Anasayfa » YARGITAY KARARLARI » MURİS MUVAZZASI DAVASI YARGITAY KARARI

MURİS MUVAZZASI DAVASI YARGITAY KARARI

MURİS MUVAZZASI DAVASI YARGITAY KARARI

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu   (Esas : 2010/1-295 Karar : 2010/333 Tarih : 16.06.2010)

* TAPU İPTAL
* TESCİL
* TENKİS
* MURİS MUVAZAASI
* GİZLİ SÖZLEŞME
* TAŞINMAZ SATIŞ SÖZLEŞMESİNİN ŞEKLİ
* SATIŞA KONU EDİLEN BİR MALIN DEVRİNİN BELİRLİ BİR SEMEN KARŞILIĞINDA OLMASI
Özet: Evladın elverdiğince ebeveynine bakıp yardım etmesi ahlaki bir görev ise de, görev sınırının aşıldığı, ana babanın normal bakımın ötesinde ihtimama muhtaç olduğu durumlarda evladın hizmetin karşılığında bir şey istemesi ve sunulan aşırı hizmetin semen olarak değerlendirilmesi gerektiği, hukuka uygun düşeceğinden, böyle bir durumda temlikin ivazlı olduğu kabul edilmelidir. O halde, taraflar arasındaki pay devri isteminde, muris muvazaasının olmazsa olmaz unsurlarından “gizli sözleşme” unsuru bulunmadığından işlemin gerçekten satış olduğu sonucuna ulaşılmaktadır.

(743 s. MK m. 706) (1086 s. HUMK m. 429) (2644 s. Tapu K m. 26) (818 s. BK m. 18, 213) (4721 s. MK m. 782)

-YARGITAY İLAMI-

Taraflar arasındaki “Tapu İptali, Tescil ve Tenkis“ davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Sarıyer 1. Asliye Hukuk Mahkemesi’nce davanın kabulüne dair verilen 20.06.2008 gün ve 2006/183 E.- 2008/202 K. sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, YARGITAY 1.Hukuk Dairesi’nin 17.02.2009 gün ve 2008/11225 E., 2009/1940 K. sayılı ilamı ile;

(…Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal, tescil ve tenkis İSTEKLERİNE İLİŞKİNDİR.

Mahkemece, davanın kabulüne KARAR VERİLMİŞTİR.



Dosya içeriğinden toplanan delillerden; tarafların ortak miras bırakanı Gülseren’nin maliki olduğu 35 ada 13 parsel sayılı taşınmazdaki 4/16 payının intifa hakkını üzerinde bırakarak çıplak mülkiyetini 21.10.1999 tarihli akitle davalıya satış yoluyla temlik ETTİĞİ ANLAŞILMAKTADIR.

Davacılar, miras bırakan Gülseren’in davalıya yapmış olduğu temlikin mirasçıdan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğunu ileri sürerek eldeki DAVAYI AÇMIŞLARDIR.

Bilindiği üzere, uygulamada ve öğretide “muris muvazaası” olarak tanımlanan muvazaa, niteliği itibariyle nisbi (mevsuf-vasıflı) MUVAZAA TÜRÜDÜR. Söz konusu Muvazaada miras bırakan gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını DEVRETMEK İSTEMEKTEDİR. Ancak mirasçısını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, gerçekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi sözleşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultusunda açıklamak SURETİYLE DEVRETMEKTEDİR.

Bu durumda yerleşmiş YARGITAY İçtihatlarında ve 1.4.1974 tarih 1/2 sayılı İnançları Birleştirme Kararında açıklandığı üzere görünürdeki sözleşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de Medeni Kanunun 706 (yeni 782), Borçlar Kanunun 213 ve Tapu Kanunun 26 ncı maddelerinde öngörülen şekil koşullarından yoksun bulunduğundan, saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeniyle geçersizliğinin tespitini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptalini isteyebilirler.

Hemen belirtmek gerekir ki bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi, davalıya yapılan temlikin gerçek yönünün diğer bir söyleyişle miras bırakanın asıl irade ve amacının duraksamaya yer bırakmayacak biçimde ortaya ÇIKARILMASINA BAĞLIDIR. Bir iç sorun olan, gizlenen gerçek iradeyle amacın tespiti ve aydınlığa kavuşturulması genellikle zor olduğundan, bu yöndeki delillerin eksiksiz toplanılması yanında birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmesi de büyük ÖNEM TAŞINMAKTADIR.

Öte yandan, miras bırakanın sağlığında mal varlığının tamamını veya bir kısmını,mirasçıları arasında hoşgörüyle karşılanabilecek makul ölçüler içerisinde paylaştırmışsa, mirasçısından mal kaçırma iradesinden söz etme OLANAĞI YOKTUR. O halde, miras bırakanın denkleştirme yapıp yapmadığı üzerinde durulması, miras bırakandan tüm mirasçılarına intikal eden, taşınır, taşınmaz ve hakların araştırılması,tapu kayıtları ve varsa öteki delil ve belgelerin mercilerinden getirtilmesi, her bir mirasçıya geçirilen malların ve hakların nitelikleriyle değerleri hakkında uzman bilirkişiden rapor alınarak, paylaştırmanın mı yoksa mal kaçırma amacının mı üstün tutulduğunun aydınlığa KAVUŞTURULMASI ZORUNLUDUR.

Somut olaya gelince, davacıların miras bırakan Gülseren’nin oğulları, davalı Sevgi Silva Acar’ın ise kızı olduğu, miras bırakan Gülseren’in sağlığında davalıyla birlikte aynı çatı altında hayatını idame ettirdiği ve hasta olması sebebiyle davalının; annesi olan murisin gerekli her türlü tedavisiyle ilgilendiği, tüm sosyal ve ekonomik ihtiyaçlarını karşıladığı ve murise hayatı boyunca bir evladın ebeveynine bakmakla ve göstermekle yükümlü olduğu şartların fevkinde ilgisini ve hizmetini esirgemediği dosya kapsamıyla SABİTTİR.

Oysa çekişme konusu taşınmazın satış şeklinde davalıya temlik EDİLDİĞİ GÖRÜLMEKTEDİR. Hemen belirtilmelidir ki, satışa konu edilen bir malın devrinin belirli bir semen karşılığında OLACAĞI KUŞKUSUZDUR. Semenin bir başka ifadeyle malın bedelinin ise mutlaka para olması şart olmayıp belirli bir hizmet veya bir emekte olabileceği KABUL EDİLMELİDİR. Esasen yukarıda da değinildiği üzere muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı olarak açılan davaların hukuki dayanağını teşkil eden 01.04.1974 tarih ve 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında miras bırakanın gerçek iradesinin mirasçıdan mal kaçırma olması halinde uygulanabilirliğinin KABULÜ GEREKİR. Bir başka ifadeyle murisin iradesi önem taşır.

O halde, yukarıda değinilen somut olgular açıklanan ilkeler çerçevesinde değerlendirildiğinde, miras bırakının yapmış olduğu temlikle ilgili olarak gerçek amaç ve iradesinin mirasçıdan mal kaçırmak olmadığı ve bu amaçla temlikin gerçekleştirilmediği KABUL EDİLMELİDİR.

Hal böyle olunca açılan davanın reddine karar verilmesi gerekirken kabulü yönünde hüküm kurulmuş olması DOĞRU DEĞİLDİR…)

Gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki KARARDA DİRENİLMİŞTİR.

TEMYİZ EDEN : Davalı vekili

HUKUK GENEL KURULU KARARI

Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLDÜ:

Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal, tescil ve tenkis İSTEKLERİNE İLİŞKİNDİR.

Mahkemenin; “Toplanan kanıtlardan murisin sağlığında dava konusu taşınmazdaki payının çıplak mülkiyetini davalıya bağışladığı ancak yapılan işlemin satış şeklinde gösterildiği gerçekte bu temlikin ivazsız ve bağış niteliğinde olduğu; temlikin diğer mirasçıları miras hakkından yoksun bırakmak amacıyla YAPILDIĞI ANLAŞILMIŞTIR.” gerekçesiyle “davanın kabulüne” dair verdiği karar; Özel Daire’ce yukarıda açıklanan nedenlerle bozulmuş; YEREL MAHKEMECE, önceki KARARDA DİRENİLMİŞTİR.

Direnme kararını davalı vekili TEMYİZ ETMİŞTİR.

Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; dava konusu taşınmazın davalıya temlikinin mirastan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olup olmadığı NOKTASINDA TOPLANMAKTADIR.

Uygulamada ve öğretide “muris muvazaası” olarak isimlendirilen muvazaa türünün Türk Hukukunda büyük yeri ve ÖNEMİ VARDIR. Muvazaa davalarının büyük bölümü muris muvazaasına İLİŞKİN BULUNMAKTADIR.

Muris muvazaası da taraf muvazaası gibi pozitif hukukumuzda ayrıntılı biçimde düzenlenmemiş, sadece Borçlar Kanununun 18 inci maddesinde nispi (mevsuf-vasıflı) muvazaa olarak soyut bir şekilde HÜKME BAĞLANMIŞTIR. Ancak bu yönde pek çok davaların bulunması, toplumun gereksinmeleri ve zorlamaları ile, muris muvazaası gerek öğretide ve gerekse uygulamada geniş boyutları ile ele alınmış, bu yönde görüş ve KURALLAR GELİŞTİRİLMİŞTİR.

Muris muvazaasında, miras bırakanla sözleşmenin karşı tarafı, aralarında yaptıkları bağış sözleşmesini genellikle satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesiyle gizlemektedirler. Başka bir anlatımla, miras bırakanla karşı taraf malın gerçekten temliki HUSUSUNDA ANLAŞMIŞLARDIR. Görünüşteki ve gizlenen sözleşmelerin her ikisinde de samimi olarak TEMLİK İSTENMEKTEDİR. Ne var ki, görünüşteki satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesinin vasfı (niteliği) muvazaalı sözleşmeyle değiştirilmekte, ayrıca gizli bir bağış SÖZLEŞMESİ DÜZENLENMEKTEDİR. Görünüşteki sözleşmenin vasfı (niteliği) tamamen değiştirildiğinden, muris muvazaası aynı zamanda “tam muvazaa” özelliği DE TAŞINMAKTADIR.

Muris muvazaası da öteki nispi (mevsuf-vasıflı) muvazaalar gibi dört unsurdan oluşur.

a-Görünüşteki Sözleşme: Miras bırakanın, mirasçıdan mal kaçırmak, onların kendilerinden mal kaçırıldığı yönünde yapacakları itirazları, açacakları davaları önlemek, başka bir anlatımla onları aldatmak için, karşı tarafla anlaşarak, gerçek iradesine uygun düşmeyecek ve hiçbir hüküm ve sonuç doğurmayacak biçimde düzenlediği sözleşmeye görünüşteki sözleşme denir.

b-Üçüncü Şahısları (Mirasçıları) Aldatmak Amacı: Muris muvazaasına bu açıdan bakıldığında, öteki nispi muvazaalardan farkı mirasçıları aldatmak AMACIYLA YAPILMASIDIR. Daha açık anlatımıyla, muris muvazaasında aldatmak isteyen (muvazaalı işlem yapan) miras bırakan, aldatılmak istenen İSE MİRASÇIDIR. Oysa muris muvazaası dışında kalan mutlak ve nispi muvazaalarda aldatılmak istenen üçüncü kişinin mirasçı olması ŞART DEĞİLDİR.

Muvazaalı sözleşme yapıldığı sırada mal kaçırılmak, aldatılmak istenen bir mirasçının veya mirasçıların bulunması, aldatmak amacının (kastının) gerçekleşmesi İÇİN YETERLİDİR. Bu durumda miras bırakanın ölüm tarihine göre mirasçı olan ve terekeden miras hakkı alması gereken mirasçının, kendisinin henüz mirasçılık sıfatını kazanmadığı tarihte yapılan muvazaalı işleme karşı durarak, muvazaanın tespiti için dava açmakta hukuki yararının ve hakkının BULUNDUĞU AÇIKTIR. Muvazaalı sözleşmenin yapıldığı tarihte mirasçı olmamasının muvazaa davası açma hakkına hiçbir ETKİSİ YOKTUR. Esasen bir mirasçı muvazaa nedeniyle açtığı bir iptal ve tescil davası sonunda muris muvazaasının varlığını ispat edip o taşınmazın terekeye dönmesini sağladığı takdirde, muvazaalı sözleşme tarihinde mirasçı olmayıp da, miras bırakanın ölüm tarihinde mirasçılık sıfatını kazanan mirasçı o taşınmazdan pay aldığına göre, kendisine, muvazaalı sözleşme tarihinde mirasçı olmaması nedeniyle dava açma hakkı tanınmaması açık bir çelişki yaratacağı gibi, hukuk mantığına da uygun düşmez.

Miras bırakan sağlığında mallarını mirasçıları arasında, makul ölçüler içerisinde, dengeli bir biçimde paylaştırmışsa, artık mirasçıdan mal kaçırmak, onları aldatmak kastı ve iradesi bulunmadığından, muris muvazaasından söz etmek mümkün olmaz.

Bu gibi temliklerde miras bırakanın amacı mirasçıdan mal kaçırmak değil, mallarını sağlığında mirasçılar arasında PAY ETMEKTİR. Uygulamada “denkleştirme” olarak da tanımlanan bu paylaştırmanın kabulü için, miras bırakanın tüm mirasçılar arasında paylaştırma yapması, paylaştırmada tam bir eşitlik olmasa dahi makul ve hoşgörüyle karşılanabilecek bir denge KURMASI GEREKİR.

Miras bırakan sadece mirasçılardan birine veya birkaçına pay vermişse veya paylaştırmada makul ve hoşgörü sınırlarını aşan bir dengesizlik bulunuyorsa, paylaştırma değil mirasçıdan mal kaçırma amacı üstün tutulmuş sayılacağından, aldatmak unsuru TEŞEKKÜL EDECEKTİR. Bu takdirde de pay almayan veya az pay verilen mirasçı veya mirasçıların dava açmak HAKLARI DOĞACAKTIR.

Denkleştirmenin var olup olmadığının anlaşılabilmesi içim tüm mirasçılara verilen mal ve kıymetlerin; tanık dinlemek, ilgili mercilerden bilgi ve belge istemek, tüm taraf delillerini toplamak, uzman bilirkişi aracığı ile her bir mirasçıya verilen mal ve değerleri birbirleriyle KIYASLAMAK GEREKİR.

c-Tarafların Beyanlarıyla İradeleri Arasında İsteyerek Meydana Getirdikleri Uyumsuzluğu Açıklayan Muvazaa Anlaşması: Muris muvazaasındaki muvazaa anlaşması, miras bırakanla karşı taraf arasında görünüşte yapılan sözleşmenin niteliğini DEĞİŞTİREN SÖZLEŞMEDİR.

Muvazaa sözleşmesi hiçbir şekil koşuluna BAĞLI DEĞİLDİR. Yazılı yapıldığı gibi çok kez de SÖZLÜ YAPILABİLMEKTEDİR. Uygulamada muvazaa anlaşmasının çok zaman gizli sözleşme ile bir arada, hatta onunla iç içe YAPILDIĞI GÖRÜLMEKTEDİR. Ancak gizli sözleşmeyle birlikte yapılması muvazaa sözleşmesinin ayrı bir sözleşme olması niteliğini ortadan kaldırmaz.

Gerek “taraf” gerekse “muris muvazaasında” muvazaa anlaşmasının varlığı muvazaanın oluşması İÇİN ŞARTTIR. Muvazaa anlaşmasını miras bırakan bizzat veya vekili aracılığıyla yapabilir. Miras bırakanın görünüşteki sözleşmeyi bizzat yapması, muvazaa anlaşmasını vekili aracılığıyla yapmasına engel teşkil etmez.

Muvazaa anlaşmasının görünüşteki sözleşmeden önce veya en geç onunla aynı zamanda YAPILMASI GEREKİR. Daha sonra yapılan sözleşme bu muvazaa sözleşmesini değil, önceki geçerli sözleşmeyi değiştiren ikinci bir sözleşme niteliğini taşır.

d-Gizli Sözleşme: Muris muvazaasının son unsuru, tüm nispi muvazaalarda olduğu gibi GİZLİ SÖZLEŞMEDİR. Miras bırakan malını bağış yoluyla devretmek istemekte, bu iradesine uygun bir SÖZLEŞME YAPMAKTADIR. Ne var ki, bu sözleşmeyi gerçek iradesine uygun olmayan başka nitelikteki bir sözleşmenin ARKASINA GİZLEMEKTEDİR. Gerçek iradesine uygun olmayan, bilinen ve açıklanan sözleşmeye “görünüşteki sözleşme”, gerçek iradesine uygun olan, ancak saklanan, gizli kalan sözleşmeye de “gizli sözleşme” denmektedir.

Muris muvazaasında gizli sözleşme daima bağış sözleşmesi ŞEKLİNDE YAPILMAKTADIR. O halde muris muvazaasında öteki mirasçılardan gizlenen, malın temliki değil, temlik SÖZLEŞMESİNİN NİTELİĞİDİR. Gizli sözleşme bulunmadığı takdirde muris muvazaasından söz etme OLANAĞI YOKTUR.

Bu noktada; görünürdeki sözleşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli sözleşme de şekil koşullarından yoksun bulunduğundan, miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar resmi sözleşmenin muvazaa nedeniyle geçersizliğinin tespitini ve tapu kaydının iptalini isteyebilirler.

Hemen belirtilmelidir ki; burada yapılan temlikin gerçek yönünün, eş söyleyişle miras bırakanın irade ve amacının duraksamaya yer bırakmayacak biçimde ortaya ÇIKARILMASI ÖNEMLİDİR. Bunun için de, miras bırakanın sözleşmeyi yapmakta haklı ve makul nedeninin bulunup bulunmadığı, bakım borçlusu ve diğer mirasçılarla ilişkileri, yaşı, sağlık durumu, temlik edilen malın tüm mamelekine oranı gibi olgulardan yararlanılmasında ZORUNLULUK VARDIR.

Saklı pay sahibi olsun veya olmasın, her mirasçı mirastan mal kaçırmak amacıyla miras bırakan tarafından yapılan muvazaalı sözleşmenin geçersizliğinin tespitini, bu sözleşmeye dayanılarak bir tapu kaydı oluşmuşsa tapu kaydının iptali ile pay oranında adına tescilini veya eski hale getirilmesini (terekeye döndürülmesini) isteyebilir. Mirasçı, muvazaalı sözleşmenin dışında kaldığından ve ona karşı koyduğundan üçüncü KİŞİ DURUMUNDADIR. Her ne kadar mirasçı muvazaalı sözleşme yapan kişinin ardılı (külli halefi) ise de, miras bırakan muvazaalı sözleşme yaparak kanunen kendisine intikal etmesi gereken miras hakkına mani olup onun tamamını veya bir bölümünü başkasına intikal ettirdiğinden, bu sözleşmeye karşı koymakta, onun GEÇERSİZLİĞİNİ İSTEMEKTEDİR.

Görülüyor ki, miras bırakanın iradesiyle mirasçının YARARI ÇATIŞMAKTADIR. Bir bakıma mirasçı kanuni hakkını miras bırakana karşı KORUMAYA ÇALIŞMAKTADIR. Miras bırakanın iradesine karşı DAVA AÇMAKTADIR. Bu itibarla muris muvazaası davasında mirasçının üçüncü kişi sıfatıyla hareket ETTİĞİ KUŞKUSUZDUR.

Elbette miras bırakan saklı pay dışındaki mallarını kanunların öngördüğü biçimde serbestçe tasarruf etme ve başkasına dilediği gibi temlik etme HAKKINA SAHİPTİR. Ancak mallarını kanuna uymayan şekilde temlik ettiği takdirde, öldükten sonra zarar gören mirasçının bu tasarrufa karşı koyma, geçersizliğinin tespitini isteme hakkının bulunduğunun da KABULÜ GEREKİR.

Öteki deyişle, miras bırakanın nasıl ki saklı pay dışındaki mallarını kanuna uygun biçimde devretme hakkı varsa, mirasçının da miras bırakanın kanuna aykırı biçimde düzenlediği ve kendisini miras hakkından yoksun bırakan hukuki tasarruflarına karşı koyma, yapılan temlik ve tescilin iptalini isteme HAKKI VARDIR.

Asıl olan miras bırakanın terekesinin kanunlarda öngörülen şekilde mirasçılarına İNTİKAL ETMESİDİR. Miras bırakanın saklı pay dışındaki mallarda dilediği gibi tasarruf etme hakkı varsa da, bu temliki yaparken kanunlarda öngörülen şekil koşuluna UYMAK ZORUNDADIR. Şekil koşuluna uyulmadığı taktirde, kanun gereği malik olacak mirasçının şekil noksanlığından dolayı bu temlikin iptalini istemekte hukuki YARARI VARDIR.

Bununla birlikte, miras bırakan bağış sözleşmesini görünüşte satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi gibi ivazlı bir sözleşme arkasına gizleyerek, mirasçının saklı payını da TEMLİK ETMİŞTİR. Miras bırakanın bu kötü niyeti ve onunla işbirliği içerisindeki karşı tarafın kötü niyete dayanan hakkı kanun tarafından korunamaz.

Muris muvazaası davası açacak kişinin muvazaalı sözleşme yapan miras bırakanın mirasçısı OLMASI YETERLİDİR. Saklı pay sahibi mirasçı olması gerekmez. Dava açan mirasçı üçüncü kişi durumunda olduğundan, davasını her türlü delil ispat edebilir. (Eraslan Özkaya, İnançlı İşlem ve Muvazaa Davaları, Seçkin yayınevi, 2.baskı, s.343-482)

Bu açıklamalar ışığında somut olaya bakılınca; davacılar ve davalının kardeş, murisin ise tarafların annesi olduğu, dava konusu payın ilişkin bulunduğu taşınmazın ilk maliki Talat Acar’ın ölümünden sonra taraflara ve muris anneye kaldığı, davalı Sevgi Silva Acar’ın bekar olup, anne Gülseren Acar ölene kadar muris ile birlikte yaşadığı, murisin ve davalının taşınmazın kira gelirinden başka hiçbir gelirlerinin bulunmadığı, murisin ölümüne kadar tüm ihtiyaçlarının ve bakımının davalı tarafından karşılandığı, murisin 21.10.1999 tarihinde dava konusu taşınmaz payın intifa hakkını kendi üzerinde bırakarak, çıplak mülkiyetini davalıya satış göstermek suretiyle tapuda devir ettiği, bu tarihten çok önceleri başlayan ve özellikle murisin son yıllarında ağırlaşan hepatit hastalığı nedeniyle sık sık tedavi gördüğü, günlerce hastanede yattığı onun bu halinde bile bakımının sadece davalı tarafından yapıldığı ve davalının refakatçi olarak günlerce murisin yanında kaldığı, davacıların ise murisin çocukları olmasına rağmen muris ile hiç ilgilenmedikleri gibi, davacılardan Kevork Acar’ın murisi hastalığının ağırlaştığı son aylarında şikayet etmek suretiyle hakkında ceza davası açılmasını sağladığı, ceza davasının murisin ölümüyle düştüğü, hususları gerek davacı ve gerekse davalı tanıklarının beyanlarıyla dosyada mevcut BELGELERDEN ANLAŞILMAKTADIR.

Tüm bu olayların gelişiminden, miras bırakanın hepatit hastalığı nedeniyle, sağlık harcamalarının arttığı, kira gelirinden başka hiçbir gelirinin bulunmadığı, karşılaştığı sağlık harcamalarına kaynak yaratmak için çekişmeli taşınmaz payını hayatı ve hastalığı boyunca yanında kalıp kendisiyle ilgilenen ve destek olan davalıya sattığı; her ne kadar taşınmazın akitteki bedeliyle gerçek değeri arasında fark bulunsa da, salt tapuda gösterilen değerle gerçek değer arasındaki nispetsizliğin muvazaanın varlığına yeter delil sayılamayacağı, kaldı ki, ölene kadar taşınmazda oturmaya devam etmesi ve davalının kendisine sağladığı bakım ve desteğin yarattığı minnet duygusu dikkate alındığında, satışın gerçek değer üzerinden yapılmamasının mal kaçırma amacıyla hareket edildiği anlamını doğurmayacağı sonuç ve KANAATİNE VARILMAKTADIR.

Diğer taraftan; evladın elverdiğince ebeveynine bakıp yardım etmesi ahlaki bir görev ise de, görev sınırının aşıldığı, ana babanın normal bakımın ötesinde ihtimama muhtaç olduğu durumlarda evladın hizmetin karşılığında bir şey istemesi ve sunulan aşırı hizmetin semen olarak değerlendirilmesi gerektiği, hukuka uygun düşeceğinden, böyle bir durumda temlikin ivazlı olduğu KABUL EDİLMELİDİR.

O halde, taraflar arasındaki pay devri isteminde, muris muvazaasının olmazsa olmaz unsurlarından “gizli sözleşme” unsuru bulunmadığından işlemin gerçekten satış olduğu SONUCUNA ULAŞILMAKTADIR.

YARGITAY Hukuk Genel Kurulunun 29.04.2009 gün ve 2009/1-130-150 ve 22.10.2008 gün ve 2008/1-650-656 sayılı kararlarında da aynı İLKELER BENİMSENMİŞTİR.

Hal böyle olunca, davanın reddine karar verilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirmeyle yazılı olduğu üzere hüküm kurulması DOĞRU DEĞİLDİR.

Bu nedenle, direnme kararının BOZULMASI GEREKMİŞTİR.

S O N U Ç : Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulüyle direnme kararının yukarıda ve Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı HUMK’nun 429 uncu maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının geri verilmesine, 16.06.2010 tarihinde OYBİRLİĞİYLE KARAR VERİLDİ.

 

Özet- Aşağıdaki Tabloda Bilgi Almak İstediğiniz Maddelere Tıklayabilirsiniz.

1 Star2 Stars3 Stars4 Stars5 Stars (1 oy, puan: 5,00 üzerinden 5)
Loading...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

İletişim
error: Silence is golden