Yargıtay HGK: 5.6.2002 T. E.-14-452 K. 480

Ara 26, 2020 | Karışık Yargıtay Kararları

Özet: Somut olayda; vekil ile müvekkil arasındaki vekâlet sözleşmesi vekilin üçüncü şahıs ile yaptığı satınalma sözleşmesi sonucunda edindiği taşınmazın mülkiyetinin 1/2 payının mü vekkiline geçirilmesi için davalıya taşınmazın mülkiyetini devretme zorunluluğu altına sokan bir sözleşme olarak nitelendirilemez.

İddialar

Taraflar arasındaki “tapu iptali ve tescil” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Zonguldak Asliye 1. Hukuk Mahkemesi’nce davanın reddine dair verilen 22.12.1998 gün ve 1997/87 E. 1998/1236 K. sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 14. Hukuk Dairesi’nin 25.10.1999 gün ve 7126 7207 sayılı ilamiyle; (… Davacı, 943 parsel sayılı taşınmaz üzerindeki binanın 1/3 hisse sinin davalılar miras bırakanı Ş.K. adına kayıtlı olduğunu, bu taşınmazın Ş. ile evli iken alınıp, üzerine bina yapıldığını, taşınmazın alım parasını kendisinin ödediğini ileri sürerek, Ş. payının 1/2’sinin iptali ile adına tescilini istemiştir.

Davalılar, N. ve H. davayı kabul etmiş diğer davalılar davanın reddini savunmuştur.

Yargılama Neticesi

Mahkemece, davanın kabulüne dair verilen ilk karar, Dairemizce 5/2/1947 tarih 20/6 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca yazılı delil başlangıcı sayılabilecek bir belge olmadığı halde tanık anlatımlarına dayanarak davanın kabulüne karar verilmesi doğru görülmediğinden, dayanılan diğer deliller yönünden bir inceleme yapılmak üzere, hükmün bozulmasına karar verilmiştir.

Bozmadan sonra davanın kanıtlanamadığı gerekçesiyle reddine karar verilmiş, hükmü davacı temyize getirmiştir.
Dava, inanç sözleşmesinden kaynaklanan tapu iptali ve tescili isteğine ilişkindir. Bilindiği ve 5/2/1947 tarih 20/6 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında belirtildiği üzere, inanç sözleşmesi, inanç gösterilene bir hakkın kullanılmasında davranışlarını inanç gösterenin tespit ettiği amaca uydurmak borcunu yükler. Eş anlatımla inanç gösterilen kişi inanç gösteren namına yapılacak bir işlemden sonra taşınmazın mülkiyetini ona (inanç gösterene) geçirme yükümlülüğü altına girmiş ise, yükümlülüğün yerine getirilmemesi halinde bunun dava yoluyla hükmen yerine getirilmesini isteyebilir. Aslında inanç sözleşmeleri her türlü delille kanıtlanabilir nitelikte bir sözleşmedir. Yalnız değeri usul kanunundaki miktarı aştığı takdirde, usulen yazılı delille kanıtlanması gerekir. Bu yazılı delil, tarafların getirecekleri imzalı belgeler ya da en azından olayın tamamen ispatına kafi olmamakla birlikte bunun vukuuna delalet edebilecek bir delil başlangıcı niteliğinde bulunması gerekir. Yazılı delil başlangıcının varlığı halinde, artık her türlü yasal delil ile dava kanıtlanabilir.


Somut olayda, davacı dava konusu taşınmazda kocası adına oluşan payın 1/2’sinin kendisine ait olduğunu, üzerindeki evi de birlikte yaptıklarını, bunun için yurt dışından para gönderdiğini ileri sürmüş, bozma kararımızdan sonra para gönderdiğine ilişkin belgeler sunmuştur. Davacı, yargılama aşamasında delilerini hasretmediğinden ve mahkemece diğer delillerin de değerlendirilmesi gerekçesiyle verilen karar bozulduğundan sunulan bu belgelerin değerlendirilmesi gerekir. Ancak, bu belgelerin yukarıda açıklandığı şekilde bir yazılı delil başlangıcı olarak nitelendirilip nitelendirilemeyeceğinin saptanması gerekir. Bu belgeleri davacı ibraz ederek ve kendisinin 18/9/1976 tarihinde 15.000 DM gönderdiğini bildirmiş, tapu bundan kısa bir süre sonra 29/9/1976’da eşi Ş. adına olunmuştur. Mahkemece, tapunun dayanağı resmi senet getirtilerek, taşınmazın kim ya da kimler tarafından alındığının saptanması, vekil aracılığıyla sözleşme yapılmış, paraların da onun tarafından alınmış ise inanç gösterilen kişinin hakları kullanılmasinda davranışların vekilinin de inanç gösterenin tespit ettiği amaca uydurmak zorunda olduğundan artık yazılı delil başlangıcı niteliğinde sayılabilecek havale belgelerinin varlığı nedeniyle tanık dahil her türlü delille davacının iddiasını ispatı mümkün olduğundan tüm bu deliller değerlendirilerek sonucuna göre bir karar vermek gerekirken yazılı gerekçelerle davanın reddine karar vermek gerekirken yazılı gerekçelerle davanın reddine karar verilmesi doğru görülmemiştir…) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

İddialar

Hukuk Genel Kurulu Kararı Dava, evlilik birliği içinde alınan mala katkı payı nedeniyle açılan Tapu İptali ve Tescil davasından ibarettir.

Davacı vekili, müvekkilinin Almanya’da yaşadığını, eşi Ş. ile ortaklaşa olarak ev satın alınmasına rağmen tapunun yalnızca eşi adına çıkarıldığını, daha sonra boşandıklarını belirterek, eşi adına olan tapu payının iptali ile 1/2’sinin kendisi adına tapuya kayıt ve tescilini istemiştir.

Davalı vekili, davacının bu yerin alımında bir katkısının olmadığını belirterek davanın reddini savunmuştur.

Yargılama Neticesi

Mahkemenin, davacı tarafından sunulan Alman Postanesi, para havale makbuzunda parayı gönderenin ve ne için gönderildiğinin belli olmadığı bu nedenle yazılı delil başlangıcı sayılamayacağı, tanık anlatımlarının da davacının savını doğrulamadığı anlaşılarak, kanıtlanamayan davanın reddine ilişkin olarak verdiği karar, özel dairece yukarıdaki gerekçe ile bozulmuştur.

Böyle bir davanın kabul olunabilmesi için öncelikle davacının gayrimenkul adına tescilini haklı kılacak hukuksal bir nedene dayanması gerekir. Davacı kadın, kocanın taşınmazı üçüncü kişiden satın aldığı sözleşmenin tarafı olmamıştır. Belirli bir gayri menkulü ortaklaşa ve yarı pay oranında satın alması için, kocası Ş.’ye bedelini verdiği halde, kocanın, gayrimenkulün önceki maliki ile yaptığı satın alma sözleşmesinde kendi sine asaleten ve eşine temsilci sıfatıyla hareket etmeyerek, taşınmazın satın aldığı payının tamamını, kendi adına alarak taahhüdünü yerine getirmediği iddia edilmektedir.

Buna göre; yanlar arasındaki hukuksal ilişkinin vekâlet sözleşmesi olarak nitelendirilmesi gerekir. O halde; vekil ile müvekkil arasındaki vekâlet sözleşmesi vekilin üçüncü şahıs ile yaptığı satın alma sözleşmesi sonucunda edindiği taşınmazın mülkiyetinin 1/2 payının müvekkiline geçirilmesi için 743 sayılı Medeni Yasanın 642. maddesinde belirtilen biçimde, davalıyı taşınmazın mülkiyetini devretme zorunluluğu altına sokan bir sözleşme olarak nitelendirilemez.

Öte yandan aynı yasanın 632. maddesinin geçerlilik koşulu olarak aradığı, biçimde uygun bir devir yükümlülüğü de yanlar arasında yoktur.

Bu şekilde davacının savının hukuksal dayanaktan yoksun bulunduğu anlaşılınca, artık böyle bir ilişkinin varlığını davacıya kanıtlattırmaya da gerek kalmaz. Yargıtay İnançları Birleştirme kurulunun 07.10.1953 Tarih ve 1953/8 Esas ve 1953/7 Karar sayılı ilamı da aynı ilkeleri ortaya koymuştur.

Burada önemle belirtilmelidir ki, 743 sayılı Türk Medeni Yasası evlilik birliği içindeki malların yönetimi konusunda yasal rejim olarak mal ayrılığı rejimini kabul etmiş bulunduğundan ve dolayısıyla boşanan eşler kendi mallarını esasen alabileceklerinden, MK. 146/1’de ifade edilen boşanma halinde malların tasfiyesine ilişkin hüküm ancak diğer mal rejimleri için uygulanabilecektir. Bunun bir anlamı da yasal mal ayrılığı rejiminde tasfiyenin söz konusu olmamasıdır. Hal böyle olunca, eşlerden birinin katkısıyla diğer eşin taşınmaz alıp kendi üzerine tapu siciline kayıt ettirmesi halinde tapunun yarı (yada katkı) payı oranında iptali ile katkıda bulunan eş üzerine tescili kural olarak mümkün değildir. (Namık Yalçınkaya-Şakir Kaleli Boşanma Hukuku 1987, Cilt: 2 S. 1776).

Somut olayda; davacı, Ş. ile evlilik birliği içerisinde ortak olarak taşınmaz satın aldığını, bu nedenle taşınmazın 1/2 payının iptali ile kendi adına tescilini istemiştir. Yukarıda değinilen ilkeler karşısında; davacının evlilik birliği içerisinde edinilen taşınmazın tapusunun 1/2 payının iptali ile adına tesciline yasal olarak olanak bulunmamaktadır.

Yerel mahkemenin; davacının ibraz ettiği makbuzlarını göndereni ve ne için gönderildiğinin belli olmadığı, bu nedenle yazılı delil başlangıcı sayılamayacağından savını tanıkla kanıtlama olanağının bulunmadığı gerekçesiyle, davanın reddine dair verdiği direnme kararı, yukarıda yazılı gerekçelerle sonucu itibariyle doğru görülmüştür.

Davacının dava dilekçesinde yalnızca tapu iptali ve tescilini istediği aşamalı olarak katkı payının ödenmesi konusunda bir isteminin bulunmadığı anlaşıldığından, Genel Kurul’da bu konu üzerinde durulmamıştır.

Hal böyle olunca; bu gerekçelerle sonucu itibariyle doğru bulunan yerel mahkemenin direnme kararının onanması gerekir.
Sonuç: Davacı vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile yukarıda açıklanan gerekçe lerle yerel mahkemenin direnme kararının ONANMASINA, oybirliği ile karar verildi. (Y. HGK. 5.6.2002 T. E.-14-452 K. 480)

Etiketler:Yargıtay HGK

Avukat Saim İncekaş, kurucu sıfatıyla Adana İncekaş Hukuk ve Danışmanlık Bürosunda çalışmalarına devam etmektedir. Ceza Hukuku, Medeni-Boşanma-Aile Hukuku, Bilişim Hukuku avukatlığı ana çalışma dallarıdır. 

Özellikle boşanma ve ceza avukatlığı üzerine pratik ve deneyim sahibidir. Bu alanlarda 5.000’den fazla yazı ve makalesi bulunmaktadır.

Adres: Kayalıbağ, Ziya Algan İş Merkezi, Turhan Cemal Beriker Blv. No:9
E-posta: av.saimincekas@gmail.com
Telefon: 0534 910 97 43 
WhatsApp üzerinden iletişim için tıklayınız.
Telegram üzerinden iletişim için tıklayınız.

Avukat Saim İNCEKAŞ

Kurucu & Yönetici Avukat, Adana Avukat ve Hukuki Danışmanlık Bürosu

0 Yorum

Bir İçerik Gönder

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Haftanın Özlü Sözü

“Bir saat adaletle hükmetmek, bir sene ibadet etmekten daha hayırlıdır.”  Hz. Muhammed(Hadis-i Şerif)

Kategoriler

Hukuki uyuşmazlıklarınız için avukata danışın!

blank

error: Uyarı: Uyarı: Bu işlem için giriş yapmanız gerekmektedir. Üst menüde yer alan üye giriş sayfasından ücretsiz giriş yapabilirsiniz.