanın kabulüne karar verilmiştir.

İrade ve beyan arasında bilerek yaratılan uyumsuzluk şeklinde tanımlanan muvazaa, dava tarihi itibariyle yürürlükte olan 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 18. maddesinde düzenlenmiş ve anılan maddede, “bir aktin şekil ve şartlarını tayinde, iki tarafın gerek sehven, gerek akitteki hakiki maksatlarını gizlemek için kullandıkları tabirlere ve isimlere bakılmayarak, onların hakiki ve müşterek maksatlarını aramak lazımdır” hükmüne yer verilmiştir.

O halde muvazaa; tarafların üçüncü kişileri aldatmak amacı ile ve fakat kendi gerçek iradelerine uymayan ve aralarında hüküm ve sonuç doğurmayan bir görünüş yaratmak hususunda anlaşmalarıdır, şeklinde tanımlanabilir. Bir başka ifadeyle, irade açıklamasında bulunan taraflar bu açıklamanın kendisine yapıldığı kişi, irade açıklamasının sonuç doğurmaması konusunda anlaşmışlar, yalnız gerçek bir hukuki işlemin bulunduğu görüşünü yaratmayı istemişlerse, muvazaadan söz edilir.

Muvazaa daha çok sözleşmenin yorumuyla ilgili olduğundan, öğreti ve uygulamada muvazaa kapsamlı olarak incelenmiş ve belirli kurallara bağlanmıştır. Gerek öğretide, gerek uygulamada muvazaa, mutlak ve nispi muvazaa olarak iki gruba ayrılmaktadır; mutlak muvazaada taraflar herhangi bir hukuki işlem yapmayı (oluşturmayı) istemezler, yalnız görünüşte bir hukuki işlem için gerekli irade açıklamasında bulunurlar; nispi muvazaada ise taraflar gerçekten belli bir hukuki işlem yapmak isterler, ancak onu saklamak amacıyla, bir başka hukuki işlemin kurulduğu görüşünü yaratmak üzere irade açıklamasında bulunurlar.

Taraflar ister yalnız bir görünüş yaratmayı, ister ikinci bir gizli işlem yapmayı arzu etmiş olsunlar, görünüşteki (zahiri) işlem tarafların gerçek iradelerine uymadığından, ilke olarak herhangi bir sonuç doğurmaz. Muvazaada görünüşteki işlemin her türlü hukuki sonuçtan yoksun olması, tarafların ortak iradelerinin bu yolda olmasından kaynaklanmaktadır.

Şu halde, özellikle mevsuf (nispi) muvazaada ilke olarak görünüşteki işlemin altına saklanan ve tarafların içerik ve sonuçlarıyla birlikte gerçekleştirmek istedikleri işlem (gizli sözleşme) geçerlidir. Bu geçerliliğin, tarafların gerçek ve uygun iradelerinin bu yolda olmasından kaynaklandığı ve onun, muvazaalı hukuki işlemin altına gizlenmiş olmasının, ilke olarak geçerliliğini etkilemediği her türlü duraksamadan uzaktır.

Ne var ki; muvazaada, gizli işlem şekle bağlıysa ve bu gizli işleme ilişkin irade açıklamaları şekle uygun yapılmamışsa, görünüşteki işlem yapılırken yasaların öngördüğü şekle uyulmuş olması, gizli işlemdeki şekle aykırılığı gidermez. Bu durumda, görünüşteki işlem tarafların gerçek iradelerini yansıtmadığından herhangi bir sonuç doğurmadığı gibi, gizli işlem dahi şekle aykırılıktan dolayı geçersizdir.

Nitekim bu ilke, 07.10.1953 gün ve 8/7 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararında çok açık bir şekilde dile getirilmiş; tapuda kayıtlı taşınmaz malın muvazaalı satış işlemiyle miras hakkından yoksun edilen kimselerin dava hakkına ilişkin uyuşmazlığın irdelendiği 01.04.1974 gün ve 1/2 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı’nda da, tüm mirasçıların görünüşteki satış sözleşmesinin Borçlar Kanunu’nun 18.maddesine dayanarak muvazaalı olduğu ve gizli bağış sözleşmesinin de şekil koşulundan yoksun bulunduğunu ileri sürerek dava açabilecekleri sonucuna varılmıştır.

Hemen belirtilmelidir ki; taşınmaz mallar dışındaki değerlerde, eş söyleyişle taşınır mal, alacak ve haklarda, zilyetliğin geçişi yollarından olan kısa elden teslim, zilyetliğin havalesi ve hükmen teslim ile bağışlama yapılabileceği, burada özel olarak bir biçim öngörülmediği kuşkusuzdur. Nitekim 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 237/1. maddesi, “Elden bağışlama, bağışlayanın bir şeyi bağışlanana teslim etmesiyle vücut bulur.” hükmünü amirdir.

Şu durumda, taşınmazların şekil şartına bağlı olmaksızın elden bağışlanabilme olanağı bulunmadığı halde; taşınır mallar ve alacakların zilyetliğinin devri konusunda bir geçerlik şekli öngörülmediğinden, hukuken taşınır eşya niteliğinde sayılan değerlerin bağışlanması ya da bağış amacıyla bedelsiz olarak devredilmesi işlemi hukuken geçerlidir. O halde; taşınır mal, alacak ve haklarda muvazaa iddiasının dinlenmesi olanaklı değildir.

Anonim şirket hisse sahipliği, hak sahibi tarafından herkese karşı ileri sürülebilir haklardan olduğu için mutlak haktır. Mutlak haklar için doktrinde yapılan mallar veya kişiler üzerindeki mutlak haklar ayrımında ise Anonim şirket hisse sahipliği mallar üzerindeki haklardan biridir.

Davaya konu edilen anonim şirket hissesinin davacıların miras bırakanı adına kayıtlı iken, miras bırakan ile miras bırakanın damadı olan davalı arasında yapılan 2006, 2009, 2010 tarihlerinde 3 defa ayrı ayrı satış yapılmış ve davalı adına tescil edilmiştir.

Anonim şirket hisse(senede bağlanmamış) devrinin geçerli olmasının yazılı şekil koşuluna bağlı olduğu kuşkusuzdur. Aynı hükümler gereği hisse devrinin bağışlanmasına dair sözleşmelerin de yazılı yapılması zorunludur.

Görüldüğü gibi hisse devrinin nitelikleri itibariyle mülkiyetlerinin devri taşınır ve taşınmazlardan farklı olarak, özel bir düzenleme ile yazılı geçerlilik koşuluna bağlanmıştır. Bunun sonucu olarak, alıcı ancak satış senedinde belirtilen hukuki neden gereğince hisse senedinin mülkiyetini kazanabilecektir. O nedenle, satış ise satış, bağış ise bağış sözleşmesinin yazılı olarak düzenlenmesi sonucunda devri gerçekleşebilecektir. Eğer bu konuda yanlar arasında bir danışıklık varsa, gerçekte bağış yapıldığı halde görünürde geçerli olarak yazılı devir sözleşmesi ile satış gibi gösterilmişse ve gerçek iradeleri yazılı olarak düzenlenen senette birleşmemiş olması nedeniyle hisse senedine ilişkin mülkiyet de devralan alıcıya geçmeyecektir. Yanların gerçek iradeleri ile senede yansıyan görünürdeki iradeleri birleşmediğinden, geçerli hukuki bir sonuç ortaya çıkmış sayılmayacak ve delillerin imkân vermesi koşulu ile 818 sayılı BK 18. maddesi anlamında danışıklı bir işlemin varlığının kabul edilmesi gündeme gelecektir. Bu sonuçta işlemin iptaline neden olacaktır.

Somut olayda davacılar, muris ve davalı arasında yapılan görünürdeki işlemin hisse senedinin satışına ilişkin olduğunu, gizli sözleşmenin ise hissenin bağışlanmasına ilişkin olduğunu, miras bırakanın kendilerinden mal kaçırmak amacıyla muvazaalı olarak sözleşme yaptığını ileri sürerek, esasen de kendi haklarına dayanmak suretiyle bu davayı açtıklarından, mahkemece 2006, 2009, 2010 tarihlerinde ayrı ayrı yapılan anonim şirket hisse devirlerine ilişkin satış sözleşmelerinin ayrı ayrı muvazaalı devirler olup olmadığı yukarıda yapılan açıklamalar ışığında, taraflarca ileri sürülen ve dosyadaki deliller değerlendirilerek oluşacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken yapılan hisse devir sözleşmelerinin tümden değerlendirilerek devirlerin muvazaalı olduğundan bahisle davanın kabulü ile farklı zamanlarda yapılmış hisse devirlerinin tamamının iptaline karar verilmesi doğru görülmemiş, hükmün bu nedenle temyiz eden davalı yararına bozulmasını gerekmiştir.
SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenle, davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün temyiz eden davalı yararına BOZULMASINA, ödediği peşin temyiz harcının isteği halinde temyiz edene iadesine, 18/09/2017 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.(11. Hukuk Dairesi 2017/2861 E. , 2017/4477 K.)

Avukat Saim İncekaş, kurucu sıfatıyla Adana İncekaş Hukuk ve Danışmanlık Bürosunda çalışmalarına devam etmektedir. Ceza Hukuku, Medeni-Boşanma-Aile Hukuku, Bilişim Hukuku avukatlığı ana çalışma dallarıdır. 

Özellikle boşanma ve ceza avukatlığı üzerine pratik ve deneyim sahibidir. Bu alanlarda 5.000’den fazla yazı ve makalesi bulunmaktadır.

Adres: Kayalıbağ, Ziya Algan İş Merkezi, Turhan Cemal Beriker Blv. No:9
E-posta: av.saimincekas@gmail.com
Telefon: 0534 910 97 43 
WhatsApp üzerinden iletişim için tıklayınız.
Telegram üzerinden iletişim için tıklayınız.

Avukat Saim İNCEKAŞ

Kurucu & Yönetici Avukat, Adana Avukat ve Hukuki Danışmanlık Bürosu

0 Yorum

Bir İçerik Gönder

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Haftanın Özlü Sözü

“Bir saat adaletle hükmetmek, bir sene ibadet etmekten daha hayırlıdır.”  Hz. Muhammed(Hadis-i Şerif)

Kategoriler

Hukuki uyuşmazlıklarınız için avukata danışın!

blank

error: Uyarı: Uyarı: Bu işlem için giriş yapmanız gerekmektedir. Üst menüde yer alan üye giriş sayfasından ücretsiz giriş yapabilirsiniz.