Aklınıza takılan başka detaylar mı var?

Günlük 10.000'i aşkın ziyaretçisi olan hukuk forumunda sorularınızı gündeme getirebilirsiniz.

HUKUK FORUMU

Yorum yaparak bilgiyi çoğaltın!

Yazıyı okumanızın ardından konuyla alakalı fikir, düşünce, gelişme veya düzeltmelerinizi yorum kısmında belirtebilirsiniz. Bu sayede konuyla ilgili gelişmelerden e-posta yoluyla haberdar olur ve yenilikleri takip etme şansı yakalarsınız.

Sözleşmenin Feshi Dava Dilekçesi

Sözleşmenin feshi için dava dilekçesi nasıl yazılır, nasıl hazırlanır?

Kişiler yaptıkları sözleşmeyi çeşitli nedenlerle feshetmek isteyebilirler. Bunun için sözleşmenin feshine yönelik mahkeme kararı alınması istenebilir. Bu yazımızda Adana avukatlarından Saim İNCEKAŞ tarafından sözleşmenin feshinin nasıl yapılacağı, dava dilekçesinin nasıl hazırlanacağı gibi konular sizlerle paylaşılmıştır.

ADANA … ASLİYE TİCARET MAHKEMESİ

SAYIN HAKİMLİĞİ’NE

DOSYA NO:

DAVALI:

VEKİLLERİ:

DAVACI:

VEKİLİ:

KONU: Huzurdaki davaya ilişkin 2. cevap dilekçemizin sunulmasından ibarettir.

AÇIKLAMALAR

USULE İLİŞKİN CEVAPLARIMIZ

DAVACININ BELİRSİZ ALACAK DAVASINA İLİŞKİN AÇIKLAMALARINA KARŞI CEVAPLARIMIZ

Davacı, işbu davanın belirsiz alacak davası şeklinde açılamayacağına ilişkin cevaplarımıza ilişkin davasının tazminat davası olduğunu ve uğranılan zararların bilirkişi raporu ile ortaya çıkacağını ileri sürerek itiraz etmektedir.

Ancak davacının dava dilekçesi incelendiğinde talepleri arasında sadece tazminat talepleri bulunmadığı, aynı zamanda söz konusu bayilik sözleşmesi için yaptığı masraf talebi ile kendisine uygulanan ceza faturalarına ilişkin talepleri de bulunduğu görülecektir. Dolayısıyla davacının dava konusu ettiği talepleri sadece tazminat talebinden ibaret olmadığından söz konusu itirazları yerinde değildir. Bu nedenle de talep konusunu net bir şekilde hesap edebileceği alacak kalemleri bakımından belirsiz alacak davası açmakta hukuki yararı bulunmamaktadır.

Davacı, ayrıca dava konusu alacak miktarlarının bilirkişi incelemesi ile belirleneceğini ileri sürmektedir. Ancak bilindiği üzere, davada bilirkişi incelemesine gidilmesi belirsiz alacak davası açılması için yeterli bir gerekçe değildir.

Yargıtay 11. Hukuk Dairesi’nin 22.06.2016 tarih 2015/15101 E. 2016/6895 K. sayılı kararında da bu husus açıkça ortaya konmuştur:

Alacağın miktarının belirlenebilmesinin, tahkikat aşamasında yapılacak delillerin incelenmesi, bilirkişi incelemesi veya keşif gibi sair işlemlerin yapılmasına bağlı olduğu durumlarda da belirsiz alacak davası açılabileceği kabul edilmelidir. Ne var ki, bir davada bilirkişi incelemesine gidilmesi belirsiz alacak davasının açılabilmesi için yeterli değildir. Bir davada bilirkişiye başvurulmasına rağmen, davacı, dava açarken alacak miktarını belirleyebiliyorsa, belirsiz alacak davası açılamaz.”

Davacının alacak iddialarından olan bayilik sözleşmesine konu iş için yaptığı masrafları ve kendisine uygulanan ceza miktarlarının ne kadar olduğunu açık ve net bir şekilde bilmesine rağmen söz konusu taleplerini belirsiz alacak davası şeklinde açamaz. Söz konusu talepleri bakımından bilirkişi incelemesi yapılacağı itirazı, belirsiz alacak davası açılması hususunda yeterli değildir; zira davacı davasını açarken söz konusu taleplerini hesaplayabilecek konumda iken gerekli hesaplamayı yapmaktan ve gerekli harç miktarını ödemekten kaçınarak belirsiz alacak davası şeklinde açamaz.

Bu nedenle, davacının bu yöndeki taleplerinin hukuki yarar yokluğu nedeniyle usulden reddini talep ederiz.

ESASA İLİŞKİN CEVAPLARIMIZ

DAVACI MENFİ VE MÜSPET ZARAR İDDİALARINI BİRLİKTE TALEP ETMEYE DEVAM ETMEKTEDİR.

Cevap dilekçemizde de ortaya koyduğumuz üzere hem menfi hem müspet zarar talebinde bulunulamayacağından davacının talep sonucunu netleştirmesi gerekmektedir. Ancak davacı cevaba cevap dilekçesinde bu yönde herhangi bir beyanda bulunmadığından, netice-i talebini somutlaştırması için kesin süre verilmesi talebimizi yineliyoruz.

SÖZLEŞME’NİN FESHİNDE USUL VE YASAYA AYKIRI HERHANGİ BİR DURUM BULUNMAMAKTADIR.

  • Sözleşme’nin 25/4. Maddesine göre, fesih hakkının kullanılması için haklı sebebin varlığı aranmamaktadır.

Davacı, Müvekkil şirketlerce kendisine gönderilen fesih ihtarnamesine göre sözleşmenin haklı sebeple feshedildiğini ileri sürerek haklı sebebin ortaya konması gerektiğini ileri sürmektedir. Ancak davacının bu iddiası tamamen asılsızdır. Zira Müvekkil şirketler tarafından gönderilen ihtarnamede de açıkça ifade edildiği üzere Sözleşme’nin 25.4. maddesine göre feshedilmiştir:

İşbu Sözleşme’de fesih sebebi olarak belirtilen sebeplerden birinin var olmamasına rağmen, şirketler Sözleşme süresi içerisinde herhangi bir zamanda işbu Sözleşme’yi herhangi bir sebep göstermeksizin 7 (yedi) gün öncesinden; Kurumsal Bayi ise 2 (iki) ay önceden yazılı bildirimde bulunmak kaydıyla tazminatsız olarak feshedebilir.”

Sözleşme hükmünden de açıkça anlaşılacağı üzere, Sözleşme ile her iki tarafa da herhangi bir gerekçe göstermeksizin fesih imkânı tanınmaktadır. Sözleşmede kararlaştırılan bu hüküm çerçevesinde Müvekkil şirketlerce sözleşme feshedildiğinden, Müvekkil şirketlerin haklı sebebi ispat külfeti bulunmamaktadır; zira Sözleşme’nin hükmü açıktır.

  • Sözleşme’nin hükümleri arasında çelişki bulunmamaktadır.

Davacının bir başka asılsız iddiası ise Sözleşme’nin 4.2 maddesi ile 25.4 maddesinin çeliştiğini ileri sürmesidir. Ancak davacının bu iddiaları sözleşme mantığına aykırıdır; zira 4.2. maddesi sözleşmesini süresini ve Sözleşmenin hangi süre ve şartlarda uzayacağını ortaya koymaktadır. Dolayısıyla buradaki 1 aylık süre Sözleşme’nin uzamasına ilişkin takdir edilen süredir. Dolayısıyla Sözleşme’nin ilgili hükümlerinde davacının iddia ettiğinin aksine çelişki bulunmamaktadır.

Öte yandan, davacı Sözleşme’nin 4.2. maddesine göre 1 ay önceden bildirimde bulunmadığından sözleşmenin uzamış sayılacağından bahsetmektedir. Ancak bu iddiasının asılsız olduğu ortadadır. Zira fesih beyanı, bozucu yenilik doğuran bir hak olup karşı tarafa ulaştığı sonuç doğurmaktadır ve davacıya fesih beyanının ulaşmasının akabinde verilen süre sonunda sözleşme sona ermiştir. Dolayısıyla sona eren bir sözleşmenin süresinin uzaması da mümkün değildir.

  • Taraflar arasındaki sözleşme belirsiz süreli hale gelmemiştir.

Davacı, Müvekkil şirketler ile imzaladığı Bayilik Sözleşmesi’nin belirsiz süreli hale dönüştüğünü ileri sürmektedir.

Ancak davacının bu iddiası yerinde değildir; zira Sözleşme’nin 4.2. maddesine göre sözleşmenin süresi ve uzama periyotları açıkça belirtilmiştir.  Bu hükme göre Sözleşme’nin uzama süresi de belirlenmiştir. Uzama süresi ve şartları belirlenen bir sözleşme, belirsiz süreli hale gelemez. Bu nedenle de davacının iddia ettiğinin aksine TTK madde 121 hükmü işbu dava konusu somut olayda uygulanamaz.

Öte yandan davacının sözleşmenin belirsiz süreli hale geldiği iddiası ile dilekçesinin 6. sayfasında ileri sürdüğü Sözleşme’nin 1 yıl uzamış sayılacağı iddiası birbiriyle çelişmektedir. Bir sözleşme hem belirsiz süreli hale gelip hem de 1 yıl gibi net bir süre ile uzayamaz. Davacının dilekçesinde yer alan bu çelişki, aslında sözleşmenin belirsiz süreli hale gelmediğinin ikrarı niteliğindedir.

  • TTK madde 121 ve devamı hükümleri emredici hüküm niteliğinde değildir.

Davacı, TTK madde 121 hükmü çerçevesinde sözleşmenin belirsiz süreli hale gelmiş olduğu iddiası ile 3 ay önceden yapılmayan bildirimin geçersiz olduğunu ileri sürmektedir. Yukarıda da ifade ettiğimiz üzere, sözleşme belirsiz süreli hale gelmediğinden 3 aylık bildirim süresine tabi değildir. Ayrıca, TTK madde 121 hükmü, emredici nitelikte bir düzenleme değildir. TTK madde 121 ve devamı hükümler, Sözleşme ile aksi kararlaştırılabilen ikincil nitelikte hükümlerdir. Dolayısıyla Sözleşme’de hüküm bulunması halinde Sözleşme hükümleri uygulanacaktır. Bu durumda taraflarca imzalanan Sözleşme’de 7 günlük ihbar süresi gönderildiğinden gerekli süre tanınarak yapılan fesih Sözleşme’ye uygun ve geçerlidir.

  • Müvekkil şirketlerin, davacının yapmış olduğunu iddia ettiği yatırımları amorti edeceğine ilişkin herhangi bir yükümlülüğü bulunmadığından bu sebeple belirli bir fesih süresi tanıma yükümlülüğü de bulunmamaktadır.

Davacı Sözleşme ile kararlaştırılan ihbar süresinin geçersiz olduğunu, sözleşme boyunca yapmış olduğu yatırımların amorti edilebilmesi için belli bir fesih sürelerinin tanınması ile mümkün olacağını ileri sürmektedir. Ancak Sözleşme’nin 6.4. maddesinde açıkça Müvekkil şirketlerin, davacıya yapmış olduğunu ileri sürdüğü yatırımlarını amorti edeceğine, işletmenin karlılığına veya gelirine ilişkin hiçbir taahhüdünün bulunmadığı ifade edilmiştir:

“… Şirketler, işbu Sözleşme konusu faaliyetlerin karlılığı, başarısı ve gelir potansiyeli hususlarında Kurumsal Bayi’ye herhangi bir teminat/güvence ve taahhüt vermemekte, hiçbir şekilde satış/gelir garantisi sağlamamakta olup doğabilecek olası gelir kaybından, işlerin durmasından, zararlardan dolayı Kurumsal Bayi ya da Şubelerine ya da üçüncü kişilere karşı Şirketlerin herhangi bir sorumluluğu olmayacaktır.”

Sözleşme’nin açık hükmünden de anlaşılacağı üzere, Müvekkil şirketler, davacının yaptığını iddia ettiği yatırımları kurulan sözleşmesel ilişki ile karşılayacağına ilişkin hiçbir garanti ve taahhütleri bulunmamaktadır. Dolayısı ile davacının yatırımların amorti edilebilmesi için süre tanınması iddiası sözleşmesel ve hukuki bir dayanağı olmayan asılsız bir iddiadır.

  • Sözleşmenin 25.4. maddesi dahil hiçbir hükmü genel işlem koşulu oluşturmamaktadır. 

Davacı, Müvekkil şirketlerin şirket yapısı ve büyüklüğü gereği sözleşmeyi müzakere etme imkânı bulunmadığından Sözleşme hükümlerinin genel işlem koşulu oluşturduğunu ileri sürmektedir. Ancak davacının iddiaları tamamen asılsızdı.  Davacı, Sözleşme’yi müzakere ederek ve basiretli tacir olarak sözleşmenin hukuki ve finansal değerlendirmelerini yaparak imzalamıştır.

Kaldı ki davacı güçsüz durumda olduğunu ileri sürdüğü sözleşmesel ilişkiyi yine kendi iddiasına göre 6 yıl boyunca nasıl devam ettirdiği de bir başka çelişki olmakla birlikte aslında davacının sözleşme ile yüklendiği edimler arasında bir dengesizlik yaratılmadığının da göstergesidir.

  • Sözleşmenin hükümlerinin genel işlem koşulu olup olmadığına karar verilebilmesi için 3 aşamalı bir denetimden geçmesi gerekmektedir.

Her ne kadar Sözleşme’nin hükümlerinin gelen işlem koşulu olarak değerlendirilmesi mümkün olmasa da bir an için davacının iddiaları dikkate alındığında dahi, sözleşme hükümlerinin genel işlem şartlarına uygun olmadığı görülecektir. Davacı, sözleşme hükümlerinin genel işlem şartlarına aykırı olduğu iddiasını, Müvekkil şirketler karşısındaki konumuna dayandırmaktadır. Ancak genel işlem şartlarının oluştuğunun kabulü için bu iddialar yeterli değildir.

Yargıtay 11. Hukuk Dairesi’nin 21.05.2018 tarihli 2016/11123 E. ve 2018/3743 K. sayılı ilamında, açıkça genel işlem koşulu değerlendirilmesi için, kapsam, yorum ve içerik denetimi yapılması gerektiğinden bahsetmektedir:

“Bir sözleşme hükmünün genel işlem koşulu niteliğinde olduğunun anlaşılması halinde, genel işlem koşullarının üç aşamalı denetime tabi tutulması gerekir. Söz konusu denetim aşamaları; yürürlük (kapsam) denetimi, yorum denetimi ve içerik denetimidir.

Yürürlük denetiminde, genel işlem koşulunun karşı tarafın bilgisi dahilinde sözleşmeye konulup konulmadığına bakılmalı, müşterinin sözleşmeye genel işlem koşulu konulduğunu açıkça biliyor olması halinde diğer denetim aşamalarına geçilmelidir. Aksi halde diğer aşamalara geçilmeksizin genel işlem koşulu niteliğindeki hükmün sözleşmeden çıkarılması gerekmektedir. TBK m. 21 uyarınca, bir müşterinin önceden sözleşmedeki genel işlem koşulundan açıkça haberdar edilmesi, tek başına o hükmün geçerli hale geldiğini göstermez. Önceden müşteriye bildirilmemiş olan hükümler, genel işlem koşulu denetimine gerek kalmaksızın, sözleşmenin bir hükmü dahi sayılmamalıdır.

Şayet sözleşme, o sözleşmenin niteliğine ve işin özelliğine yabancı bir genel işlem koşulu taşıyorsa, yani şaşırtıcı hüküm içeriyorsa, bu nitelikteki hükümler yönünden, müşterinin önceden ve açıkça bilgilendirilmiş olup olmadığı, bu hükmün müzakere edilip edilmediği önem taşımaksızın, o sözleşme hükmü TBK m. 21/2 uyarınca sözleşmeye yazılmamış sayılmalıdır.

Yürürlük denetimi kapsamında, genel işlem koşulu niteliğindeki hükümlerden müşterinin önceden ve açıkça bilgilendirilmemiş ve onun tarafından kabul edilmemiş olması halinde veya şaşırtıcı hüküm içermesi halinde o hükümler sözleşmeye yazılmamış sayılır. Böyle bir durumda, sözleşmeyi düzenleyen taraf, sözleşmede yer alan genel işlem koşulu niteliğindeki hükümler olmasaydı, o sözleşmeyi yapmayacak olduğunu söyleyerek, sözleşmenin geçersiz olduğu ileri süremez.

Yürürlük denetiminin aşılması halinde yapılması gerekli denetim aşaması “yorum” denetimidir. Belirsizlik ilkesi de denilen bu denetim modelinde, sözleşmede yer alan genel işlem koşulu niteliğindeki hüküm içeriğinin ne olduğu konusunda bir anlaşmazlık bulunuyorsa, bu hükmün düzenleyen taraf aleyhine yorumlanması gerekir.

Sözleşmede, yürürlük denetiminin aşılması ve yorumu gerektirecek bir belirsizliğin bulunmaması veya bulunsa bile düzenleyen aleyhine yorum yapılmış olmasından sonra, sözleşmenin bir de “içerik” denetimine tabi tutulması gerekmektedir. İçerik denetimi yapılırken, genel işlem koşulu olduğu ileri sürülen hükmün “dürüstlük kuralı” na aykırı olup olmadığı, karşı tarafın aleyhine ve onun şartlarını ağırlaştırıcı nitelikte olup olmadığına bakılacaktır. Hangi tür sözleşme hükümlerinin dürüstlük kuralına aykırı ve diğer tarafın şartlarını ağırlaştırıcı nitelikte olduğu hususu Kanunda düzenlenmemiş olup, mahkemece her somut olayda bu durumun tartışılması ve değerlendirilmesi gerekir.”

Bu kapsamda davacı ile imzalanan sözleşme hükümleri değerlendirildiğinde;

  • Davacıya Sözleşmede yer alan hüküm ve yükümlülükleri kapsamında gerekli bilgilendirme yapılmıştır.
  • Sözleşmede, tarafların yükümlülükleri dışında olan, şaşırtıcı hükümler bulunmamaktadır.
  • Sözleşmenin her hükmü açık ve anlaşılırdır.
  • Tarafların edimleri arasında bir dengesizlik yaratmamakta, şartları ağırlaştırmamaktadır.

Dolayısıyla, Yargıtay kararlarına göre davacının iddia ettiğinin aksine davacı şirketin Müvekkil şirketler karşısındaki konumu, sözleşme hükümlerinin genel işlem koşulu oluşturduğunun kabulü için yeterli olmadığı açıktır.

  • Tarafların tacir olmasının, genel işlem koşullarının uygulanabilirliğini kısıtladığı Yargıtay kararı ile sabittir.

Davacı, cevap dilekçemizde yer alan basiretli tacir ilkesi karşısında genel işlem koşullarının uygulanmasının sınırlı olduğuna ilişkin açıklamalarımızın geçerli olmadığını ileri sürmektedir. Oysa ki ilgili Yargıtay kararı incelendiğinde asıl davacının iddialarının dinlenebilirliğinin kalmadığı görülecektir.

Yargıtay 19. Hukuk Dairesi’nin 19.02.2018 tarihli 2016/15462 E. ve 2018/713 K. sayılı kararında açıkça, tacirler bakımından genel işlem koşullarının değerlendirilmesinde basiretli tacir ilkesi nedeniyle her somut olayda ayrı değerlendirilmesi gerektiği ifade edilmektedir. (İlgili Yargıtay kararı dilekçemiz Ek-1’de sunulmaktadır.)

Yargıtay 19. Hukuk Dairesi’nin 19.02.2018 tarihli 2016/15462 E. ve 2018/713 K. sayılı kararında;

“…taraflar tacir olup 6102 Sayılı TTK’nun 18/2 maddesi uyarınca her tacirin ticaretine ait bütün faaliyetlerinde basiretli iş adamı gibi hareket etmesi gerekir. Her ne kadar 6098 Sayılı TBK’nun 20 ila 25. maddeleri arasında düzenlenmiş olan genel işlem koşullarına dair hükümler tacirler yönünden de uygulanabilirse de TTK 18/2. maddesi hükmü karşısında tacirler bakımından genel işlem koşullarının uygulanıp değerlendirilmesinde her somut olayın özelliğine göre daha dikkatli davranılması gerekmektedir.” denilerek ticari nitelikteki genel kredi sözleşmesinde yer alan davacı yan aleyhine konulan muhtelif masraflar, erken kapama komisyon ücreti, dosya masrafı gibi kalemlerin genel işlem koşulu olarak değerlendirilmemiş ve aksi yöndeki yerel mahkeme kararı bu nedenle bozulmuştur.

Bu nedenle de davacıya da sözleşmeyi herhangi bir neden olmaksızın feshedilmesi imkanı veren 25.4. maddesi dahil Sözleşmenin hiçbir hükmü genel işlem koşulu olarak değerlendirilemez. Bu nedenle geçerli ve yürürlükte olan sözleşme hükmüne göre yapılan fesih de geçerlidir ve de usul ve yasaya uygundur.

DAVACI SÖZLEŞME NEDENİYLE YAPTIĞINI İDDİA ETTİĞİ YATIRIMLARI CEVABA CEVAP DİLEKÇESİNDE DE GÖSTEREMEMEKTEDİR.

Davacı, Sözleşme kapsamında yaptığını iddia ettiği yatırımları olarak 100.000 TL bedelli teminat mektubunu göstermektedir. Ancak teminat mektubunun sunulması sözleşmede kararlaştırılan bir yükümlülük olduğu açıktır. Kaldı ki, günümüz koşulları değerlendirildiğinde, hemen hemen her sözleşmede hak ve yükümlülüklerin teminat olarak banka teminat mektupları talep edilmektedir. Dolayısıyla, davacının banka teminat mektubu sunması, sözleşme nedeniyle yapmış olduğu bir yatırım değildir.

Davacı, sözleşme kapsamında yer kiraladığını ve fesih nedeniyle çalışanlarına karşı tazminat yükümlülüğü doğduğunu ileri sürmektedir. Ancak söz konusu zarar iddialarının, somut delillerle desteklenip dava konusu sözleşme ile ilişkilendirilmesi gerekmektedir. Bu nedenle, somut delillerle desteklenmeyen iddiaların Sayın Mahkemece dikkate alınmamasını talep ederiz.

DAVACININ MÜVEKKİL ŞİRKETE OLAN BORÇLARI NEDENİYLE, TEMİNAT MEKTUBU SÖZLEŞME’YE UYGUN OLARAK NAKDE ÇEVRİLMİŞTİR.

Davacı teminat mektubunun baskı ve tehdit unsuru olduğunu ileri sürmektedir. Ancak bu iddia da diğer tüm iddialar gibi asılsızdır; zira teminat mektubunu, davacı tarafından yüklenen hak ve borçların birer teminatı olarak alınmış olup davacının Müvekkil şirkete olan borçları nedeniyle Sözleşme’nin 22.1.3. maddesi kapsamında teminat mektupları nakde çevrilmiştir.
Bu nedenle teminat mektuplarının nakde çevrilmesinde haksız ve kötü niyetli bir durum bulunmamaktadır. Tüm bu hususlar, tarafların ticari defterlerinin incelenmesi ile ortaya çıkacaktır.

CEZA FATURALARI, SÖZLEŞMEYE VE SÖZLEŞME EKLERİNE UYGUN OLARAK KESİLMİŞTİR.

Davacıya uygulanan cezalar, Sözleşme’nin eki niteliğindeki Ceza Sistematiği’ne göre, Sözleşmeye ve mevzuatta uygun iş ve işlemler yapılabilmesi adına uygulanmaktadır. Davacının da bu yöndeki ihlalleri neticesinde gerekli cezalar uygulanmıştır. Cevap dilekçemiz ekinde sunduğumuz Sözleşme eki Ceza Sistematiği’nde hangi ihlal için ne kadar ceza kesileceği açıkça ortaya konmuştur. Söz konusu cezaların usul ve yasaya uygunluğu bilirkişi incelemesi sırasında sunulan belgelerle ortaya konacaktır.

Davacı asılsız iddialarını desteklemek amacıyla, düzenleyeni belli olmayan bir takım bilgisayar çıktılarını delil olarak dosyaya sunmaktadır. Ancak davacının herhangi bir imza taşımayan, bilgisayar ortamında basit bir şekilde oluşturulabilecek şekilde dosyaya sunduğu dilekçe eklerinin delil niteliğinin bulunmadığından Sayın Mahkemece dikkate alınmamasını talep ederiz.

Yukarıda detaylarıyla ortaya koyduğumuz nedenlerle haksız olarak ikam edilen işbu davanın reddini talep ederiz.

SONUÇ VE İSTEM             : Yukarıda arz ve izah edilen nedenlerle ve Sayın Mahkemece re’sen dikkate alınacak hususlara binaen;

  1. Huzurdaki haksız ve mesnetsiz davanın REDDİNE,
  2. Yargılama giderleri ve vekalet ücretinin davacı şirkete YÜKLETİLMESİNE, karar verilmesini vekâleten saygılarımızla arz ve talep ederiz.

Davalı Şirketler Vekili

Ek-1: Genel işlem koşularına ilişkin Yargıtay 11. Hukuk Dairesi’nin 21.05.2018 tarihli 2016/11123 E. ve 2018/3743 K. sayılı

Son düzenleme tarihi 4 Ekim 2020 16:03

Paylaş
Avukat Saim İncekaş

Avukat Saim İncekaş. Adana'da ikamet etmektedir. Kurucu sıfatıyla kendisine ait Adana Avukatlık ve Danışmanlık Bürosunda çalışmalarına devam etmektedir. Ceza Hukuku, Medeni-Boşanma-Aile Hukuku, Bilişim Hukuku avukatlığı ana çalışma dallarıdır. Özellikle boşanma ve ceza avukatlığı üzerine pratik ve deneyim sahibidir. Bu alanlarda 5.000'den fazla yazı ve makalesi bulunmaktadır. Adres: Kayalıbağ, Ziya Algan İş Merkezi, Turhan Cemal Beriker Blv. No:9 E-posta: av.saimincekas@gmail.com Telefon: 0534 910 97 43

Bir yorum bırakın

E-posta adresiniz gizli tutulacaktır.