Türk Kadınının Tarihteki ve Türk Hukukundaki Yeri

Türk, kadını, Türk ırkına yabancı olan kimi alışkanlık ve geleneklerin Türk toplumuna sızması sonucunda yitirmiş olduğu yerini, aşağı yukarı bin yıllık bir aralıktan sonra yeniden almış bulunmaktadır. Birçok ulusların kadınları insanlık haklarından birçoğunu elde edebilmek için savaşıp dururken, Türk kadını erkeklerin sahip, olduğu bütün yurttaş haklarına ve siyasal haklara sahip bulunmakta ve Türkiye Büyük Millet Meclisinde üye bulundurmaktadır.

Türk Kadınının İslam Öncesi Hukuki Durumu

Eski Türk toplumunda kadının yüksek bir yeri vardı. Türk kadınının aile içindeki rolü, «Han» karısının devlet içindeki yerinde de etkisini göstermiştir. Eski Türkler han’ın- karısına «Hâtûn» derlerdi. Kutluk Han tahta çıktığı zaman karısı Bilge Hatun da tahta çıkmıştı. Hâtun’un devlet içindeki saygınlığı, büyüktü. Türklerde kızları, hükümet etme hakkından yoksun kılan bir
veraset yöntemi bulunmadığından, İslâmdan önce Türklerde dul hâtûnların, kocalarının yerine geçtiği durumlar vardır.

Sonradan, yani Türklerin İslâmlığı kabul etmelerinden sonra da bu geleneğin kimi yerlerde bir süre devam ettiği görülmektedir. Osmanlı imparatorluğunda da birçok kadının politikaya karıştığı görülmüşse de, bunların rolü her zaman perde arkasında kalmış, bu rol, kocalar ve oğullar üzerindeki etkinlikleri kullanılarak ve onlar âlet edilerek oynanmıştır. Orta Asya ve Hindistan Türkleri arasında askerlikte ve politikada doğrudan doğruya rol oynayan, yani devleti yöneten ve askeri komuta eden kadınlara rastlanır. Bu kısa bilgi gösteriyor ki, eski Türk kadınının kamu işlerindeki yeri hiç de bir kenara atılacak nitelikte değildi.

Aile ve özel hukuk olarak incelediğimizde ise; aile ve evlenme, çok eski çağlardan beri yerleşmiş bir kurumdu. Onlarca evlenme, törenle yapılan önemli bir sözleşmedir. Evlenmenin bir sözleşme sayıldığı, daha Isa’nın doğumundan iki bin yıl önce konulmuş olan Hammurabi yasalarında da görülür. Bu yasanın 128. maddesinde: «Eğer bir erkek bir karı alırsa ve sözleşmeleri yapılmamışsa bu karı evli değildir» denilmektedir. Sümerler ve Akatlarda olduğu gibi, eski Türklerde de çok evlilik yöntemi yoktu.

Hammurabi yasalarında ise bazı koşullar altında erkeğin bir kadın daha almaya yetkili olduğu görülmektedir. Bu koşullar, kadının çocuk doğurmamış, yani kısır olması veya ağır bir hastalığa (bir illete) tutulmuş bulunmasıdır. Bu durumlarda koca ikinci bir kadınla evlenebilmektedir.

Gerçi eski Türklerin kimi kollarında çok evlilik yöntemine rastlanmaktadır. Ne var ki bütün uluslar böyle bir çağ yaşamıştır. Eski Türklerin sosyal bir geleneği vardı. İki erkek kardeşten biri ölürse hayatta kalan kardeş, ölen kardeşinin karısı ile evlenmek zorundaydı. Bu, Türklerce sosyal ve ailesel bir ödev sayılıyordu.

Eski Türk hukukunda kadının mirasçılığı tanınmıştı. Ayrıca, kocası ölen kadın, çocuklarının velîsi olurdu. Kutluk Han’ın ölümünden sonra oğullarının eğesi; anaları Bilge Hâtûn olmuştu. Bu çocuklardan Bilge Han Orhon yazıtlarında «Annem Hâtûn sayesinde kardeşim Gültekir bir kahraman ününü kazandı» der. Eski Türklerde kadın aile içinde kendine ait mallarda kendi başına tasarruf hakkını kullanırdı ve kocasından ayrılırsa kendi mallarını da birlikte alıp öyle giderdi.

Eski Türk toplumlarmda kadın-erkek arasında tam eşitlik yoktu ve erkek birçok noktada hak üstünlüğüne sahipti. Fakat eski Türklerdeki kadının hukukî durumu ile, eski çağın en sistematik ve gelişmiş hukuku sayılan Roma, hukukunun ilk dönemlerindeki Romalı kadının hukuksal durumu karşılaştırılınca, eski Tüfklerin kadın hakları konusunda ne denli ileri ve bugünkü görüşlere ne kadar yakın oldukları açıkça görülür.

İslam Sonrası Türk Kadınının Hukuki Durumu

Türkler İslamlığı kabul ettikten sonra Türk toplumunda doğal olarak Islâm hukuku uygulanmaya başladı. Dinsel nitelik taşıyan bu hukuka göre kadının devlet ve toplum yaşamında hiç bir hukuksal yeri yoktu. Bu nedenle o dönemde kamu hukukunun erkeklere vermiş olduğu haklara sahip olmak, Türk kadını için söz konusu olamazdı.

Kadının Islâm özel hukukundaki durumu erkeğe oranla çok aşağı bir düzeyde idi. Bu hukukta erkek egemen, kadın ona bağlı durumda bulunuyordu. Bugün haklardan yararlanma konusunda Medenî Kanun’un 8. maddesine konulmuş olan tam eşitlik ilkesi şöyle dursun, eğer bu deyim kullanılabilirse, insaflı bir eşitsizlik bile yoktu. Kadın ile erkek arasındaki hukuksal fark ve eşitsizlik çok büyüktü.

Mecellede aile hukuku düzenlenmemiş, sadece bazı mal, borç, dava ilişkileri düzenlenmişti. Islâm hukuku yorumcuları «Evlenmede ibadet ve muamele mânâsı vardır» derlerdi. Buradaki (mua-
mele) sözcüğünden maksat, sözleşmedir. Nikâh «Kasden mülk-ü mü t’ayı müfid olan bir akittir» diye tanımlanırdı. Islâm yorumcularına göre, bundan maksat «kadının menfaati mahsusuna malikiyettir ki, bu, nikâhı yasak olmayan kadından erkeğin meşru olarak istifade edebilmesi» idi.

Demek ki, evliliğin amacı, kadının kadınlığından erkeğin yararlanması idi ve bu, kadın hakları bakımından çok küçültücü bir durumdu.

Kadının boşanma konusundaki durumu da çok elverişsizdi. Islâm hukukunda karının mahkemeden boşanmayı isteme hakkı çok sayılı durumlarda bulunduğu halde, erkeğin karısını boşama hakkı sınırsızdı.

Evlenmede kadını çok aşağı düzeye indiren bir durum da «taaddüdü zevcat» denilen çok karılılık kurumu idi. Birden çok kadınla aynı zamanda evlenebilmek, evlilik birliğinden beklenen yarar ve ciddiyete ve uygar insanlık ilkelerine aykırıdır.

İslâm hukukunda ana hiç bir zaman çocuğunun velîsi olamazdı. Hatta baba ölse bile buna olanak yoktu. Anaya ancak vasilik verilebilirdi. Medenî Kanun’da önce kadın, evlilik birliğini temsil yetkisine de sahip değildi.

Kadının hukuksal durumu mirasta da çok elverişsizdi. Miras, malların durumuna ve türüne, mirasçıların kadın veya erkek olmasına göre, 40’dan çok biçimde düzenlenmekteydi. Bu düzenleme yöntemleri içinde kadının durumu çok elverişsizdi. Kadın erkeğe oranla, durumuna göre, yarım, dörtte bir, yedide veya sekizde bir miras payı alırdı. Ancak çok sayılı kimi durumlarda erkekle eşit
miras payı alabiliyordu.

Cumhuriyetin İlanından Sonra Kadının Hukuki Durumu

Günümüzde Türk kadını kamu hukuku alanında erkeğin sahip olduğu bütün haklara sahiptir. Her türlü kamu görevinin kapısı kadınlara açıktır ve kadınlarımız bu açık kapıdan gerektiği gibi yararlanmasını bilmekte, kamu yaşamında layık oldukları yerleri almaktadırlar.

  • 14 nisan 1930 tarihli Belediye Yasası ile kadınlara belediye seçimlerinde seçme ve seçilme hakkı tanınmıştır.
  • 1924 tarihli Anayasamızda 11 aralık 1934’te yapılan değişiklikle, Türk kadınına, erkeğin sahip olduğu bütün siyasal haklar verilmiştir.

Böylece bugün Türk kadını ile Türk erkeği arasında kamu hukuku açısından bir fark yoktur. İçinde bulunduğumuz 1937 yılında kadının Fransa, İtalya, Portekiz, İsviçre, Ispanya’da, bütün Balkan devletlerinde, bütün Uzak Doğu ve Güney Amerika devletlerinde. siyasal haklardan ve hattâ kimi medenî haklardan yoksun bulundukları düşünülürse, Türkiye’de bu alanda yapılmış olan devrimin görkemi meydana çıkar.

Özel hukukta da Türk kadını ile Türk erkeği arasında hiç bir fark yoktur. Medeni Kanunun 8. maddesi «Herkes yurttaşlık haklarından yararlanır. Bu nedenle yasa çerçevesi içinde haklara ve borçlara yetenekli olmakta herkes eşittir» demektedir. Bu maddedeki «herkes» sözcüğü içine kadınlar da girer.

Kadın ancak evlendikten sonra kimi konularda erkeğe oranla hakları daha dar bir görünüm alır. Aslında evlilik birliği içinde kadın erkeğe eşittir. Kadının evlenmede bir nesne değil, erkek için bir hayat arkadaşı olduğu Yurttaşlar Yasası’nın 151. maddesinde şöyle canlandırılıyor: «Evlenme töreninin yapılmasıyla evlilik birliği doğar. Eşler birbirine karşı bu birliğin mutluluğunu elbirliğiyle sağlamak ve çocukların bakım ve eğitimine birlikte özen. göstermek borcu, altına girmiş olurlar.

Eşler birbirine sadakat ve yardımla yükümlüdürler». Görülüyor ki günümüzde evli kadın, erkeğin hayat arkadaşı ve evlilik birliğinin yarısıdır; onun yeri erkeğin yerinin tıpkısıdır. Yasa, boşanmayı isteme konusunda erkeğe tanımış olduğu hakların tümünü kadına da tanımıştır. Ayrıca Yurttaşlar Yasası çok evlilik yöntemini kaldırıp tek evlilik ilkesini koyduğundan, kadını, bu bakımdan da erkeğe eşit tutmuştur.

Çocuklar üzerindeki egelik bakımından da kadın erkeğe eşittir. Yurttaşlar Yasası’nın 263. maddesi «Evlilik sürerken ana ve baba egeliği birlikte kullanırlar» demektedir. Bugün birçok uygar ülkede egelik hakkı yalnız babaya tanınmış olup, ana ancak babanın ölümünde çocukların eğesi olabilir.

Bugün Türkiye’de koca gibi karı da evin sürekli gereksinimleri için evlilik birliğini temsil hakkına sahiptir. Mirasta da, eskiden olduğu gibi, kadın erkek ayrımı yoktur: Kadın da erkeğin aldığı miras payının aynını alır.

Kısacası, bugünkü hukukumuzda, eski hukukta olduğu gibi, kocanın buyruğu ve kaimin itaati değil, cinsiyetleri ayrı, fakat hukukça eşit iki kişinin evlililik birliği içinde birbirine yardımı, sadakati ve destek olması söz konusudur.

Erkek yararına konulmuş olan bazı kanun maddelerini incelersek, kadın-erkek hak dengesine farklı bir açıdan bakmış olacağız: Yurttaşlar Yasasının 152. maddesine göre «Evlilik birliğinin başkanı kocadır. Evin seçimi, karı ve çocukların uygun biçimde bakımı kocaya düşer.» Bu madde evlilik birliğinin başkanlığını kocaya vermekle eşler arasında bir eşitsizlik koymuş gibi görünüyor. Oysa, yasa başkanlığı kocaya vermiş, ancak karı ve çocukların bakımı yükümlülüğünü de kocaya yüklemiştir.

Yasadaki «başkanlık» kuralı her ailenin iç yapısına göre düzenlenmektedir. Bu nedenle kimi evliliklerde kadının eylemli olarak evlilik birliğinin başkanı olmasına Yurttaşlar Yasasının 152. maddesi engel değildir.

Evlenen bir kadının kocasının konutunda oturması ve soyadını alması, Evliliğin doğal bir sonucu olması gerekir. Yurttaşlar Yasasının bu konudaki 21. ve 153. maddeleri, evlilik birliğine bir bütünlük kazandırmak amacıyla konulmuş kuralları kapsamaktadır.

Ana baba çocuklar üzerinde egelik haklarını birlikte kullanırlarken, bir konuda anlaşamazlarsa Yurttaşlar Yasası, babanın oyunu üstün tutmuştur (Mad. 263). Ayrıca koca izin vermedikçe karı bir meslek ve Sanatla uğraşamaz (mad. 159). Bununla birlikte karı, kendisinin bir meslek ve sanatla uğraşmasının, evlilik birliğinin veya bütün ailenin yararına olduğunu mahkemede kanıtlarsa, bu izin yargıç tarafından kendisine verilir.

Sonuç

Türk kadının en eski Türk hukukunda, Islâm hukukunda ve şimdiki Cumhuriyet hukukunda sahip olduğu duruma böylece göz atılınca, her dönemin kuralları arasında büyük fark olduğu kendiliğinden belirmiş oldu. Burada ele alınması gereken önemli bir nokta kalıyor: Acaba Türk kadınının hukuk alanında erkekle eşit olması; Türk devriminin bu alana getirdiği köklü değişiklik,
Türk toplumunun yaşayış gereklerine uygun düşüyor mu? Gerek kamu hukukunda, gerek Özel hukukta kadının erkeğe eşit olması hangi gerekçeye dayanmaktadır?

Bu konuda Türk hukukunda yapılan değişiklik Türk toplumunun yaşamsal gerçeklerine uygundur. Gördük ki en eski Türklerde kadın, aile yaşamında olduğu kadar, toplum içinde de yüksek bir yere sahipti. Eskiden beri Türk dilinde ana-baba, karı-koca sözcüklerinde ananın babadan önce, karının kocadan önce yer alması Türklerde kadına karşı duyulan saygının bir belirtisidir.

Türklerce İslâmlığın kabulünden sonra da Arap geleneklerinin Türk sosyal yapısına tümüyle girememiş olması ve bu geleneklere karşı Türklerce gösterilen direnç, devrimin kadınlık alanına getirdiği değişikliğin, Türk toplumunun öz; karakterine ne denli uygun olduğunu açıkça gösterir. İslâmlıktan sonra dinsel kuralların kadınlar üzerindeki etkisi hemen hemen yalnız kent ve
kasabalarda görüldü.

Bu kurallar köylere tümüyle giremedi. Türk’ün öz yapısı bunlara karşı koydu. Köylerde eski Türk alışkanlık ve gelenekleri sürdü gitti. Bir erkeğin kentli bir Türk kadını ile konuşması şöyle dursun,
onu görmesinin, bile olanaksız bulunduğu dönemlerde, Türk köylü kadın tamamen serbestti. 

Şu halde Türk kadınının bugün sahip olduğu hukuksal yer, Türk’ün eski toplumsal yapısına; gerçekleştirilen devrim ise, bu yapıdaki yaşamın eylemli durumuna tümüyle uygun bulunmaktadır.

Devrimin kadın hukukuna getirmiş olduğu büyük değişiklik yalnız eski Türk geleneklerine ve sosyal yapımıza değil, hukuksal gereklere ve adalete de uygundur. Çünkü kadına askerlik dışında tıpkı erkekler gibi bütün yükümler yükletilmiştir. Türk kadını, kadın olduğu için daha az vergi vermiyor, işlediği bir suçtan dolayı erkekten daha az ceza görmüyor.

Türk devrimi eskiden kalma sakat uygulamaları temizlemek ve onların yerine; ulus yararına olan iyilerini koymak yolundadır. Kadın hakları konusunda yapılan değişiklik de bu iyi şeylerin en önemlilerinden biridir. Bugünkü Türkiye’de kadınlık artık ayrı bir zümre değildir. Türk kadını ulusun eşit haklara sahip bir üyesidir ve Türk toplumunun, tıpkı erkek gibi, tam haklı ve
önemli bir ögesidir. Türkiye’de kadınlık-erkeklik savaşımı olmamıştır. Ve böyle bir savaşıma neden de olmamıştır. Nasıl ki, Türk devrimi, sosyal yapımızdaki pürüzleri söküp atmakta, eskiden yapılmamış veya savsaklanmış bütün işleri şimdi birer birer gerçekleştirmekte ise bu kadınlık durumunu da öylece düzeltmiş ve Türk toplum yaşamının, Türk geleneğinin ve dolayısıyla uygar insanlık yaşamının gereklerine uygun bir düzeye getirmiştir.

Bu makaleyi sosyal medyada paylaşarak sitemize katkıda bulunabilirsiniz.
1 Star2 Stars3 Stars4 Stars5 Stars (1 oy, puan: 5,00 üzerinden 5)
Loading...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

tr Türkçe
X
error: Kopya İçerik Yasaklanmıştır.