Muhasebe Alacağında Zamanaşımı 5 Yıldır – Yargıtay Kararı

Muhasebe Alacağında Zamanaşımı 5 Yıldır

Taraflar arasındaki “itirazın iptali” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Kozan 1. Asliye Hukuk Mahkemesince davanın reddine dair verilen 08.02.2012 gün ve 2010/85 E-:2012/48 K. Sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 13. Hukuk Dairesinin 13.12.2012 gün ve 2012/11193 E-2012/28548 K. Sayılı ilamı ile;

(… Davacı; davalı hakkında muhasebe ücreti alacağı nedeniyle Kozan İcra Müdürlüğünün 2010/252 esas nolu dosyası ile icra takibi yapıldığını, ancak davalının borca itirazı nedeniyle takibin durduğunu, yapılan itirazın haksız ve hukuka aykırı olduğunu belirterek, davalı tarafın itirazının iptali ile icra takibinin devamına, davalının %40’dan aşağı olmamak üzere icra inkar tazminatına mahkum edilmesine karar verilmesini istemiştir.

Davalı; davanın zamanaşımına uğradığı belirterek davanın reddini dilemiştir.

Mahkemece, davanın 5 yıllık zamanaşımına tabi bulunduğu gerekçesiyle reddine karar verilmiş; hüküm, davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

1- Mahkemece, her ne kadar ödenmeyen veya eksik ödenen muhasebe ücret alacakları yönünden 5 yıllık zamanaşımı süresinin geçerli olduğu gerekçesi ile 2006-2007-2008 yıllarına ait davalı şirketin inşaatı ile ilgili 2.500 TL muhasebe ücreti alacağının ve 1999 – 2009 yıllarına ilişkin alacak talebinin zamanaşımı nedeniyle reddine karar verilmiş ise de; dava konusu ihtilafta uygulanacak zamanaşımı süresi sözleşme ilişkilerindeki 10 yıllık zamanaşımı süresi olup, dava tarihi itibariyle zamanaşımına uğramamış alacak kalemleri bulunmaktadır. Bu nedenle, belirlenen zamanaşımı süresi dikkate alınarak sonucuna uygun bir karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm tesisi usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirir.

2- Bozma nedenine göre, davacının diğer temyiz itirazlarının incelenmesine gerek görülmemiştir…)
gerekçesiyle karar bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ EDEN: Davacı vekili
HUKUK GENEL KURULU KARARI
Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kâğıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Dava; muhasebe ücretinin tahsili için girişilen ilamsız icra takibine vaki itirazın iptali istemine ilişkindir.

Mahkemenin, “…davacı ve davalı arasındaki hukuki ilişkinin vekalet akdi olduğu, çünkü davacının davalının gözetimi ve denetimi altında bu işi ifa etmediği, bu durumda hizmet akdinden değil vekalet akdinin söz konusu olduğu, vekalet akdinden doğan alacaklarda zamanaşımı süresinin BK’nun m.126/4 uyarınca 5 yıl olduğu, davalının da gerek takibe itiraz dilekçesinde gerekse davaya cevap dilekçesinde, zamanaşımı itirazını süresinde yaptığının anlaşıldığı, ayrıca yapılan bilirkişi incelemelerinden de anlaşılacağı üzere, 09/06/2010 tarihli ve 31/12/2011 tarihli rapor ve ek rapor içeriklerine göre, zamanaşımı dikkate alınıp son 5 yıl içinde hak kazanılan ücret toplamının 2043,52 TL, son 5 yıl içinde yapılan fazla ödeme miktarının ise 2426,32 TL olduğu, bu durumda hak kazanılandan daha fazla ödeme yapıldığı ve davalının muhasebe ücreti borcunun kalmadığı…” gerekçesiyle davanın reddine dair verdiği karar davacı vekilinin temyizi üzerine, Özel Dairece, yukarıda yazılı gerekçeyle bozulmuş; yerel mahkemece, önceki kararda direnilmiştir.

Direnme kararını, davacı vekili temyiz etmiştir.

Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; taraflar arasındaki sözleşme ilişkisinin tabi olduğu dava zamanaşımı süresinin 5 yıl mı yoksa 10 yıl mı olduğu noktasında toplanmaktadır.

Uyuşmazlığın daha iyi anlaşılabilmesi ve daha isabetli çözüme ulaşılabilmesi için öncelikle, zamanaşımı ve vekâlet sözleşmesinin niteliğine ilişkin genel açıklamalar yapılmasında fayda vardır.

Borç ilişkisini kuran en önemli kaynak sözleşmedir. Her sözleşme, taraflar arasında bir hukuki ilişki meydana getirir, bu ilişkiye “sözleşmeye dayalı=akdi ilişki” denir.

Borç doğuran sözleşmelerden birisi olan “Vekâlet Sözleşmesi”, mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu (BK)’nun 386/1. maddesinde,“Vekâlet, bir akittir ki, onunla vekil, mukavele dairesinde kendisine tahmil olunan işin idaresini veya takabbül eylediği hizmetin ifasını iltizam eyler.” şeklinde tanımlanmıştır.

Vekil, vekâlet sözleşmesi gereği başkası adına işler yapmakla yetkilendirilmiş olan kişidir. Vekil bu açıdan bakıldığında, bir avukat, doktor, bankacı, mimar, bir taşınmazı vekâleten satın alan veya satan kimse vb. olabilmektedir.

Bu tanımlamadan vekâlet sözleşmesinin unsurları: vekilin, bir iş görme borcunu üstlenmesi; iş görme borcunun, başkasının menfaatine yapılması; iş görme borcunun, müvekkilin iradesine uygun olarak yerine getirilmesi; vekilin, edim sonucunu değil, edim fiilini üstlenmesi; vekilin, iş görme borcunu yerine getirirken bağımsız hareket etmesi; ücret (ki bu unsur zorunlu değildir) biçiminde sıralanabilir.

Vekâlet sözleşmesi kural olarak, BK’nun 11. maddesinin 1. fıkrası hükmü gereğince hiçbir şekle bağlı değildir. Yazılı olabileceği gibi, sözlü de yapılabilir. Hatta BK’nun 6. maddesi hükmü uyarınca vekâlet örtülü olarak (zımnen) verilebileceği gibi zımni kabulle de oluşabilir.

Vekâlet sözleşmesi, bir iş görme sözleşmesi olduğundan tipik edim bir işin görülmesi veya bir hizmetin yerine getirilmesidir. Vekâlet sözleşmesi eksik iki tarafa borç yükleyen bir akittir. Çünkü vekil, bir edimi ifa borcu altına girmekte ve fakat müvekkil ancak bazı durumların varlığı halinde borç altına girmektedir (BK. m.386/3).

Kural olarak vekâlet sözleşmesinin kapsamı, Borçlar Hukukunun genel hükümlerine ve genel ilkelere bağlı olarak tarafların rızalarına göre belirlenir. Ancak, şahsa sıkı sıkıya bağlı hakların vekâlet sözleşmesinin konusunu oluşturması hukuken olanaklı değildir. Sözleşme özgürlüğü ilkesi gereği bu emredici kural dışında kalan her konuda vekâlet sözleşmesi yapılabilir. Eğer, tarafların iradeleri sözleşmenin kapsamının belirlenmesi konusunda yol gösterici değil ise veya sözleşmede bu hususa değinilmemiş ise BK. m.388/1’in düzenlemesine göre sözleşmenin kapsamı sözleşmenin ilişkin olduğu (taalluk eylediği) işin niteliğine göre belirlenecektir.

Vekile verilen yetki hukuk düzeninin elverdiği ölçüde tüm hukukî işlemleri yapmak yetkisi veriyor ise genel temsil yetkisinden, belirli bir veya birkaç hukukî işlemle sınırlı kalmak üzere yetki verilmişse özel temsil yetkisinden söz edilir.

Temsil yetkisi bir süre ile sınırlı olarak verilmişse yani belirli bir süre içinde kullanılması ve bu sürenin bitimi ile yetkinin de son bulması isteniyor ise süreli temsil yetkisi mevcuttur. Oysa bir süre sınırı konulmaksızın da temsil yetkisi verilebilir. İşte bu biçimde verilen temsil yetkisinin bir süre ile sınırlandırılmaksızın her zaman kullanılabilmesi imkânı vekile tanınmış ise süresiz temsil yetkisinden söz edilir (HGK’nun 04.05.2011 gün ve E:2011/13-161, K: 2011/276 sayılı ilamı).

Nihayet, BK’nun 387. maddesine göre, vekilin tevdi edilen işi idare hususunda resmî bir sıfatı varsa veya işin icrası mesleğinin icabından ise yahut bu gibi işleri kabul edeceğini ilân etmiş ise vekalet, vekil tarafından derhal reddedilmedikçe kabul edilmiş sayılır (6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu m.503).

Somut uyuşmazlık yönüyle “işin icrası mesleğinin icabından” olması halinde, bu gibi kimseler, serbest meslek faaliyetlerini yetkili makamdan aldıkları ruhsata dayanarak icra ederler; bu işleri de, meslekleri gereği yapmaktadırlar. Dolayısıyla bu kişilerin faaliyetlerinin, BK’nun 387. maddesi kapsamında değerlendirilmesi gerekir (Örneğin; 3568 sayılı Serbest Muhasebeci Mali Müşavirlik ve Yeminli Mali Müşavirlik Kanunu kapsamında ruhsata dayalı olarak faaliyette bulunan serbest muhasebeciler gibi).

Hemen burada zamanaşımı müessesesi üzerinde de durulması gerekmektedir.

Hukukta normların yürürlüğü, hakların kazanılması ve kaybedilmesi, yaptırımların uygulanması belirli sürelere bağlanmıştır. Ancak, hukukun her dalında sürelerin türleri ve nitelikleri farklı olup, değişik sonuçlar doğurmaktadır.

Bu bağlamda, özel hukukta teknik bir kavram olan zamanaşımı, bir hakkın kazanılmasında veya kaybedilmesinde kanunun kabul etmiş olduğu sürenin tükenmesi anlamına gelmektedir.

BK’nun 125-140’ncı maddeleri arasında düzenlenen zamanaşımı, hakkın ileri sürülmesini engelleyici nitelikte olup, alacak hakkı alacaklı tarafından, yasanın öngördüğü süre ve koşullar içinde talep edilmediğinde etkin bir hukuki himayeden, başka bir deyişle, dava yoluyla elde edilebilme olanağından yoksun bırakılmaktadır.

Zamanaşımına uğrayan alacağın tahsili hususunda Devlet kendi gücünü kullanmaktan vazgeçmekte, böylece söz konusu alacağın ödenip ödenmemesi keyfiyeti borçlunun iradesine bırakılmaktadır.

Şu halde zamanaşımına uğrayan alacak ortadan kalkmamakla beraber, artık doğal bir borç (Obligationaturalis) haline gelmektedir. Ancak belirtmek gerekir ki, alacağın salt zamanaşımına uğramış olması, onun eksik bir borca dönüşmesi için yeterli değildir; bunun için borçlunun, kendisine karşı açılmış olan alacak davasında alacaklıya yönelik bir def’ide bulunması gerekir (HGK’nun 05.05.2010 gün ve E:2010/8-231, K:255; 09.10.2013 gün ve E:2013/4-36, K:2013/1457; 19.02.2014 gün ve E:2013/4-440, K:2014/115 sayılı ilamları).

İşte, zamanaşımı hukuki niteliği itibariyle, maddi hukuktan kaynaklanan bir def’i olup; usul hukuku anlamında ise, bir savunma aracıdır (Kuru, Baki:Hukuk Muhakemeleri Usulü, Cilt:IV, İstanbul 2001, Cilt:2, s.1761;Von Tuhr. A.:Borçlar Hukuku (C.Edege Çevirisi), Ankara 1983, Cilt:1-2, s.688 vd.;Canbolat, Ferhat:Def’i ve İtiraz Arasındaki Farklar ve İleri Sürülmesinin Hukuki Sonuçları, EÜHF Dergisi, Cilt:III, Sayı:1, Kayseri 2008, s.255 vd.; HGK’nun 06.04.2011 gün ve E:2010/9-629, K:2011/70; 09.10.2013 gün ve E:2013/4-36, K:2013/1457; 19.02.2014 gün ve E:2013/4-440, K:2014/115 sayılı ilamları).

Öyle ki, çok eski tarihlerde gerçekleşmiş hakların belgelenmesi ve ispat edilmesi son derece güç, bazı durumlarda ise imkânsızdır. Böyle hallerde zamanaşımı, mahkemeleri aradan uzun zaman geçmesi sebebiyle incelenmesinde güçlük çekilecek eski olayları inceleme ve değerlendirmekten dolayısıyla gereksiz yere vakit kaybetmekten kurtarmaktadır.

Bilindiği üzere, borçlarını yerine getirmiş ve ödemiş kimseleri ifaya dair belgeleri ömür boyu saklamaya zorlamak mantık kurallarına ve hakseverlik duygularına uygun düşmemekte, bunun yerine belli bir süre sonunda borcun ödendiğinin kabulü daha doğru olmaktadır.

Bu nedenlerle kanun koyucunun öngördüğü sürelerde hakkını aramayan alacaklı, bu davranışının sonuçlarına katlanmak durumunda kalacaktır.

Zamanaşımını ileri süren borçlu (davalı), aynı zamanda bu sürenin dolduğunu da kanıtlama yükü altındadır.

Yasada hangi hakların zamanaşımına uğrayacağı, hangilerin uğramayacağı belirli bir sistem halinde düzenlenmiş değildir. Mevcut hukuk düzeni ve mevzuata göre, borçlar, ticaret, eşya ve kamu hukukundan kaynaklanmış olsun bütün alacaklar zamanaşımına tabidir.

Kural olarak yalnızca alacak hakları zamanaşımına bağlanmıştır. Alacak hakları; alacaklıya, borçludan bir edimi yerine getirmesini isteme yetkisini veren haklardır. Mülkiyet hakkı ve diğer ayni talepler kural olarak zamanaşımına uğramazlar.

BK’nun 125’inci maddesinde zamanaşımının kapsamı ve süresiyle ilgili genel bir hüküm sevk edilmiştir. Bu madde hükmüne göre; “Bu kanunda başka bir suretle hüküm mevcut olmadığı takdirde her dava on senelik müruru zamana tabidir.” denilmiştir.

BK. m.125’e göre, özel hukukta aksine bir hüküm bulunmadıkça, alacaklar ilke olarak on yıllık zamanaşımına tabidir. BK. m. 126’da yukarıdaki ilkenin istisnası düzenlenmiştir. Buna göre bazı alacaklar beş yılda zamanaşımına uğrar.

BK’nun 126/IV hükmüne göre, vekâlet sözleşmesinden doğan alacaklar beş (5) yıllık zamanaşımına tabi bulunmaktadır.

Tüm bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde:

Davacının serbest muhasebeci sıfatıyla, davalı şirketin muhasebe kayıtlarını tuttuğu anlaşılmaktadır. Taraflar arasında çekişmesiz olan bu hususun ve dolayısıyla hukuki ilişkinin niteliğinin ne olduğunun tespiti önem arzetmektedir.
Yukarıda vurgulandığı üzere, serbest muhasebecilik faaliyetinin hukuki nitelikçe bir “vekalet sözleşmesi” olarak kabulü gerekmektedir. Zira, davacı serbest muhasebecinin faaliyetini 3568 sayılı Kanun kapsamında ruhsata dayalı olarak gerçekleştirdiğinden, davalı ile aralarındaki sözleşme ilişkisinin BK’nun 387. maddesi kapsamında değerlendirilmesi gerekir.

Durum bu olunca; vekâlet sözleşmesinden doğan alacaklar beş (5) yıllık zamanaşımına tabi bulunmaktadır.

Buna göre, davacı isteminde 1999 ila 2009 tarihleri arasındaki muhasebecilik ücretinin tahsilini istemiş; yerel mahkeme de, son beş (5) yıldan önceki (ilk beş yıl) alacakların zamanaşımına uğradığını kabul ederek, son beş (5) yıl bakımından davacının alacağından fazla olarak davalı ödemesinin bulunduğunu benimseyerek, davanın reddine karar vermiştir.

Yerel mahkemenin, taraflar arasındaki hukuki ilişkinin vekalet sözleşmesi olduğu ve bu sözleşmeden doğan alacakların beş (5) yıllık dava zamanaşımına tabi bulunduğuna ilişkin kararında direnmesi usul ve yasaya uygundur.

Hemen belirtmelidir ki, Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında, taraflar arasındaki muhasebecilik hizmetinin hukuki nitelik bakımından bir iş görme akdi olduğu, suigeneris (kendisine özgü) bir sözleşme olup kanunda düzenlenmediği, dolayısıyla isimsiz bir akit olduğu, BK’nun 126. maddesi hükmünde muhasebecilik sözleşmesinin yer almadığı, bu nedenle dava zamanaşımı süresinin beş (5) yıl olarak kabulünün mümkün olmadığı, dolayısıyla eldeki davada on (10) yıllık dava zamanaşımı süresinin uygulanması gerektiği, Genel Kurulun çoğunluğu tarafından benimsendiği şekliyle taraflar arasındaki muhasebecilik hizmetinin bir vekalet sözleşmesi olduğunun kabulü halinde bile davaya konu alacakların zamanaşımına uğramadığı, zira vekalet sözleşmesinde vekilin yani somut olayda serbest muhasebecinin ücret alacağının muaccel olduğu tarihin, taraflar arasındaki sözleşme ilişkisinin sona erdiği tarihten itibaren başlayacağı, bu tarih (2009 yılı üçüncü ayının sonu) dikkate alındığında davanın (26.01.2009 icra takip tarihi itibariyle) yasal süresinde açıldığı, ayrıca vekilin müvekkiline hesap verme ilişkisi devam ettiği sürece zamanaşımı süresinin işlemeye başlamayacağı, bu durumu teyiden Hukuk Genel Kurulu’nun 04.05.2011 gün ve E:2011/13-161, K:2011/276 sayılı ilamında benimsenen kabul şekli itibariyle direnme kararının alacağın henüz muaccel olmaması nedeniyle dava zamanaşımı süresinin işlemeye başlamadığı nedenine dayalı olarak değişik gerekçeyle bozulması gerektiği azınlıkta kalan üyelerce ileri sürülmüş ise de, Kurul çoğunluğu yukarıda belirtilen gerekçelerle bu görüşü benimsememiştir.
Sonuç itibariyle; yerel mahkemenin Özel Daire bozma kararına karşı direnmesi yerindedir.
Ne var ki, davacı vekilinin işin esasına ilişkin diğer temyiz itirazları bozma nedenine göre Özel Daire tarafından incelenmediğinden, bu yöne ilişkin inceleme yapılmak üzere dosya Özel Daireye gönderilmelidir.
SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle, direnme uygun bulunduğundan, davacı vekilinin işin esasına ilişkin diğer temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın 13. HUKUK DAİRESİNE GÖNDERİLMESİNE, 22.04.2015 gününde oyçokluğu ile karar verildi (T.C. YARGITAY Hukuk Genel Kurulu ESAS NO : 2013/13-1913 KARAR NO : 2015/1260)

Kaynak: https://www.yargitay.gov.tr/

Son düzenleme tarihi 22 Mayıs 2020 09:56

Paylaş
Avukat Saim İncekaş

Avukat Saim İncekaş. Adana'da ikamet etmektedir. Kurucu sıfatıyla kendisine ait Adana Avukatlık ve Danışmanlık Bürosunda çalışmalarına devam etmektedir. Ceza Hukuku, Medeni-Boşanma-Aile Hukuku, Bilişim Hukuku avukatlığı ana çalışma dallarıdır. Özellikle boşanma ve ceza avukatlığı üzerine pratik ve deneyim sahibidir. Bu alanlarda 5.000'den fazla yazı ve makalesi bulunmaktadır. Adres: Turhan Cemal Beriker Blv. No:7, Ziya Algan İş Merkezi Kat:5 Daire:41 E-posta: av.saimincekas@gmail.com Telefon: 0534 910 97 43

Bir yorum bırakın

E-posta adresiniz gizli tutulacaktır.