Yargılamanın Yenilenmesi (Yeniden Yargılama) Dilekçesi

Yargılamanın Yenilenmesi (Yeniden Yargılama) Dilekçesi -1-


ADANA AĞIR CEZA MAHKEMESİ BAŞKANLIĞI’NA;

SANIK                                              :

MÜDAFİİ                                         :

KARAR TARİHİ VE NOSU          :

KONU                                               : Yargılanmanın Yenilenmesi İstemimizdir.

AÇIKLAMALAR                           :

1-) Müvekkilim Mahkemenizin yukarıda tarih ve no’su belirtilen kararıyla … suçundan … yıl hapis cezasına mahkum edilmiş, karar … Ceza Dairesi’nin …/… Esas ve …/… Karar sayılı kararıyla onanarak kesinleşmiştir.

2-) Hüküm aleyhine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne yaptığımız …/…/… tarihli başvuru …/…/… tarihinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından sonuçlandırılarak Ceza hükmünün, İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşme’nin 6. maddesinin ihlali suretiyle verildiği tespit edilmiştir.

3-) 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 311/f maddesi gereğince müvekkilimin yeniden yargılanması gerekmektedir. Bununla birlikte müvekkilimin cezaevinde kaldığı süre göz önünde tutularak infazın ertelenmesine de karar verilmelidir.

DELİLLER                                      : AİHM’nin …/… Esas sayılı, …/…/… tarihli kararı, 5271 S. K. m. 311.

SONUÇ VE İSTEM                         : Yukarda açıkladığımız nedenlerle,  kesinleşen kararın infaz edilmesi halinde müvekkilimin mağdur olacağı nedeniyle infazın durdurulmasına, Yargılamanın Yenilenmesi sebeplerinin kabul edilerek yeniden yargılama yapılmasına, mahkumiyet kararının kaldırılarak müvekkilin beraatine, hükmün iptaline ilişkin kararın Resmi Gazete’de yayımlanmasına karar verilmesini müvekkilimiz adına saygıyla talep ederiz. (tarih)                         

      Sanık Müdafii

Av.

Yargılamanın Yenilenmesi (Yeniden Yargılama) Dilekçesi -2-


ADANA 7. ASLİYE CEZA MAHKEMESİ
SAYIN BAŞKANLIĞI’NA

DOSYA NO                         :

YARGILAMANIN

YENİLENMESİNİ

İSTEYEN SANIKLAR       :

MÜDAFİİ                             : Av.

KONUSU : Yargılanmanın yenilenmesi taleplerimizi içerir.

AÇIKLAMALAR                 :

Yukarıda esası belirtilen mahkemeniz dosyası sonucunda müvekkiller hakkında neticeten … hapis cezasına hükmolunmuş, müvekkillerin yapmış olduğu istinaf başvurusu Adana Bölge Adliye Mahkemesi … Ceza Dairesinin …. numaralı kararı ile reddedilmiştir. Dosyayı incelememiz sonucunda, verilen kararların haksız ve müvekkiller açısından ağır olduğu, kararın hukuka aykırı olduğu kanaatine ulaşıldığından yargılamanın yenilenmesi başvurusunda bulunma zarureti hasıl olmuştur. Şöyle ki;

  • YEREL MAHKEME VE İSTİNAF MAHKEMESİ KARARLARI İNCELENDİĞİNDE KARARLARIN SOMUT GEREKÇLERE DAYANDIRILMADIĞI VE CMK 230. MADDEYE UYGUN OLARAK TANZİM EDİLMEDİĞİ ORTADADIR. DOLAYISIYLA MÜVEKKİLLERİMİN ADİL YARGILANMA HAKKI İHLAL EDİLMİŞTİR.

 Takdir edileceği üzere ceza davalarına bakan mahkemelerin her türlü kararı, karşı oy dâhil, gerekçeli olarak yazılmalıdır (5271 sayılı CMK m.34/1). Keza Anayasanın 141. Maddesine göre de tüm mahkemelerin kararlarının gerekçeli olması gerektiğini vurgulamıştır. Mahkumiyet hükmünün gerekçesinde gösterilmesi gereken noktalar ise 5271 sayılı CMK’nın 230. maddesinde yer almaktadır.

5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu (CMK) Madde 230:

“(1) Mahkûmiyet hükmünün gerekçesinde aşağıdaki hususlar gösterilir:

a) İddia ve savunma, bunların dayandırıldığı ve mahkemece toplanan kanıtların neler olduğu,

b) Kanıtların tartışılması, değerlendirilmesi ve reddedilen veya kanıtlama yönünden üstün tutulan ve kabul edilen kanıtlar ve nedenleri, 


c) Tüm bunların ışığında ulaşılan kanı; sanığın suç oluşturduğu kabul edilen eylemi, bunun yasal unsurları ve nitelendirmesi, uygulanacak kanun maddesi, 


ç) Cezayı ağırlatan ve hafifleten yasal ve değerlendirmeye bağlı nedenlerle cezayı kaldıran yasal nedenlerin bulunup bulunmadığı, bunlara ilişkin istemlerin kabul veya reddiyle temel cezanın belirlenmesine ilişkin nedenler, 

d) Cezanın ertelenmesine, tedbirlerden birine çevrilmesine veya ek güvenlik tedbirinin uygulanmasına yönelik veya bu konulardaki istemlerin kabul veya reddine ilişkin dayanaklar gösterilecektir.

 

(2) Beraat hükmünün gerekçesinde, 223 üncü maddenin ikinci fıkrasında belirtilen hallerden hangisine dayanıldığının gösterilmesi gerekir.

 

(3) Ceza verilmesine yer olmadığına dair kararın gerekçesinde, 223 üncü maddenin üçüncü ve dördüncü fıkralarında belirtilen hallerden hangisine dayanıldığının gösterilmesi gerekir.

 

(4) Yukarıdaki fıkralarda belirtilen hükümlerin dışında başka bir karar veya hükmün verilmesi halinde bunun nedenleri gerekçede gösterilir.” Demektedir. Buna göre gerekçeli kararın nasıl yazılması gerektiği Yargıtay kararlarında açıklanmıştır. Buna göre Yargıtay 6. Ceza Dairesinin K.2013/13620 sayılı kararı “Ceza mahkemesi” kararlarının Yargıtay denetimine olanak sağlayacak şekilde açık olması ve Yargıtayın bu işlevini yerine getirebilmesi için kararın dayandığı tüm kanıtların, bu kanıtlara göre mahkemenin ulaştığı sonuçların, iddia, savunma ve dosyadaki diğer belgelere ilişkin değerlendirmelerin, sanığın eylemlerinin ne olduğunun açık olarak gerekçeye yansıtılması gerekir.” Ancak yerel mahkeme kararına bakıldığında gerekçeli kararın sadece dosya taraflarının beyanlarının yazıldığı ve deliller hakkında değerlendirme yapılmadan, hangi delil nedeniyle ceza hükmüne ulaşıldı, müvekkillerin lehine olan delillerin neden değerlendirilmediği somut olarak yazılmamıştır. Örneğin davaya konu olay yerini gören kamera olmasına ve iş bu kamera kayıtlarının dosyada mevcut olmasına rağmen gerekçeli kararda bu görüntülere değinilmemiştir. İstinaf mahkemesi kararı ise tamamen gerekçesiz olup sadece yerel mahkeme kararının usule uygun olduğu yazılmak ile yetinilmiştir.

Kaynağı insanın bilme isteği olan gerekçe, günümüz hukukunda temel hak olarak kabul edilmeye başlanıldığı ve “gerekçeli karar hakkı” adil yargılanma hakkının temel bir unsuru haline gelmiştir. Muhakeme sırasında, açık ve somut bir biçimde öne sürülen iddia ve savunmaların davanın sonucuna etkili olması, başka bir deyişle davanın sonucunu değiştirebilecek nitelikte bulunması halinde, davayla doğrudan ilgili olan bu hususlara mahkemelerce makul bir gerekçe ile yanıt verilmesi gerekmektedir.

Makul gerekçe, davaya konu olay ve olguların mahkemece nasıl nitelendirildiğini, kurulan hükmün hangi nedenlere ve hukuksal düzenlemelere dayandırıldığını ortaya koyacak, olay ve olgular ile hüküm arasındaki bağlantıyı gösterecek nitelikte olmalıdır.

Ancak gerekçelendirmenin, iddia ve savunmadan birinin diğerine üstün tutulma sebebinin ve bu kapsamda davanın taraflarınca gösterilen delillerden karara dayanak olarak alınanların mahkemelerce kabul edilme ve diğerlerinin reddedilmesi hususunda makul dayanakları olan bir bilgilendirmeyi sağlayacak ölçü ve özene sahip olması önem arz etmektedir.

Bunlardan hareketle; dosyaya delillerin, belgelerin, bilirkişi raporlarının çarpıtılması veya bilirkişi raporlarının aynen alınarak hüküm kurulması yolu ile ortaya konulan gerekçenin makul gerekçe olarak kabulü mümkün değildir.

Nitekim tarafsızlığı, keyfiliği, denetimden kaçmayı ve perdelemeyi önlemek için mahkemeler, kararın verilmesine neden olan temelleri yeterince açık olarak belirtmekle yükümlüdürler. Dosya kapsamındaki yerel mahkeme ve istinaf mahkemesi kararlarına bakıldığında, bu hususların hiç birine dikkat edilmediği ve müvekkillerin bu özensiz yapılan yargılama neticesinde ağır bir hapis cezası ile karşı karşıya kaldığı görülmektedir.

Açıklanan nedenlerle yerel mahkemece ve istinaf mahkemesince gerekçeli karar hakkımız dolayısıyla, adil yargılama hakkımız ihlal edilmiştir.

  • YARGILAMA SONUNDA MÜVEKKİLLERİMİN KARAR DURUŞMASINDA HAZIR EDİLMESİ VE MÜVEKKİLLERE SON SÖZ HAKKININ VERİLMESİ GEREKMESİNE RAĞMEN YEREL MAHKEME BU HAKKI MÜVEKKİLLERE TANIMAMIŞ VE İSTİNAF MAHKEMESİ DE BU DURUMU DİKKATE ALMAMIŞTIR.

Müvekkillerin yerel mahkemece yapılan son duruşmada bizzat dinlenmesi gerekmekteydi. Müvekkiller … yerel mahkemece yapılan … tarihli celsede dinlenmiş, ancak bu savunma sırasında yerel mahkeme tarafından müvekkillere duruşmalardan vareste tutulmak isteyip istemediği CMK 196/2 maddesi gereği sorulması gerekmesine rağmen sorulmamış, bunun yanında müvekkillerin son celsede hazır edilmesi sağlanmamıştır. Yerel mahkeme bu şekilde duruşmada hazır bulunmayan müvekkiller hakkında mahkumiyet kararı vermiştir. Bu durum açıkça savunma hakkımızın ihlali anlamına gelmektedir. Zira müvekkiller hakkında duruşmalardan vareste tutulması hakkında bir karar bulunmamakta olduğundan müvekkillerin duruşmada hazır bulunmasının sağlanması ve hüküm verilmeden önce son söz hakkının müvekkillere ve müdafii olarak tarafımıza verilmesi gerekmektedir.

Yukarıda açıkladığımız üzere müvekkillerin duruşmada hazır bulundurulması gerekmesine rağmen bu husus göz ardı edilmiş ve hükümden önce son söz hakkı müvekkillere verilmemiştir. Bu kapsamda da bakıldığında CMK 216. Maddeye aykırı bir yargılama yapılmıştır. Zira müvekkillerin duruşmada hazır bulunmasının sağlanması veya müvekkillere vareste tutulmak isteyip istemediğinin sorulması ve varsa talebi bu talep hakkında karar verilmesi gerekmekteydi. Tüm bunlar yapılmadan müvekkillerin hazır olmadığı bir duruşmada müvekkillere son söz hakkı verilmeden hakkında mahkûmiyet hükmü kurulması hukuka aykırılık teşkil etmektedir.

Yargıtay içtihatlarına bakıldığında da son söz hakkının sanığa verilmemesi bozma sebebi olarak kabul edilmiştir. Yargıtay Ceza Genel Kurulu 2006/2-3 E., 2006/124 K numaralı 25.04.2006 tarihli kararında Ceza yargılamasında sanığın en önemli hakkı savunma hakkı olup, bu hak hiçbir şekilde kısıtlanamaz. İlk defa hüküm kurulurken “Son sözün sanığa verilmesi” kuralı, bozmadan sonra başlayan yargılamada da kamu davasının kesintisizlik ve süreklilik ilkesinin doğal sonucu olarak aynen geçerlidir. Çünkü, dava sonuçlanmamış yargılama devam etmektedir. Bu nedenle, “en son söz”ün sanığa verilmemesi CMY’nın 216. maddesine aykırıdır. ” şeklinde hüküm kurmuştur. Yine Yargıtay Ceza Genel Kurulu 2012/3-1469 E. ve 2013/19 K. sayılı kararında “Ceza yargılamasının amacı olan maddi gerçeğin açığa çıkarılması için sanığın sorguya çekilmesinden sonra delillerin ortaya konulması ve tartışılması aşamasına geçilir. Ceza yargılamasında maddi gerçek iddia ve savunma makamlarının görüşlerinin tartışılması sonucunda ortaya çıkar. Hâkim de kararını ancak duruşmaya getirilmiş ve huzurunda tartışılmış delillere dayandırabilir.

Delillerin tartışılmasında hazır bulunan taraflardan kimin hangi sıra ile söz alacağı, cevap haklarını nasıl kullanacakları ve duruşmanın en son kimin sözü ile bitirileceği CMK’nun “Delillerin tartışılması başlıklıklı” 216. maddesinde:

“1) Ortaya konulan delillerle ilgili tartışmada söz, sırasıyla katılana veya vekiline, Cumhuriyet savcısına, sanığa ve müdafiine veya kanunî temsilcisine verilir.

2) Cumhuriyet savcısı, katılan veya vekili, sanığın, müdafiinin veya kanunî temsilcisinin açıklamalarına; sanık ve müdafii ya da kanunî temsilcisi de Cumhuriyet savcısının ve katılanın veya vekilinin açıklamalarına cevap verebilir.

3) Hükümden önce son söz, hazır bulunan sanığa verilir” şeklinde düzenlenmiştir.

Buna göre; delillerin tartışılmasında ilk önce söz katılana veya vekiline, daha sonra Cumhuriyet savcısına ve en son olarak da sanığa ve müdafiine veya kanunî temsilcisine verilir. Görüldüğü üzere kanun koyucu, önce iddia, daha sonra da savunma makamını teşkil edenlerin söz alıp görüşlerini açıklaması gerektiğini kabul etmiştir. Cumhuriyet savcısı, katılan veya vekili, sanığın, müdafiinin veya kanunî temsilcisinin açıklamalarına; sanık ve müdafii ya da kanunî temsilcisi de Cumhuriyet savcısının ve katılanın veya vekilinin açıklamalarına cevap verebilir. Ancak, hükümden önce son söz mutlaka hazır bulunan sanığa verilmek zorundadır.” demektedir.

Bu açıklamalar ve içtihatlar karşısında hazır bulundurulması ve son söz hakkının verilmesi gerekmesine rağmen müvekkillerin duruşmada hazır bulundurulmayıp, son söz hakkının kendilerine verilmemesi hukuka aykırılık oluşturup bu nedenle de son söz hakkı verilmeden hüküm verilmiş olması hukuka aykırılık oluşturmaktadır.

  • HUZURDAKİ DOSYA İNCELENDİĞİNDE MAHKEMENİN MÜVEKKİLLER LEHİNE DELİLLERİN HİÇ BİRİNİ DEĞERLENDİRMEDİĞİ GÖRÜLMEKTE, YİNE BU HUSUSUN İSTİNAF MAHKEMESİNCE DE GÖZARDI EDİLDİĞİ GÖRÜLMEKTEDİR.

Dava dosyasında bakıldığında mahkemenin sadece müvekkillere yönelik cezalandırma tutumu gösterdiği ve lehe olan delilerin hiç birini değerlendirmediği görülmektedir. Zira yargılamaya konu olay, müşteki sanık …’un müvekkillerden …’a sataşması sonucunda başlamıştır. Söz konusu şahıs müvekkillere karşı ağza alınmayacak küfürler etmiş ve sonrasında tartışma yaşanmıştır. Bu tartışma esnasında … ve … müvekkiller …’ı olay yeri olan büfeye çekmiş, müvekkillere bıçak çekmiştir. Bu arbede devam ederken yakınlardaki bir kahvehanede olan müvekkilim … oluşan arbedeyi ayırmak amacıyla olay mahalline gelmiştir. Dolayısıyla tamamen karşı grup olarak niteleyebileceğimiz diğer müşteki sanıklar nedeniyle davaya konu arbede yaşanmış, müvekkillerim tamamen kendilerini savunmaya çalışmışlardır. Yargılama sürecinde dinlenen diğer müşteki sanıkların çelişkili beyanlarına rağmen bu hususlar irdelenmemiş ve maddi gerçeklik açığa kavuşturulmamıştır. Dosya kapsamında …’un elinde sustalı diye tabir edilen ve taşınması yasak olan bir bıçak ile müvekkillere saldırdığı hususu sabittir. Zira bu durumu … … tarihli kolluk ifadesinde de kabul etmiştir. Ancak her nasılsa ellerinde hiçbir şekilde silah bulunmayan müvekkillerim ağır hapis cezasında çarptırılmıştır.

Ayrıca yargılama sürecinde yerel mahkemece veyahut istinaf mahkemesince tutanak mümzisi polisler dinlenmemiştir. Takdir edileceği üzere olay tutanağını tutan kolluk görevlileri olayın sıcağı sıcağına taraflar ile iletişimde bulunan görevliler olup, maddi gerçekliğin ortaya çıkması için çok önemli konumdadırlar.

  • MAHKEMECE MÜVEKKİL LEHİNE OLAN DELİLLER HİÇ BİR SURETLE DİKKATE ALINMADIĞINDAN TÜM DELİLLERİN YENİ DELİL OLARAK KABUL EDİLMESİ GEREKMEKTEDİR.

Takdir edileceği üzere kanunda geçen yeni delil kavramı salt kelime anlamındaki gibi sonradan ortaya çıkmış bir delil değildir. “Yeni olay” ve “yeni delil” kavramından ne anlaşılması gerektiğini belirli ölçütlerle ortaya koyan Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 11.03.2014 tarihli, 2012/3-909 E. ve 2014/121 K. sayılı kararında;

“…Delil ve olayların, yargılamanın yenilenmesi nedeni olarak kabul edilebilmesi için ‘yeni’ olması gerekmektedir. Hükmü veren mahkemeye bildirilmemesi sebebiyle, hükümde dikkate alınmamış olan her olay ve delil hükümlü tarafından bilinip bilinmemesi önemli olmaksızın ‘yeni’ olarak nitelendirilmektedir. Olay ya da delilin yeniliği, olayın kesin hükümden sonra meydana gelmiş olmasıyla değil kesinleşmiş olan hükmün verilmesi sarasında değerlendirilip değerlendirilmediği ile bağlantılıdır. Kesin hükümden önce meydana gelen ancak mahkemenin bilgisine sunulmayan ya da mahkeme tarafından değerlendirilmeyen deliller ve olaylar da ‘yeni’ sayılmalıdır. Bu doğrultuda hükmü veren mahkemeye bildirilmediğinden yargılama yapılırken değerlendirilemeyen her türlü olgu ve delil de ‘yeni’ sayılmaktadır.

…Yargılanmanın yenilenmesi talebinin kabule şayan olup olmadığı konusunda şekil şartının yerine getirilmesi yeterli olmayıp, ikame olunan olay ve delillerin önceden ileri sürülmeyen ve tamamen yeni nitelik taşıyan yapıda olması ve tek başına veya diğer deliller birlikte incelendiğinde hükümlü lehine değerlendirmeye ve önceki hükmü değiştirmeye mahkemeyi yönlendirecek ciddiyette bulunması gerekmektedir. Bu özelliği taşımayan iddialarla, sırf şekli unsurların yeterliliğinden bahisle yargılamanın yenilenmesinde delil toplamaya ya da bu safha aşılarak duruşmalı incelemeye yönelmek kanun koyucunun amacıyla ve olağanüstü kanun yolu olan yargılamanın yenilenmesinin yapısıyla uyuşmamaktadır. Diğer bir ifade ile yargılamanın yenilenmesi talebinin kabul edilebilmesi için kesin hükümden dönülmesini gerektirecek, duruşma açılmasını haklı ve gerekli kılacak ciddiyette yeni delil ve olayların ortaya konulması zorunludur.

Bu nedenle, gerek ilk derece yargılamasında gerekse temyiz aşamasında ileri sürülen, yargılama makamlarının bilgi sahibi olduğu, suçun sübutu ve nitelendirmesi bakımından gözönüne alınan, bu şekilde aşamalarda değerlendirilen olay ve delillere dayalı olarak yargılamanın yenilenmesi talebinde bulunulması durumunda, CMK’nun 318/3. maddesi uyarınca mahkemece yargılanmanın yenilenmesi talebinin kabule değer olmadığına karar verilmesi gerekmektedir”.

“Yargılama aşamasında mahkemece bilinmeyen, incelenmeyen, yargılama konusu yapılmayan ve bu nedenle değerlendirilmeyen delil” kavramı;

Dinlenmeyen tanıkların yargılamanın yenilenmesi sebebi sayılması hususunda, Yargıtay 4. Ceza Dairesi’nin 23.09.2016 tarihli, 2016/14431 E. ve 2016/12711 K. sayılı kararında; “…kovuşturma ve temyiz aşamasında sanık müdafiince bir kısım tanıkların dinlenilmesi talebinde bulunulmuş ise de, yargılama mercilerince bu taleplerin kabul görmediği, olayın meydana geliş ve sübutu noktasında mahkemece tanık beyanlarına dayanarak hüküm kurulmuş olması da dikkate alındığında, söz konusu tanıkların dinlenilmesinin önceden sunulan delillere birlikte değerlendirildiğinde sanıkların beraatını veya daha hafif bir ceza uygulanmasını gerektirecek nitelikte bulunduğu, bu yönüyle de dinlenilmeyen tanıkların beyanının ‘yargılama aşamasında mahkemece bilinmeyen, incelenmeyen, yargılama konusu yapılmayan ve bu nedenle değerlendirilmeyen delil’ olarak kabulü gerekeceği cihetle, sanıklar müdafinin yargılamanın yenilenmesi talebinin esastan incelenerek sonucuna göre bir karar verilmesi gerektiği gözetilmeden, itirazın kabulü yerine, yazılı şekilde reddine karar verilmesinde isabet görülmemiştir”.

Bu açıklamalar ışığında huzurdaki dosyaya bakıldığında, müvekkil lehine olduğu halde değerlendirilmeyen çelişkili müşteki sanık beyanları olduğu, dosyada mevcut olmamasına rağmen adeta müvekkillerin çelik tel, demir sopa gibi cisimlerle eylemi gerçekleştirdikleri iddiasının koşulsuz kabulü, müvekkiller lehine şikâyetten vazgeçmelerin hiç dikkate alınması ve müvekkillerin meşru savunmada bulunduğu hususların hiç irdelenmemesi esasında yeni olay/delil olarak kabul edilmelidir.

  • YARGILAMA BOYUNCA MEŞRU SAVUNMA VEYAHUT HAKSIZ TAHRİK HÜKÜMLERİ UYGULANMAMIŞTIR.

Yargılamaya konu olay yerinde güvenlik kamerası bulunmakta olup, müvekkiller … ve … kendilerini korumaya çalışmış, babaları olan diğer müvekkil … ise oğullarının zarar görmemesi amacıyla yaşanan arbedeyi ayırmaya çalışmıştır. Güvenlik kamerası görüntüleri incelendiğinde bu durum açıkça görülmektedir.

Zira dosyada mevcut 25.11.2011 tarihli CD İnceleme Tutanağına bakıldığında “…beyaz ayakkabılı, siyah taşlanmış kot pantolonlu, siyah saçlı, zayıf erkek şahsın  tezgahtaki yumurtaları alarak birinci ve ikinci şahsın üzerine attığı,…buğday tenli 21-22 yaşlarında normal yapılı erkek şahsın da içeri girerek yine yumurtalardan alarak birinci ve ikinci şahsa vurduğu…” tespitinde bulunulmuştur. Bu durum da kendilerine bıçak çekilen müvekkillerin kendilerini korumaya çalıştığı ve bıçaklı saldırıya karşı yumurta ile kendilerini savunmaya çalıştıklarını ortaya koymaktadır. Dolayısıyla müvekkillerde silah olmadığı hususu böylece ispatlanmaktadır.

Müvekkilim yaşanan arbedeyi duyduktan sonra kavgayı ayırmak amacıyla olay yerine …, … ve … ile olay yerine gelmiş; ancak yaşanan kargaşa sırasında müşteki sanık … müvekkillerin yanında, …’ı …’ı ve …’i bıçak ile yaralamıştır. Müvekkiller kendilerini korumak amacıyla olay yeri olan büfede bulunan ürünleri kullanmak zorunda kalmış, ancak yine de yaralanmaktan kurtulamamışlardır. Ayrıca kolluk kuvvetlerine haber verenler müvekkillerim olup, bu durum da müvekkillerin sadece kendilerini korumayı amaçladıklarını göstermektedir.

Ancak tüm bu yaşananlara rağmen müvekkiller hakkında meşru savunma veyahut haksız tahrik hükümleri uygulanmamıştır. Hâlbuki müvekkiller kendilerine yapılan saldırıyı bertaraf etmeye çalışmıştır. Yerel Mahkemenin veya İstinaf Mahkemesi şayet meşru savunma koşullarının oluşmadığı yönünde kanaat getirdiyse en azından haksız tahrik hükümlerini uygulamalıydı. Ancak bu hükümler uygulanmadığı gibi neden uygulanmadığı yönünde somut ve doyurucu gerekçeler de sunulmamıştır.

Yargıtay Ceza Genel Kurulu2012/1-1286 E. ve 2013/264 K. kararında 5237 sayılı TCK’nun 27. maddesinin 2. fıkrasında, hukuka uygunluk nedenlerinden sadece meşru savunma için sınırın aşılmasına ilişkin özel bir düzenleme öngörülmüştür. Buna göre bu hükmün uygulanabilmesi için;

1- Meşru savunma ile korunabilecek bir hakkın bulunması, 

2- Saldırıya ilişkin şartların var olması, 

3-Savunmaya ilişkin şartlardan “ölçülülük ya da orantılılık” şartının, savunma lehine ihlal edilmesi suretiyle sınırın aşılması, 

4- Sınırın aşılmasının mazur görülebilecek bir heyecan, korku veya telaştan ileri gelmesi gerekmektedir. 

Tüm bu şartların birlikte gerçekleşmesi halinde, meşru savunmada sınırı aşan faile CMK’nun 223/3-c maddesi uyarınca ceza verilmeyecektir. Bu durumda, kişinin, maruz kaldığı saldırı karşısında içine düştüğü heyecan, korku veya telaş dolayısıyla davranışlarını yönlendirme yeteneğinin ortadan kalkması söz konusu olacağından, meşru savunmada sınırın aşılmasından dolayı kusurlu sayılmayacağı kabul edilir. Dolayısıyla, belirleyici olan maruz kalınan saldırının kişiyi içine düşürdüğü psikolojik durumdur. Zira kişi sırf maruz kaldığı saldırının etkisiyle, “heyecan, korku veya telaşa” kapılarak meşru savunmanın sınırlarını aştığında bu maddeden yararlanabilecek, buna karşılık saldırının etkisinin yanında, saldırıdan kaynaklanmış olsa bile, öfke gibi nedenlerle sınır aşıldığında ise aynı korumadan faydalanılması söz konusu olmayacaktır. Başka bir deyişle, failin amacı, saldırının defedilmesinden çok kin duygusunu tatmine yönelik ise meşru savunmada sınırın aşılması değil, ancak haksız tahrik söz konusu olabilecektir.” Şeklinde açıklamalarda bulunarak, ölümlü bir olayda sanığın beraatına karar verilmesi gerektiğini belirtmiştir. Bu açıklamalar ışığında huzurdaki olaya bakıldığında, müvekkiller Kenan ve Mustafa’nın kendi canlarını yani yaşam haklarını savunmaya çalıştıkları, diğer müvekkil Ali’nin ise oğullarını korumaya çalıştığı ortadadır. Dolayısıyla müvekkiller hakkında şartları oluşmasına rağmen meşru savunma hükümlerinin uygulanmaması hukuka aykırılık oluşturmaktadır.

Yine Yargıtay 1. Ceza Dairesi 2014/3841 E. ve 2014/6210 K. sayılı kararında “Kimin başlattığı belli olmayan kavgada sanık hakkında haksız tahrik indirimi uygulanmalıdır” şeklinde hüküm kurmuştur. Yargıtay 3. Ceza dairesi ise 2015/190 E. ve 2015/15601 K. numaralı kararında “Müşteki sanıkların yaralandıklarına ilişkin adli raporları, tanık beyanı ve müşteki sanıkların savunmalarına göre, müşteki sanık Ş.. Ç..’in müşteki sanık M.. K..’in elini ve yüzünü tırmaladığı, bunun üzerine müşteki sanık M.. K..’in de Ş.. Ç..’in kollarından tutarak tokat attığının sabit olduğu gözetilmeden, taraflar hakkında TCK 29. maddesinde düzenlenen haksız tahrik koşullarının oluşup oluşmadığı tartışılarak birbirlerini karşılıklı yaralamaları nedeniyle cezalandırılmalarına karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde beraat kararı verilmesi, bozmayı gerektirmiş” şeklinde hüküm kurmuştur. Bu kararlar ışığında yargılama konusu olaya bakıldığında müvekkiller hakkında en azından haksız tahrik hükümlerinin uygulanması gerektiği hususu sabittir. Zira ortada müvekkillere yapılan ağır hakaret(küfür) sonrası başlayan tartışma ve sonrasında müvekkillere yönelik bıçaklı saldırı söz konusu olup, ortada en azından haksız tahrik olduğu husus izahtan varestedir.

Bu durumda suç vasfının değişmiş olduğu ve müvekkillerin işlemiş olduğu eylemin meşru savunma kapsamında suç olmaktan çıktığı da göz önünde bulundurulmalıdır.

6- YARGILAMAYA KONU OLAYA BAKILDIĞINDA MÜŞTEKİ VE DİĞER MÜŞTEKİ SANIKLARIN BEYANLARININ ÇELİŞKİLİ OLDUĞU HUSUSU ORTADADIR.

Yargılama süresince müşteki ve müşteki sanıklar sürekli çelişen beyanlarda bulunmuş, ancak bu çelişkiler üzerinde hiçbir şekilde durulmamıştır. Zira Erhan Erol 09.11.2011 tarihli kolluk ifadesinde “… ile aralarında tartışma çıktığını, kendisinin …’ı tokatladığını sonrasında büfeye gittiğini ve o esnada YERDE BULUNAN (!) BIÇAĞI ALIP KENAN TOZAR’A SALLADIĞINI” ifade etmiştir. Esasında … işlemiş olduğu suçu bu ifadesiyle ikrar etmiş ancak nedense bu durum göz ardı edilmiştir. Müşteki sanık olayı abartmaya o kadar kendini kaptırmış ki müvekkil …’ın başına demir sopa ile vurduğunu, ….’ın ise çelik kablo ile vurmaya devam ettiğini belirtmiştir. Hayatın olağan akışına tamamıyla aykırı olan bu beyanların nedense sadece müvekkiller aleyhine olan kısmı hükme esas alınmıştır. Bu kadar darbe alan bir kişinin Basit Tıbbi Müdahale ile Giderilebilecek şekilde yaralanmış olmasını yerel mahkeme ve istinaf mahkemesi nasıl kabul edebildiğini anlayamamış bulunmaktayız. Bahsi geçen … aynı tarihte yine kolluk birimlerine ifade vermiş ve elle yazılan iş bu 2. İfade tutanağında ise müvekkillerden …’ı da olaya dâhil etmiştir.  Ayrıca … kovuşturma safhasında da çelişkilerine devam etmiştir. Şöyle ki; 06.02.2018 tarihli karar duruşmasında “Yüzümdeki ve alnımdaki yaralanmaları … ve oğulları … yaptılar. … büfeye girer girmez alnıma şişe ile vurdu, … ile alnıma vurdu, …’ın elinde demir veya kablo gibi bir şey vardı onunla yüzüme vurdu” şeklinde beyanda bulunmuştur. Hâlbuki aynı şahıs … tarihli celsede ise  “kendimizi koruma amacıyla olay yerine kime ait olduğunu bilmediğim bıçağı aldım fakat kimseye sallamadım. Müşteki …’in yaralandığını sonradan öğrendim. Ayrıca kimseden şikâyetçi değilim” şeklinde beyanda bulunmuştur. Ayrıca yaşanan olaydan çok kısa süre sonra olay yerine kolluk kuvvetleri intikal etmiş ve yapılan olay yeri incelemesinde çelik kablo veya benzeri bir eşya bulunamamıştır. Dosya kapsamında kamera görüntülerine bakıldığında ortada şişe ile yaralama fiilinin söz konusu olmadığı açık olup, bu haliyle müşteki sanığın yalan beyanda bulunduğu ortada olmasına rağmen bu beyanların sadece aleyhe olan kısımlarının dikkate alınması adil yargılama hakkına aykırıdır.

Açık çelişkilere rağmen maalesef bu çelişkiler üzerinde durulmamış ve söz konusu şahsın yargı makamını aldatmaya çalıştığı ortada olmasına rağmen beyanlarına itibar edilmesi açıkça hukuka aykırıdır.

7- YARGILAMA SÜRECİNDE ANAYASANIN 10. MADDESİNDE DÜZENLENEN EŞİTLİK İLKESİNE AYKIRI BİR YARGILAMA YÜRÜTÜLMÜŞTÜR.

Huzurdaki dava dosyasına bakıldığında yargılananlar arasında eşitlik ilkesine uygun davranılmadığı görülmektedir. Bilindiği üzere Anayasamızın 10. Maddesi Eşitlik İlkesini düzenlemekte olup,

Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.

(Ek fıkra: 7/5/2004-5170/1 md.) Kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir. Devlet, bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlüdür. (Ek cümle: 12/9/2010-5982/1 md.) Bu maksatla alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı olarak yorumlanamaz.

(Ek fıkra: 12/9/2010-5982/1 md.) Çocuklar, yaşlılar, özürlüler, harp ve vazife şehitlerinin dul ve yetimleri ile malul ve gaziler için alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı sayılmaz.

Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz.

Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadırlar.” Demektedir.

İş bu hükümden anlaşılacağı üzere bir dosya kapsamında yargılama yapılırken herkese eşit muamele yapılmak zorundadır. Ancak yargılama dosyasına bakıldığında elinde bıçak bulunduran ve bunu ikrar eden müşteki sanık … hakkında 6136 sayılı kanuna muhalefet suçundan beraat kararı verilmiş, yine diğer müşteki sanık … hakkında TCK 86/2, 43/1 maddeleri uyarınca yeterli delil bulunmadığı, bu eylemin kime karşı gerçekleştirildiğinin belirsiz olduğu gerekçesiyle beraat kararı verilmiştir. Ancak dosya kapsamına bakıldığında kamera görüntülerinde ve bu görüntülere ilişkin hazırlana CD İzleme Tutanağında …’un müvekkillere saldırdığı, yine …’un ise bıçak kullandığı sabittir. Bu görüntülerden ve dosyadaki tüm delillerde …’un müvekkillere vurduğu halde, yerel mahkemece ve istinaf mahkemesince nasıl ilgili şahsın eyleminin kime karşı olduğunun belirsiz olduğuna ulaşılabilmiş anlayamamaktayız.

Hâlbuki bu karara rağmen kendilerini korumaya çalışan müvekkiller hakkında ise … gibi ağır bir cezai yaptırıma karar verilmiştir. Anayasa hükmü dikkate alındığında, tamamen karşılıklı olarak birbirlerine eylemde bulunan kişilerden … soyadına sahip olanların beraatına karar verilmesi, … soyadına sahip olanların ise cezalandırılmasının eşitlik ilkesine aykırı olarak hüküm kurulduğu hususu ortadadır. Tamamen kendini korumaya çalışan müvekkillerin cezalandırılması ancak kendilerini yaralayan kişilerin ise cezalandırılmaması, yine şikâyetten vazgeçme hususunun hiç değerlendirilmemesi eşitlik ilkesine açıkça aykırıdır.

8- Dosyamızda mevcut deliller müvekkillerin isnat edilen suçtan cezalandırılması için yeterli değillerdir. Müvekkillerin müsnet suçtan cezalandırılabilmesi için şüphenin tamamen bertaraf edilmesi gerekmekte ise de, yargılama sürecinde gelişen tüm olay ve deliller müvekkil lehinedir. Şüphe tamamen bertaraf edilmediği için ceza hukukunun temel prensiplerinden olan şüpheden sanık yararlanır ilkesinin gözetilmesi gerekmektedir. Zira müvekkilin üzerine atılı suçun fiilini işlemedği konusunda en azından şüphe bulunmaktadır. Bu konuda Yargıtay Ceza Genel Kurulunun vermiş olduğu kararlar konunun aydınlanması açısından önem arz etmektedir. Şöyle ki;

  • Amacı maddi gerçeğin ortaya çıkarılması olan ceza yargılamasının en önemli ilkelerinin birisi de “kuşkudan sanık yararlanır” ( in dubioproreo ) ilkesidir. Bu ilkenin özü, ceza davasında sanığın cezalandırılması bakımından taşıdığı önemden dolayı göz önünde tutulması gereken herhangi bir meselede baş gösteren kuşkunun, sanığın yararına değerlendirilmesidir. OLDUKÇA GENİŞ BİR UYGULAMA ALANI BULUNAN BU KURAL, BİR SUÇUN GERÇEKTEN İŞLENİP İŞLENMEDİĞİ VEYA İŞLENMİŞ İSE GERÇEKLEŞTİRİLME BİÇİMİ KONUSUNDA KUŞKU BELİRMESİ HALİNDE UYGULANACAĞI GİBİ, DAVA KOŞULLARI BAKIMINDAN DA GEÇERLİDİR. Bunun gibi, sanık hakkında cezayı kaldıran veya hafifleten nedenlerin bulunup bulunmadığı hususlarındaki kuşku da sanık lehine hüküm vermeyi gerektirir (T.C. Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas: 2003/2-262Karar: 2003/277Karar Tarihi: 18.11.2003). Yukarıda açıklandığı üzere müvekkilin üzerine atılı suç vasfında hata olup, bu konuda da şüphenin varlığından bahsedilebilir.
  • Hukuk devletinde ceza yargılamasının en önemli ilkelerinden biri suçun kuşkuya yer vermeyen bir kesinlikle ispat edilmesine bağlıdır. Şüpheli ve aydınlatılamamış olaylar ve iddialar sanığın aleyhine yorumlanarak hüküm tesis edilemez. Ceza mahkûmiyeti bir ihtimale değil, KESİN VE AÇIK BİR İSPATA DAYANMALIDIR. Bu ispat teorik de olsa hiçbir kuşku ve başka türlü bir oluşa olanak vermemelidir. YÜKSEK DE OLSA BİR İHTİMALE DAYANILARAK SANIĞI CEZALANDIRMAK, CEZA YARGILAMASININ EN ÖNEMLİ AMACI OLAN GERÇEĞE ULAŞMADAN HÜKÜM VERMEKTİR. O halde ceza yargılamasında mahkûmiyet, büyük veya küçük bir ihtimale değil, KUŞKUDAN UZAK BİR KESİNLİĞE DAYANMALIDIR. Adli hataların önüne geçilmesinin tek yolu budur (Yargıtay Ceza Genel Kurulu, Esas: 2003/95, Karar: 2003/280 İçtihat).

  • Anayasanın 38/4. ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6/2.maddelerinde düzenlenmiş bulunan suçsuzluk karinesi, suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar kişinin suçsuz sayılması gerektiğini ifade etmektedir. Bu karine uyarınca, suçsuz olduğu varsayılan kişinin suçlu kabul edilebilmesi için kesin hükümle mahkum olması, mahkumiyet için de fiilin ispatlanması, yani şüphenin bertaraf edilmesi gerektiğinden, şüpheden sanık yararlanır ilkesi suçsuzluk karinesinin bir uzantısıdır.
  • Ayrıca dava konusu olaya bakıldığında kamunun veya herhangi birinin zararı oluşmadığı ortadadır. Keza müşteki de şikâyetinden vazgeçmiştir. Ancak müvekkiller hakkında hüküm kurulurken bu hususların hiç biri dikkate alınmamıştır.
  • Yukarıda açıklanan nedenlerle müvekkil aleyhine verilen karar haksız ve ağır olup, Sayın Savcılığınızdan iş bu hukuka aykırılıklar nedeniyle İstanbul Bölge Adliye Mahkemesinin 2018/914 E. ve 2018/1451 K. numaralı kararına CMK 308/A maddesi kapsamında müvekkiller lehine itiraz yoluna başvurmasını saygılarımızla talep ederiz.

SONUÇ VE İSTEM           : Yukarıda açıklanan ve resen gözetilecek diğer tüm nedenlerle;

  • … Asliye Ceza Mahkemesinin … sayılı mahkûmiyet kararı ile verilen CEZANIN İNFAZININ DURDURULMASINA,
  • Yargılamanın Yenilenmesi talebimizin kabulü ile müvekkiller …, … ve … hakkında anılan karar ile verilmiş olan MAHKÛMİYET KARARININ KALDIRILARAK MÜVEKKİLLERİN BERAATİNE

Karar verilmesini vekaleten ve saygılarımızla talep ederiz.

                                        Sanıklar

                               Müdafii Av.

bir yorum bırakın

tr Türkçe
X
error: Uyarı: Sağ tıklamak için üye olabilirsiniz !! Üye olabilmek için tarafımızdan referans kodu almanız gerekmektedir.