Anasayfa » DİLEKÇELER » Fetö/Bylock Davalarında Savunma Dilekçesi Örneği

Fetö/Bylock Davalarında Savunma Dilekçesi Örneği

Fetö ve Bylock Ceza Davalarında Yapılabilecek Savunma Örneği


ADANA 2. AĞIR CEZA MAHKEMESİ BAŞKANLIĞI’NA

SUNULMAK ÜZERE

ADANA NÖBETÇİ AĞIR CEZA MAHKEMESİ BAŞKANLIĞI’NA

ESAS NO                     :……..

SANIK                         : ………… T.C. No:…………
VEKİLİ                        :Av. ……………..

SUÇ                                :Silahlı Terör Örgütüne Üye Olma

KONUSU                      :Mütalaaya karşı yazılı savunmalarımızdan ibarettir.

 

AÇIKLAMALAR 

                                          1- İddia makamı tarafından 01.03.2018 tarihli duruşmada sunulan esasa ilişkin mütalaada, müvekkil hakkında 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu5/1,7/1 maddeleri delaletiyle 5237 sayılı TCK 314/2 ve 53.maddeleri gereğince cezalandırılması talep edilmiştir. İddia makamınca kovuşturma aşamasında sunulan beyanlar, dayanak gösterilen deliller ve savunmalarımız dikkate alınmadan iddianamedeki iddialara dayanılarak mütalaa verilmiştir.  Hiçbir hukuki araştırma yapılmadan, dosya kapsamı dikkate alınmadan sunulan mütalaayı kabul etmiyoruz.

                                        2-Doğrudan müvekkilin hukuki durumu ile ilgili savunmalarımızı sunmadan önce, soruşturma safhasında karşılaşılan, müvekkil hakkında düzenlenen iddianamede de tekrarlanan, halen dahi giderilmemiş olan yargılama eksikliklerine ve usul hatalarına ilişkin savunmalarımızı sunmak istiyoruz.     

                                         İddianamede 15 TEMMUZ DARBE GİRİŞİMİ ÖNCESİNDE FETÖ/PDY SİLAHLI TERÖR ÖRGÜTÜNÜN VARLIĞI VE FAALİYETLERİ HERKES TARAFINDAN BİLİNİYORMUŞ ya da BİLİNECEK DURUMDAYMIŞ GİBİ AÇIKLAMALAR YAPILMIŞTIR. İddianamede suç tarihi olarak 2016 yılı gösterilmişse de, iddianamenin içeriğinden suç tarihinin kamuoyunda 17/25 Aralık süreci olarak bilinen olayların yaşandığı 2013 yılı sonlarına kadar taşındığı anlaşılmaktadır. Yargılama sırasında mahkemenizce müvekkile soru yöneltilirken de aynı ön kabul ile hareket edildiği tarafımızca gözlenmiştir. 15 Temmuz darbe girişimi öncesinde FETÖ/PDY silahlı terör örgütünün varlığından ve faaliyetlerinden herkesin haberdar olduğu düşüncesine de, müvekkile suç isnadında bulunulurken 17/25 ve sonrasında yaşanan olayların dikkate alınmasına da,  suç tarihi olarak 17/25 Aralık sonrasının  kabul edilmesine de itiraz etmekteyiz. Zira 15 Temmuz 2016 öncesinde FETÖ/PDY silahlı terör örgütünün varlığına dair resmi kayıtlara geçmiş herhangi bir karar bulunmamaktadır.                                             

                                         Eski Cumhurbaşkanlarından Abdullah GÜL 15 Temmuz 2016 tarihinde gerçekleştirilen darbe girişimini araştıran komisyonun önünde vermiş olduğu ifadesinde  resmi görevlerim sırasında devletin sivil-asker güvenlik ve istihbarat birimleri tarafından “Fetullah Gülen Yapılanması” başlıklı bir rapor şahsıma sunulmadığı gibi o dönem Gülen Cemaati olarak anılan veya bugünkü adıyla FETÖ/PDY hakkında kapsamlı bir rapor iletilmesi veya sunum yapılması talebi de söz konusu olmamıştır. Başbakanlık ve Dışişleri Bakanlığı görevlerim sırasında veya Cumhurbaşkanı olarak Milli Güvenlik Kurulu Başkanlığı’nı üstlendiğim dönemde de Komisyonunuzca sorulduğu şekilde sivil veya asker üyeler tarafından ‘Fethullah’ ön adıyla başlayan illegal bir yapıya dair herhangi bir husus (takibat, soruşturma veya bu yönde bir izin talebi vs.) gündeme getirilmemiştir. Nihayetinde malumunuz olduğu üzere 30 Ekim 2014 tarihli Milli Güvenlik

Kurulu toplantısında alınan tavsiye kararıyla söz konusu örgütün Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’ne “Ulusal Güvenliği Tehdit Eden Unsur” olarak kaydedilmesi kararlaştırılmıştır.  demiştir.                          

                                       15 Temmuz 2016 sonrasında herkesin yaşamış olduğu tecrübe ile söylüyoruz; söz konusu MGK kararlarında ya da bu kararlarla ilgili yapılan basın açıklamalarında Fethullah Gülen Cemaatinden söz edilmiş olsaydı birçok kişi Fethullah Gülen cemaatiyle ya da bu cemaatle bağlantılı olduğunu bildiği kurumlarla ve kişilerle olan mesafesini gözden geçirebilirdi.       

                              

                                      Gerek soruşturma safhasında ve gerekse kovuşturma safhasında mahkemenizce müvekkile soru yöneltilirken 17/25 Aralık süreci esas alınmış;  bu süreçte siyasi iktidar tarafından yapılan çağrılara örtülü bir şekilde dikkat çekilerek, müvekkilin 17/25 Aralık süreci sonrasında malum yapıyla ilişkilendirilen kurum ve kişilerle ilişki içerisinde olup olmadığı vb. hususları üzerinde durulmak suretiyle bir suç ilişkisi yaratılmaya çalışılmıştır. 20.07.2016 tarihli MGK kararlarının kapsamı ve sonrasında yapılan uygulamalar dikkate alındığında; 15 Temmuz sonrası yürütülen operasyonlarda kriminalize edilip mercek altına alınan tercih, davranış ve ilişkilerin 20.07.2016 tarihi öncesinde, gerek devletin milli savunma planlarının yapıldığı en üst merci tarafından ve gerekse bu merci tarafından alınan kararlar doğrultusunda önlemler almakla yükümlü yürütme organı tarafından tehlikeli bulunmamış, yasa dışı olarak değerlendirilmemiştir.

                                       Paralel Devlet nitelemesi ise seçilmiş olan kişilerin beyanları ile şekillenmiş bir nitelemedir. Oysa ki hukukun hiçbir alanında ve hiçbir yasal mevzuatta böyle bir ifade yer almamaktadır. Kaldı ki Paralel Devlet ifadesini kullanan devlet yetkilileri, bu ifadeyi ilk kullandıklarında dahi bahsi geçen yapıyı TERÖR ÖRGÜTÜ olarak ilan etmemişlerdir. Sadece bu husus dahi müvekkil ve diğer sanıklar yönünden sonradan ve geriye dönük olarak bilinçli suç yaratılmaya çalışıldığı şüphesini uyandırmaktadır.

                                       Bu ülkede yaşayan her yetişkin gibi Abdullah GÜL’ün de, Fethullah GÜLEN cemaatinin varlığından veya Hizmet Hareketinden, 15 Temmuz darbe girişiminin çok öncesinde haberdar olduğu ispata muhtaç bir durum değildir. Buna rağmen Abdullah GÜL’ün 2014 yılının 8. Ayına kadar devam eden resmi görevleri sırasında FETÖ/PDY silahlı terör örgütünden haberdar edilmediğini beyan etmesi, dolayısıyla 2014 yılının 8. Ayına kadar kendisinin de bu örgütün varlığından haberdar olmadığını söylemesi dikkat çekici değil midir? Abdullah GÜL dahi varlığından ve faaliyetlerinin tamamından haberdar olduğu Fethullah Gülen Cemaatini ve Hizmet Hareketini SİLAHLI TERÖR ÖRGÜTÜ OLARAK değerlendirmemiştir.

                                       Yine eski Dışişleri Bakanı ve Başbakanlarımızdan Ahmet DAVUTOĞLU, Darbe Komisyonuna vermiş olduğu yazılı beyanlarında FETÖ/PDY silahlı terör örgütü ile ilgili değerlendirmelerini yaparken Yarım asra yakın bir geçmişe sahip olan bu yapı, tarihsel süreç içerisinde dinamik bir şekilde farklı yönleriyle ön plana çıkmıştır. Değerlendirmelerimiz bugünden geriye doğru yaşanılan tecrübelere bakarak yapılan değerlendirmelerdir. Bugün yapılan değerlendirmelerin daha bu tecrübeler yaşanmadan yapılabilmesi mümkün değildir. Örgütle ilgili her bir değişim, dönüşüm ve eylem kendi tarihi bağlamı içinde değerlendirilmezse hem bilimsel olarak anakronistik bir tavır sergilenmiş olur hem de hukuki olarak yanlış sonuçlara götürecek önyargıların oluşmasına sebep olunur. Mesela HOŞGÖRÜ MESAJLARININ VERİLDİĞİ, TEKNOLOJİK DONANIMLI OKULLARIN AÇILDIĞI DOKSANLI YILLARIN BAŞLARINDA BU YAPININ GÜN GELİP BARBAR BİR DARBE GİRİŞİMİNİN ÖRGÜTLEYİCİSİ OLACAĞI, BU YAPININ MUARIZLARI TARAFINDAN BİLE ÖNGÖRÜLEBİLMESİ MÜMKÜN DEĞİLDİ.” demiştir.

                                       Eski Başbakan ve Dışişleri Bakanlarımızdan olan Ahmet DAVUTOĞLU’nun gözlem, tecrübe ve öngörülerine dayalı değerlendirmelerinin yer aldığı aynı yazılı beyanlarının devamında;          

                                       Esasen bu yapı, ana akım dindar ve muhafazakâr siyaset ve sivil toplum hareketlerinden kendisini hep uzakta tutmuş; bu bakımdan da erken dönemdeki gelişmeleri çok da göze batmamıştır.”

                                       Bu dönemlerde, Gülen ve takipçileri, kendilerini modern değerlerle uyumlu bir dini cemaat;  eğitim, yardımlaşma, dayanışma gibi başlıklarda yoğun faaliyet gösteren etkili bir sivil toplum hareketi olarak lanse etmişlerdir. Siyasi ve toplumsal desteğin sağlanması için Türkçe gibi ortak semboller, hoşgörü gibi sempatik mesajlar, yurt dışında okullar açma gibi herkesçe  müspet  görülen  adımlar  ön  plana  çıkarılmıştır

                                       17 Aralık süreci öncesine kadar ‘Fethullah Gülen Cemaati’ veya ‘Hizmet Hareketi’ namıyla tanınan dini motivasyonlu bir akımın varlığı ve özellikle basın ve eğitim alanlarında faaliyetlerde bulunduğu uzun yıllardır herkes tarafından bilinen bir gerçekti. Bu akımın şimdilerde tüm açıklığıyla deşifre edilen çok karmaşık örgüt yapısının, hiyerarşisinin ve işleyişinin neticede bir darbe teşebbüsünde bulunacak güç ve cüretkarlığa ulaşmış olması şahsım da dâhil pek çok kimsenin öngöremediği bir durumdu.  denilmiştir.

                                       Ahmet DAVUTOĞLU’nun bu değerlendirmelerinden de; 15 Temmuz darbe girişiminden sorumlu tutulan FETÖ/PDY silahlı terör örgütünün öncülü olduğu kabul edilen Fethullah Gülen Cemaati ya da özellikle Hizmet Hareketinin 15 Temmuz darbe girişimine kadar toplumda sivil toplum örgütlenmesi olarak algılandığı, bu yapının darbe girişiminde bulunmasının herkes tarafından şaşkınlıkla karşılandığı, böyle bir neticenin bu yapının siyasi muarızları tarafından dahi öngörülebilecek bir durum olmadığı anlaşılmaktadır. 

                                      Dışişleri Bakanlığı, Başbakanlık görevlerinde bulunmuş olan Ahmet DAVUTOĞLU’nun öngöremediği, Ahmet DAVUTOĞLU’nun ifadesine göre Fethullah GÜLEN Cemaatinin ya da Hizmet Hareketinin hasımlarının dahi tahmin edemeyeceği bir durumu, sıradan özelliklere ve imkanlara sahip olup alt grup görevlerde bulunan müvekkilin bilmesini veya öngörebilmesini beklemek  ne kadar gerçekçi olacaktır.   

                                       Abdullah GÜL’ün ve Ahmet DAVUTOĞLU’nun darbe komisyonuna vermiş oldukları ifadelerden çıkarılabilecek tek sonuç: Fethullah Gülen cemaati ya da Hizmet Hareketi, devletin en yüksek katında dahi 15 Temmuz öncesinde bir “silahlı terör örgütü” olarak nitelendirilmemiştir. Aksine toplum yararına hizmetleri olduğu kabul edilerek devleti yöneten seçilmişler ve atanmışlar tarafından bir sivil toplum kuruluşu olarak sahiplenilmiştir. Yine bu yapılar toplum içerisinde kanaat önderi gibi görülen bir çok siyasetçi, akademisyen ve bürokrat  tarafından  bir sivil toplum hareketi olarakdeğerlendirilmiş ve savunulmuştur. Devleti yönetenlerin ve toplum içerisindeki kanaat önderlerinin bu yöndeki eğilim, tercih ve telkinlerini takip eden vatandaşlar, söz konusu cemaatin kurum ve kuruluşlarıyla olan mesafesini bu somut olguları gözeterek belirlemişlerdir.

                                      15 Temmuz darbe girişimi üzerine devleti yönetenlerin yapmış oldukları açıklamalardan sonra ilk kez FETÖ/PDY silahlı terör örgütünün varlığından haberdar olan vatandaşların, bu örgütle ilişkilendirilen kurumlarda 15 Temmuz öncesinde hesap açtıkları için, çalıştıkları ya da çocuk okuttukları için, dernek ve sendikalara üye oldukları için ya da bu kurumların bir takım faaliyetlerine iştirak ettikleri için, 15 Temmuz öncesine kadar varlığından dahi haberdar olmadıkları bir örgütün üyesi olmakla suçlanmalarını kabul edilebilir bulmuyoruz. Zira YARGILAMA GAFİL AVLAMA SANATI DEĞİLDİR. Nitekim Aktif Eğitimciler Sendikası üyesi olduğu için silahlı terör örgütü üyesi olmakla suçlanıp bir başka dosyada yargılanmakta olan müvekkillerimden birisinin ben devlet yanlısı olduğu için bu sendikayı tercih etmiştim demiş olması, bu hususta devleti yöneten seçilmişlerin ve atanmışların, söz konusu eğitim, finans ve sivil toplum kuruluşları lehine son 15-20 yılda nasıl bir algı oluşturduklarının, nasıl bir yönlendirme yapmış olduklarının açık izahıdır.                         

                                      3-SUÇUN TANIMI, UNSURLARI VE BAŞLANGIÇ TARİHİ YÜRÜTME ORGANI TARAFINDAN BELİRLENMİŞ, İDDİA MAKAMI VE MAHKEMENİZCE DE BU BELİRLEMEYE İTİBAR EDİLMİŞTİR.

                                      Yaklaşık 30 yıldır varlığı bilinen ve kabul edilen Fethullah Gülen Cemaati ve Hizmet Hareketi; Türkiye dahil yaklaşık 90 ülkede yüzlerce eğitim kurumunu faaliyete sokarken, son 35 yıldır ülkemizi yöneten siyasi iktidarların ve dolayısıyla üst düzey bürokratların tam desteğini almış, devletin imkanlarından sınırsız derecede yararlandırılmıştır. Bu yapıların devletle, siyasi iktidarlarla ve üst düzey bürokratlarla iç içe giren ilişkileri bu ülkede yaşayan herkesin olduğu kadar sayın mahkeme heyetinizin de bilgisi dahilindedir.

                                      Her ne olduysa siyasi iktidar ile malum yapı arasındaki çekişme 17/25 Aralık olayları sonrasında her iki tarafı yol ayrımına getirmiştir. Siyasi iktidar tarafından yapılan NE İSTEDİLER DE VERMEDİK serzenişlerinden sonra malum yapı bir anda suçlu ilan edilmiş, yolsuzlukların ortaya saçıldığı 17/25 Aralık olayları suçun başlangıç tarihi olarak kabul edilmiştir. Bununla da kalınmamış, TCK’nun 2. Maddesinin 2. Fıkrasında düzenleme altına alınan İdarenin düzenleyici işlemleriyle suç ve ceza konulamaz. kuralı ihlal edilmek suretiyle; Bank Asya’da hesap açmış olmak, Aktif Eğitimciler Sendikasına ve KEYDER’e üye olmak, Cemaatle ilişkilendirilen okullarda veya dershanelerde çocuk okutmak, Zaman Gazetesi abonesi olmak, hatta abone olunmasa da bu gazeteyi okumak, nüfusunun %99’nun Müslüman olduğu kabul edilen toplumumuzda, İslam dininin konuşulduğu, gereklerinin yerine getirildiği sohbet toplantılarına iştirak etmek, yardıma muhtaç olanların ihtiyaçlarının karşılanabilmesi için imkanı olanlardan yardım toplanmak veya kurban kesenlerden kurban derisi toplamak yürütme organı tarafından suç olarak gösterilmiştir. Oysa bir fiilin ya da davranışın suç sayılabilmesi için her şeyden önce o fiil ya da davranışın haksızlık unsurlarının nelerden ibaret olduğunun tarif edilmesi gerekir. Bu tarifi yapan tasarrufun adı kanun”,  tasarrufu yapan organ da yasama organıdır. Bir fiil ya da davranışın suç olup olmayacağı, bu suçun unsurlarının nelerden ibaret olduğu, yasama organı dışında hiçbir kişi, kurum ya da organ tarafından belirlenemez. Suç ve cezaların belirlenmesi kanun koyucunun tekelinde bulunmaktadır. Buna göre, ceza hukukunun güvence fonksiyonu kapsamında; suç ve ceza ancak teknik olarak kanun niteliği taşıyan yasama tasarruflarıyla konulabilecektir. Bir başka deyişle, başta suçun unsurları olmak üzere, cezalandırılabilirliğin tüm şartlarının kanun koyucu tarafından belirlenmesi gerekir. Esasen Anayasanın, temel hak ve özgürlüklerinin ancak kanunla sınırlandırılabileceğini öngören 13. maddesi, Kanun Hükmünde Kararnamelerle hak ve özgürlükler alanında düzenleme yapılamayacağını düzenleyen 91. maddesi ve suçta ve cezada kanunilik ilkesine yer veren 38. maddesi idarenin düzenleyici işlemleriyle ya da yürütme tarafından alınan kararlarla suç ve ceza konulamayacağını açıkça ortaya koymaktadır.

                                     Tam bu noktada dikkat çekilmesi gereken bir başka husus da; malum yapının terörist olduğunun kabul edilmesi halinde, bu yapının tüm hazırlık çalışmaları içinde bulunan ortaklarının da ceza kanununa göre terörist kabul edilmesi gerektiğidir. TCK’nın 220. maddesi örgüt üyesi olmadan örgüt amaçları için hareket eden kişilerin cezalandırılmasını düzenleme altına almaktadır. Neticede ortağınıza terörist diyorsanız, sizin de aynı suçun parçası olmanız kaçınılmazdır.

                                      Devlet yönetimiyle, siyasi iktidarla, sivil toplum yapısıyla yaklaşık 35 yıldır iç içe olan ve meşruiyeti tartışma konusu dahi olmayan malum yapı, siyasi iktidarın suç tanımı ile

kriminalleştirilmiş ve keyfiyetle suç örgütüne dönüştürülmüştür. Öncelikle bu keyfiyete itiraz etmekteyiz. SUÇ, SUÇUN UNSURLARI ve SUÇUN BAŞLANGIÇ TARİHİ SİYASİ İKTİDAR TARAFINDAN BELİRLENEMEZ. Suçun tanımı ve unsurları yasama organınca belirlenir. Soruşturma ve kovuşturma konusu yapılan eylemin suç teşkil edip etmediği ve suçun işlendiği tarihin belirlenmesi bağımsız ve tarafsız  yargı organları tarafından tespit edilir.

                                     FETÖ/PDY silahlı terör örgütü kapsamında yürütülen soruşturmalarda devletin yapmış olduğu çağrılara rağmen bu yapıyla ilişkilendirilen bankadaki hesapların niçin kapatılmadığı, okullarındaki çocukların niçin alınmadığı, dernek ve sendikalardaki üyeliklerin niçin sonlandırılmadığı soruları yöneltilmiştir. Mahkemenizce, müvekkile ve diğer sanıklara soru yöneltilirken de 17/25 Aralık öncesi dikkate alınmamış, bilhassa 17/25 Aralık sonrası banka hesap hareketleri, sendika dernek üyelikleri, yayın organı abonelikleri, eğitim kurumlarındaki çalışmaları ya da çocuklarının bu okullardaki kayıt durumu sorgulanmıştır. Bu durumda mahkemenizce de suç tarihi olarak 17/25 Aralık’ın dikkate alındığı anlaşılmaktadır.

                                     Öncelikle belirtmeliyiz ki, devlet ya da siyasi iktidar vatandaşlarının suça bulaşmış kurumlarla ilişkilerini kesmeleri için çağrı yapmaz. 20.07.2016 tarihli Milli Güvenlik Kurulu kararları doğrultusunda yapmış olduğu üzere doğrudan etkili önlemler alır ve teker teker tamamını kapatır. Vatandaşlarının suça bulaşmış kurumlara ve kişilere ulaşımını engeller. Diğer yandan suça bulaşmış kurum ve kişilerin de vatandaşına ulaşmasını engeller. Devletin ve siyasi iktidarın bu tür etkili önlemler alabilme imkanı bulunmaktayken çağrı yapmış olması, çağrıya rağmen bu kurumlarla ilişkilerini sonlandırmayanların suçlu kabul edilmeleri, devlet-vatandaş ilişkisinde kabul edilemez. Siyasi iktidarların zaman zaman bütün ülke halkına hitap ettiği ve bazı yönlendirmeler yapma gayreti içerisinde olduğu her yetişkinin malumudur. Örneğin siyasi iktidarların her seçim öncesinde kendi adaylarına oy verilmesi çağrısında bulunmaları bunlardan birisidir. Siyasi iktidarın çağrılarını siyaseten değerlendirip bu çağrılara itibar etmeyecek, aksi yönde tercih ve davranış sergileyecek oldukça fazla kişi bulunmaktadır. Siyasi iktidarın çağrısına rağmen kişilerin farklı tercihlerde bulunabilme haklarının olduğu demokratik toplumlarda tartışılan bir durum değilken, 15 Temmuz sonrasında yürütülen soruşturmalarda siyasi iktidarın çağrısına itibar etmeyip tercihlerini farklı yönlerde kullananların suçlu ilan edilmelerini, hatta kendisinden olmayana düşman hukuku uygulanmasının yolunun açılmasını tehlikeli bulmaktayız.    

                                      Ne yazık ki ülkemizde ceza hukuku daima politik iktidar ilişkilerine bağlı olarak dost-düşman yargıları üzerinden inşa edilmiştir. Suç tanımında 17-25 Aralık sürecinin esas alınması ile bu durum bir adım ileri götürülmüş ve politik iktidarın çağrısına uyumlu olmak ya da uyum sağlayamamak ya da politik iktidara sadakat içinde olmak ya da sadakatsiz olmak ceza hukukunun tek belirleyeni olmuştur. Suçlu ve suçsuz tasnifi: artık uyumlu ile uyumsuz tasnifine dönüşmüş; ceza soruşturması fiil ve fail zincirinin zaman ve mekan zorunluluklarından kopartılarak iktidarın keyfi tercihlerine göre şekillenmiştir. Suç: iktidar ilişkilerinin değişen doğasına göre belirlenmektedir. İktidar ağları ile uyumlu olanın masum ve makbul, uyumsuz olanın hain ve suçlu kabul edilmesine itiraz etmekteyiz. Zira suç fiili de,  suç tarihi de iktidara “politik sadakat” üzerinden belirlenemez.

                                      4-MÜVEKKİLİN MASUMİYET HAKKI İHLAL EDİLMİŞ, İSPAT KÜLFETİ YER DEĞİŞTİRİLMEK SURETİYLE MÜVEKKİLLER SUÇSUZ OLDUKLARINI İSPATLAMAYA ZORLANMIŞLARDIR.                                      

                                   BYLOC KULLANICI OLMASI HUSUSU

                                  Müvekkil hakkında usulüne uygun hiçbir araştırma yapılmadan, delil toplanmadan, Bylock kullandığı gerekçe gösterilerek Silahlı Terör Örgütü üye olma iddiasında bulunulmuştur.

                                        *Müvekkil ……………………………..; tutuklanmadan öncesine kadar devam etmekte olduğu yüksek lisansını yapmaktadır.

                                        Yıllarca ilkelerinden ödün vermeden eğitiminden başka bir şeyi önemsemeden  layıkıyla ve özenle başarılı bir şekilde eğitim hayatına  devam eden müvekkil;her daim vatanına ve milletine bağlı, faydalı bir vatandaş olma gayreti içerisinde, erdemli, basiretli, saygın, gelişime ve yeniliklere açık bir vatandaş olma ve eğitim hayatının sonucu olarak iyi bir işe girerek ailesinin üzerindeki emeklerinin boşa olmadığını göstermekten başka gayesi olmamıştır.

                                       Müvekkilin ceza kanunları ile belirlenmiş ve suç teşkil eden herhangi bir somut eylemi tespit edilmiş değildir.

                                  *Dosyaya ibraz edilen bylock tespit tutanağından müvekkilin 0543 832 10 39 nolu hat üzerinden bylock kullanıcısı olduğu iddia edilmiş, ancak mütalaanın açıklanma tarihi de olan son celseye kadar hiçbir delil olmadığı, son celse de dosyaya eklenen tek sayfadan oluşan ve 4 ayrı tarihi gösteren BYLOCK girişi olduğu iddia edilmektedir. Belirtilen bu tespit tutanağında bu girişleri doğrudan müvekkilin yaptığına dair hukuki bir delil bulunmadığı gibi soruşturma aşamasından itibaren talep ettiğimiz üzere müvekkile ait bir içerik getirilmediği gibi yetersiz olarak nitelendirilen delilin ötesine geçmemektedir.

                                          Bylock iletişim programının müvekkilin de üyesi olmakla suçlandığı FETÖ/PDY silahlı terör örgütü üyeleri arasında kullanılan bir iletişim programı olduğu ve yalnızca bu örgüt üyeleri tarafından kullanıldığı iddia edilmektedir. FETÖ/PDY silahlı terör örgütü ile ilgili ülke genelinde yürütülen soruşturma ve kovuşturmalarda BU PROGRAMI KULLANDIĞI İDDİA OLUNANLARIN TAMAMININ, BAŞKA BİR DELİLE İHTİYAÇ DUYULMAKSIZIN VE TEREDDÜT EDİLMEKSİZİN FETÖ/PDY SİLAHLI TERÖR ÖRGÜTÜ ÜYESİ OLDUKLARI KABUL EDİLMEKTEDİR. 

                                          Bylock Programının, internet ortamında dijital materyaller aracılığıyla kullanılan bir iletişim programı olduğu herkesin malumudur. Dijital materyaller aracılığı ile internet ortamında kullanılan Bylock iletişim programıyla ilgili yapılan tespitlerin tamamı doğrudan ADLİ BİLİŞİMİN KONUSUNU OLUŞTURMAKTADIR. Bu nedenle Adli bilişimin ve Adli bilişim içerisinde etkili olan kavramların bilinmesini gerekli görmekteyiz. Buna göre,  Adli bilişim, yargıya intikal etmiş bir olayla ilgili olarak elektronik ortamlardan elde edilen bulguların, çeşitli teknik donanım ve yazılımlar kullanılarak analiz edilmesi ve hukuki delillere dönüştürülmesi süreci olarak tanımlanmaktadır. Dijital deliller, bilişim sistemlerinin veya bilgileri otomatik olarak işleme tabi tutma yetisine sahip elektronik cihazların veri depolama medyaları üzerinde bulunan, suç ile ilgili delil niteliği taşıyabilecek ve suçun aydınlatılmasını sağlayacak elektronik verilerdir. Dijital delil, dijital ortamlarda sayısal olarak bulunan ispatlayıcı özelliği olan anlamlı bilgiler olarak da tanımlanmaktadır. İmajı alınan donanımın delil niteliğinin bozulup bozulmadığı ve elde edilen imaj dosyasının kesinliği “hash değeri”  hesaplanarak ortaya konur. Hash değeri; belli bir dijital verinin belli bir algoritmaya göre verdiği sonuçtur ve bu sonuç verideki en ufak bir değişiklikte değişmektedir. İmajı alınan donanımdaki bütün verilerin hash değeri, imaj dosyasının hash değeri ile eşleştiğinde, ancak delil bütünlüğünden ve doğrulamasından bahsedilebilir.        

                                             Bilgisayar ortamına aktarılan her fotoğrafın ve sesin, yazılan her yazının, oluşturulan her dokümanın kısacası her verinin sayısal bir karşılığı vardır. Söz konusu sayısal karşılığa “dijital sinyal” denir. Modemler, veri aktarımı sırasında cihazlardaki dijital sinyalleri ses sinyallerine dönüştürerek telefon hatları üzerinden taşır. Veri alıcısı modem ise kendisine ulaşan ses sinyallerini yeniden sayısal verilere dönüştürerek, verilerin görüntülenebilir ve çalıştırılabilir formata getirilmesini sağlar. Ağ bağlantısı üzerinden veri aktarımı böyle gerçekleşir.

                                            En genel tanımıyla adli bilişim dijital (elektronik) delil elde etme sürecidir. Bu yönüyle adli bilişimin hukuki boyutundan ziyade, teknik yönü ön plana çıkmaktadır. Zira elektronik sistemlerdeki bulguların, bunlardan ayrıştırılarak birer hukuki delile dönüştürülme süreci son derece teknik bilgi gerektiren ve uzmanlık isteyen bir iştir. Adli bilişim, bilişim öğeleri kullanılarak işlenen suçların adli kurumlar tarafından aydınlatılabilmesi için bilimsel yöntemler kullanılarak, çeşitli sayısal medyalar üzerinde bulunan, suçla ilgili sayısal delillerin bozulmadan ve zarar görmeden anlaşılabilir bir şekilde adalet önüne sunulmaya hazır hale getirilmesini sağlayan bir delil inceleme disiplinidir. Yukarıdaki tanımlar incelendiğinde adli bilişimin dijital (elektronik, sayısal) deliller üzerine kurulmuş bir disiplin olduğunu görmekteyiz. Nitekim Adli Bilişim, elektromanyetik ve elektrooptik ortamlarda muhafaza edilen veya bu ortamlarca iletilen ses,görüntü, veri, bilgi veya bunların birleşiminden oluşan her türlü bilişim nesnesinin, MAHKEMEDE SAYISAL DELİL NİTELİĞİ TAŞIYACAK ŞEKİLDE TANIMLANMASI, ELDE EDİLMESİ, SAKLANMASI, İNCELENMESİ VE MAHKEMEYE SUNULMASI OLARAK DA TANIMLANMAKTADIR.

                                          Adli bilişim disiplini ile ilgili yukarıda yapmış olduğumuz genel açıklamalardan sonra müvekkille ilgili düzenlenen Bylock Tespit Tutanağının, adli bilişimin karikatürü gibi durduğunu söylemek pekala mümkün.                                

                                          Zira, yalnızca internet ortamında kullanılabilen Bylock iletişim programını kullanmak suç teşkil etmekteyse; bu hususta inceleme yapacak olan adli bilişim uzmanlarının, öncelikle ……………………… IP NUMARASI üzerinden 2016 yılı başlarına kadar Bylock İletişim Programına hizmet veren Bylock Sunucusu (serveri) üzerinde doğrudan inceleme yapmış olmaları gerekirdi. Böyle bir inceleme yapılırken, herhangi bir delil karartma iddiasına ve şüphesine mahal verilmemesi için bu sunucunun data bilgilerine ulaşıldığı andaki hash değerlerinin tespit edilmesi, söz konusu data içerisindeki bilgilerin (dijital delil) bozulmamasını sağlayacak önlemler öngörülerek imajlarının alınması ve muhafaza edilmesi, adli bilişimin belirlediği standartlara uygun olarak araştırma, inceleme, analiz ve tanımlamaların yapılması gerekirdi. Ceza muhakemesi açısından delillerin kanuna uygun elde edilmiş olmaları oldukça önemli olup, özellikle dijital delillerin elde edilmesinde kanuna uygun davranmanın yanında bu süreçteki standart tekniklere de harfiyen uyulması gerektiği dikkatlerden kaçırılmamalıdır. Zira dijital deliller bozulmaya çok müsait olduğundan, delil elde etme süreci esnasında uyulması

gereken teknik kurallara uyulmaması halinde delillerin kolaylıkla bozulması söz konusu olabilecektir. Dijital verilerin içinde bulunduğu dijital materyale göre farklılıklar arzeden ve standartlaştırılmış toplama yöntemleri dışında ayrıca muhafaza etme ve taşıma ve analiz etme, tanımlama yöntemleri bulunmaktadır.  Dijital materyalin ya da bu materyale ait data bilgilerinin elde edilişine, hash değerinin tespit edilişine, muhafazasına, analizine, tanımlamalarına ilişkin işlemler denetlemeye açık bir şekilde Bylock Tespit Tutanaklarında gösterilmeliydi. Müvekkilden alınan telefon veya GSM hattı gibi dijital materyaller üzerinden inceleme yapılırken de aynı kaidelere riayet edilmesi ve dijital delil elde edilirken yapılan işlemler düzenlenen tutanaklarda tek tek gösterilmesi gerekirdi.            

                                                  Şu ana kadar incelemiş olduğumuz Bylock Tespit Tutanaklarında Bylock sunucularının veya üzerindeki verilerin elde edilme yönteminden söz edilmemiştir. Bylock listelerinin kaynağı belirsizdir. Sunucu ve yedekleri, ham imajları, veri tabanı dosyaları, hash kodları ile korumaya alınıp alınmadıkları belirsizdir. Bylock Tespit Tutanaklarının altında imzası bulunanların isimlerinin, ünvanlarının ve uzmanlıklarının dolayısıyla yetkin olup olmadıklarının bilinmemesi  rapor adı altında düzenlenen bu tespit tutanaklarına olan güvensizliği bir kat daha artırmaktadır.                                         

                                                Ayrıca Bylock kullanmak başlı başına bir suçmuş gibi bir algı yaratılmaktadır. Oysa TCK’da “Bylock kullanma suçu” olarak tanımlanmış ve tipikleştirilmiş bir suç türünün olmadığına dikkat çekmek isteriz. Böyle bir durumda Bylock kullandığı tespit edilen kişilerin dahi Bylock kullanıcısı olmaları değil, Bylock programını kullanırken suç teşkil edecek bir paylaşımda bulunup bulunmadıkları dikkate alınmalıdır. Bu durumda Adli Bilişimin belirlediği standartlara uygun olarak  Bylock kullanıcısı olduğu tespit edilen kişilerin paylaşımlarının içerikleri tespit edilmeli, tespit edilen paylaşım içeriklerinin suç teşkil edip etmediği dikkate alınarak değerlendirme yapılmalıdır. Müvekkilin Bylock kullanıcısı olduğu yönünde yapılan tespit DENETİME AÇIK BİR TESPİT DEĞİLDİR.                                

          

                                               Müvekkille yapmış olduğumuz görüşmelerde bu programı kesinlikle kullanmadığını beyan etmektedir. Ülkemizin tamamında yürütülen soruşturmalarda Bylock programının kullanımı yönünden yapılan tespitlerin, tartışmalı olduğu, güven arzetmediği ve haricen dillendirilemediği bilinen bir gerçektir. Nitekim Samsun/İstanbul/Ankara/Kayseri illerinde yargılaması devam eden dosyalarda verilen ara kararlar doğrultusunda düzenlenen müzekkerelere karşı MİT tarafından hazırlanıp Emniyet Genel Müdürlüğü üzerinden dosyalara giren cevabi yazılarda “YAPILAN TESPİTLERİN TAMAMININ İSTİHBARI BİLGİ OLDUĞU, HARİCEN DELİLLENDİRİLEMEDİĞİ SÜRECE HÜKME ESAS ALINAMAYACAĞI” açıkça belirtilmiştir. Varlığı ve içeriği ispatlanmamış, yalnızca delil başlangıcı sayılabilecek bir tespite dayanılarak müvekkilin örgüt üyesi olmakla suçlanmasını ve tutuklu olarak yargılanmasını hukuka yasaya ve usule aykırı bulmaktayız.

                                                 Bylock isimli program, dünya genelinde herkes tarafından ücretsiz olarak indirilebilen ve kimseden referans alınmadan, hemen hemen bütün iletişim programlarında olduğu gibi güvenli iletişim teknikleri uygulanmak suretiyle karşılıklı güvenlik doğrulaması olacak şekilde kullanılabilen bir iletişim programıdır. Bu program için kullanıcı hesabı oluşturulurken kişilerin telefon numaralarının, TC kimlik numaralarının veya e-posta adresleri gibi özel bilgilerin kayıt altına alınmadığı MİT tarafından düzenlenen ve kamuoyu ile paylaşılan raporda da açıkça belirtilmektedir. Programın 2014 yılının Eylül ve Ekim

aylarına kadar  APPLE STORE ve PLAY STORE mağazalarından indirildiği genel kabul görmekle birlikte 2015 yılı sonlarına kadar da indirilebildiği ve kullanıldığı da iddia edilmektedir. Bu durumda iddianamede iddia edildiği gibi, programın genel kullanıma açık olmadığı ve ancak referans ile belli bir örgüt izni ile kullanabileceği iddiası dayanaksız kalmaktadır. Bu yönüyle bu program gizli bir program değildir ve programın telefona internetten indirilemeyeceği yönündeki algıdan ziyade 2014 yılının Mart ayından sonra online uygulama marketlerinde ve web sitelerinde kullanıma açıldığı ve bu tarihten itibaren herkes tarafından kolaylıkla indirilebilecek bir program olduğu açıktır. Bylock programının satışa çıkarıldıktan 1 yıl sonra altyapısı güçlendirilip sürümü yükseltilemediği için Google Play’den kaldırıldığı, 7 Eylül 2014 tarihinde de Apple Store’den kaldırıldığı, ancak bu tarihten sonra da bu linklerden farklı internet sitelerinden indirilmeye devam edildiği ve GoDaddy adlı server firmasına ücret ödenmediği için Bylock iletişim programının Ocak 2016 itibariyle tamamen kullanımdan çıktığı dosyaya  giren kayıtlardan anlaşılmaktadır. Bu haliyle bir kişinin telefonunda Bylock programının bulunması tek başına suç teşkil etmeyecektir. Bylock Programının yazılımının FETÖ/PDY silahlı terör örgütü tarafından gerçekleştirildiği, bu programın yalnızca FETÖ/PDY silahlı terör örgütü üyeleri tarafından örgütsel faaliyetler için kullanıldığı şeklinde bir algı yaratılmaktaysa da; tarafımızca yapılan araştırma neticesinde Bylock programının, bütün dünyada herkesin kullanımına açık bir iletişim programı olduğu, yalnızca FETÖ/PDY terör örgütünün kullanımında olan bir program olmadığı, farklı mensubiyetlere sahip kişiler tarafından da kullanıldığı ortaya çıkmıştır. Bu durumda ülkemizde de, herhangi bir kişinin 2014 yılının Eylül ayı başlarında son derece şahsi sebeplerle Apple Store’den telefonuna Bylock Programını yüklemesi ve 2016 yılının Ocak ayına kadar yani GoDaddy adlı server firmasına ücret ödenmemesine bağlı olarak Bylock programının tamamen hizmet dışı bırakılmasına kadar bu programı kullanmasına mani bir durum bulunmamaktadır. Hiçbir kuralı ihlal etmeden, Apple Store’den kendisine ait dijital materyale yüklediği Bylock Programı üzerinden kız arkadaşı ile gizlice iletişim içerisine giren bir kişinin yasadışı bir eylemde bulunduğu söylenebilir mi? Bu kişi, kendisine ait telefona ya da tablete henüz yasaklanmamış ve hatta kamuoyu tarafından henüz bilinmeyen bir programı yüklediği ve bu programla sevgilisiyle gizli gizli yazıştığı için mi suçlanacak? Bu programın özellikle Ortadoğu ülkeleri ve masonlar tarafından yaygın olarak kullanıldığı, kullanım sayısının bir dönem bir milyonun üstünde olduğu, kamuoyuna yansıyan OHAL Komisyonu Meclis Görüşme  Tutanakları, Kayseri 2. Ağır Ceza Mahkemesine sunulan Bylock Teknik İnceleme Raporu ve diğer basın mensupları tarafından yapılan açıklamalardan anlaşılmaktadır.

                                 Yine devam eden yargılamalarda etkin pişmanlık hükümlerinden faydalanan kişilerden Bylock kullanmadığını ancak Eagle ve Tango görünümlü Eagle programlarını kullandığını beyan eden sanıklar mevcuttur. Bu beyanlardan, örgüt olarak tanımlanan çevrenin kendi içinde kullandığı iletişim programının gerçekte Eagle ve Tango görünümlü Eagle olduğu anlaşılmaktadır. Mahkemelerde Bylock adlı programı 2015 yılının ocak ayına kadar kullandığını, beyan eden bazı sanıklarında, bu program üzerinden yaptıkları görüşmelerin sıradan görüşmeler olduğunu samimiyetle beyan ettikleri bilinmektedir. Buna rağmen Eagle ve Tango görünümlü Eagle programları ile ilgili soruşturmanın genişletilmesi yoluna gidilmemesi, bütün araştırmaların Bylock programı üzerinde yoğunlaştırılması dikkat çekicidir. Diğer programları kullandığı düşünülen kişi ve çevrelerin korunduğu hissini uyandırmaktadır.

                                  Bylock programının 2016 yılı Ocak ayı itibariyle tamamen kullanım dışı kaldığı için 15 Temmuz 2016 tarihindeki darbe girişiminde kullanılmadığı ve dolayısıyla darbe girişiminde bulunma eylemine delil olamayacağı tartışmasız bir durumdur. Nitekim 15 Temmuz

2016 gecesi darbe girişimi sırasında darbeci askerlerin Bylock programı üzerinden değil de, Whatsapp programı üzerinden haberleşmiş olmaları bu yöndeki savunmamızı doğrulamaktadır.

Eğer Bylock programının yazılımı söz konusu silahlı terör örgütü tarafından gerçekleştirilmiş olsaydı ya da iddia edildiği üzere yalnızca anılan silahlı terör örgütü tarafından kullanılan bir haberleşme aracı olsaydı, öncelikle herkesin indirebileceği internet sitelerinde bulunmaması gerekirdi. Ayrıca böyle bir durumda bu programı kullananların karşılıklı olarak güvenlik uygulaması yoluna gitmeleri gizlilik esasını muhafaza etmeleri gerekirdi. Eğer Bylock kullanıcıları ve yaptıkları paylaşım içerikleri tespit edilebiliyorsa, bu durumun; bu programı kullananların örgütsel olmayan amaçlarla, tamamen kişisel nedenlerle kullanmış olmalarından başka bir açıklaması olamaz. Gizlilik esasına göre çalışan bir programın, bu amaca uygun olan avantajlarından yararlanılmamış olmasına bağlı olarak bu program üzerinden yapılan paylaşım içeriklerinin tespit edilebilmesi, bu programı kullananların son derece masumane nedenlerle bu programı kullandıklarının, bu programın gizlilik esasına göre çalışan özelliklerini kullanma gereksinimi dahi duymadıklarının bire bir göstergesidir.  

                                       Yargıtay’ın emsal kararlarından anlaşılacağı üzere; iletişimin denetlenmesi sonucunda elde edilen deliller sadece “belirti” olarak kabul görmektedir. (YARGITAY 8. C.D.’NİN 12.05.2009 TARİH VE 417/ 6705 KARAR SAYILI KARARI ) Belirtiler, genel nitelikte olup, somut olayı temsil etmediklerinden, tek başına ispat değerine sahip bulunmamaktadır. Yargıtay’ın emsal kararlarında maddi bulgularla desteklenmeyen bu delillerin MAHKUMİYETE yeterli olmadığı açıkça hüküm altına alınmıştır. Kamuoyuna yapılan açıklamalarda, MİT tarafından Bylock uygulamasına sızılarak milyonlarla ifade edilen yazışma ve e-postaların ele geçirildiği ifade edilmesine rağmen şu ana kadar bu uygulamayı kullandığı iddia edilen kişilerin terör örgütüne mensubiyetlerine yönelik somut tek bir delil dosyalara sunulamamıştır.    

                                          Bu çerçevede Hatay 2. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından da FETÖ soruşturmaları kapsamında 20/09/2016 tarihli kararda şu ifadelere yer verilmiştir: “ 1. Şüpheli N.K. hakkında FETÖ/PDY isimli silahlı terör örgütü ile bağlantılı ve üyesi olduğunun belirtilmesine rağmen şüphelinin mensubu bulunduğu iddia edilen FETÖ/PDY isimli terör örgütünün 3713 sayılı Kanunun ve TCK’nın 314. maddelerinde tanımlanan terör örgütü ya da silahlı terör örgütü olduğunu gösterir düzeyde, örgütün niteliğinin hiçbir duraksamaya yer vermeyecek biçimde belirlenmesine yönelik olarak bağlantısını ortaya koyacak şekilde; a- örgütün kuruluşu, kurucuları, amacı, stratejisi, eylemlerinin neler olduğu, b- Türkiye’de ve Türkiye dışında, Türk vatandaşları ya da Türkiye Cumhuriyeti kurum ve kuruluşlara karşı, gerçekleştirdiği eylem ve faaliyetlerinin bulunup bulunmadığı, varsa bu eylem ve faaliyetlerin nelerden ibaret olduğu, c- örgütün kuruluşu, amacı hakkında alınan Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi ve Türkiye Cumhuriyeti Bakanlar Kurulu Kararı olup olmadığı, hususlarının ayrıntılı bir şekilde araştırılarak gerektiğinde İçişleri Bakanlığı ve ilgili kurumlardan belge ve dokümanlarının temin edilmediği, 2- Şüphelinin bylock kaydının bulunduğunun belirtilmesine rağmen bylock programı ile ilgili araştırma yapılmadığı, şüphelinin bu programı hangi tarihte kullanmaya başladığı kimlerle ne şekilde görüştüğü ve görüşme içeriklerinin tespit edilmediği, 3- Sanıktan ele geçen dijital cihazlarla ilgili incelemenin yapılması için yazılan müzekkere cevabının beklenmediği anlaşılmakla suçun sübutuna etki edebileceği kesin sayılan bir kanıt toplanmadan iddianamenin düzenlendiği düşünülerek 5271 Sayılı CMK’nın 174/1-b maddesi gereğince iddianamenin iadesine” karar verilmiştir. 

                                              Gaziantep Bölge Adliyesi 3. Ceza Dairesinin 2017/286 Esas, 2017/573 Karar Sayılı 20/04/2017 tarihli kararına göre “ bylock isimli programın hangi tarihler arasında android market ve apple appstore isimli uygulama indirme ve satın alma mağazalarında kaldığının belirlenmediği, buna göre programın sanığın telefonuna ne zaman, nasıl ve ne şekilde yüklendiğinin ve yüklenmiş olabileceğinin tespit edilemediği, sanığın cep telefonundaki dijital veriler ile el konulan diğer dijital verilerin çözümünü içeren raporun beklenmediği yahut bu raporun beklenmesi yerine verilerin bizzat mahkemece güvenilir bilirkişi ve bilirkişi heyetlerine tevdi edildiği rapor aldırılmadığı, üstelik şayet sanık bylock kullanıcısı ise mesaj veya e-posta içeriklerinin getirtilmemesi nedeniyle sanığın aktif bir bylock kullanıcısı olup olmadığının araştırılmadığı, mesaj içeriği bulunmadığından kimlerle haberleştiği, bu kişilerin kimler olduğu, haklarında fetö/pdy silahlı terör örgütüne üye olmak ya da örgütün yöneticisi olmak suçlarından soruşturma bulunup bulunmadığının araştırılmadığı, Yukarıdan beri sayılan eksiklikler dikkate alındığında ve CMK’da belirtildiği üzere haklarında kamu davası açılmasına karar verilen ilgili şüpheliler hakkında Cumhuriyet Savcılıklarınca sanık lehine veya aleyhine tüm delillerin toplanarak birlikte değerlendirilmesi gerektiği amir hükümdür. Sanık lehine veya aleyhine hazırlık aşamasında toplanmayan tüm delillerin mahkemece toplanması gerektiği açıktır. Kaldı ki dosya kapsamında sanık hakkında netice olarak hükmedilecek ceza miktarının da yukarıda belirtilen durumların tespitine göre az veya çok takdir edilmesini etkileyecek sonuçlar doğuracağı açıktır. Hatta sanığın üzerine atılı suç vasfının değerlendirilmesinde dahi etkili olma ihtimali mevcuttur. Çünkü sanığın bylock daki mesajlaşmalarının veya konuşmalarının mesajlaştığı kişilere, mesajlaşma veya konuşma adetlerine göre mahkemenin takdirini etkileyen sonuçlar doğurabileceği veya etkileyebileceği açıktır.” denilmiştir. Antalya Bölge Adliye Mahkemesi 2. Ceza Dairesi 2017/ 922 Esas 2017/ 784 Karar Sayılı kararı da bu doğrultudadır. 

                                              Yine Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından Kayseri Ağır Ceza Mahkemesi’ne sunulan bu şekilde basına yansıyan 27.05.2017 tarihli cevabı yazıda “ hatlar üzerinden hangi tarihlerde ve hangi zaman aralıklarında Bylock’a giriş yapıldığının tespit edilebilme imkanı bulunmamakla birlikte, Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu tarafından konu ile ilgili tespit yapılabileceği değerlendirilmektedir.” denilmekle BTK’ya yazı yazılması öngörülmüştür. Bu haliyle iddia edilenin aksine bylock tespitlerinin ve içeriklerinin  varlığının tartışmalı olduğu, hukuken itibar edilemeyeceği Bylock tespitlerine imza atan Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından açıkça ikrar edilmektedir.                              

                                              Müvekkilin Bylock kullanıcısı olduğunun tereddütsüz kabulü için, internet ortamına girerken kullanmış olduğu cep telefonu, bilgisayar, modem, tablet ve benzeri dijital materyalleri bireyselleştiren mac numaralarının, BYLOCK PROGRAMININ SERVERİNDE KAYITLI OLDUĞUNUN İSPATLANMIŞ OLMASI GEREKMEKTEDİR. Zira dünyanın herhangi bir yerinden, içinde Ethernet Kartı bulunan dijital materyalle internet ortamına giren kişileri yeryüzündeki diğer tüm internet kullanıcılarından ayıran şahsa özel bilgi, bu kişilerin kullandıkları dijital materyalin içindeki Ethernet Kartı üzerindeki MAC numarasıdır. MAC numarası (MAC adresi) internet kullanıcılarının evrensel kimliğidir. 

                                              Tüm bu açıklamalardan sonra Bylock programının kullanılması, bize göre silahlı terör örgütü üyeliğinden ceza verilmesi için yeterli delil olmamakla beraber, Bylock programının kullanıcılarına sırf bu sebeple silahlı terör örgütü üyeliği suçu isnat edilecekse, bu durumda, bu programın müvekkilin telefonuna nasıl, ne zaman ve ne şekilde yüklendiği ya da GSM hattı üzerinden nasıl, ne zaman ve ne şekilde kullanıldığı, hangi GSM hattı ile iletişime geçildiği, iletişime geçilen GSM hattının kime ait olduğu ve görüşme içerikleri araştırılıp tespit edilmesi gerekmektedir. Bununla da yetinilmeyip müvekkilin bu programı kullanmak suretiyle söz konusu silahlı terör örgütü ile iletişime geçip geçmediği, talimat alıp almadığı, yasa dışı bir eylem gerçekleştirip gerçekleştirmediği hususları da araştırılmalıdır. Bylock programı üzerinden yapılan paylaşım ve konuşmaların içerikleri tespit edilmeden, bu içeriklerden müvekkilin hangi örgütsel talimatları aldığı, Bylock programını kullanmak suretiyle hangi eylemleri gerçekleştirdiği, müvekkile suç isnadında bulunan iddia makamı tarafından ispatlanmalıdır. Bu açıklamalar doğrultusunda müvekkilin kullanmakta olduğu telefondan ya da adına kayıtlı GSM hattından Bylock programını kullandığı iddiasıyla FETÖ/PDY silahlı terör örgütü üyesi olmakla suçlanmasını hukuka, yasaya ve usule aykırı bulmaktayız. 

                                              Adli bilişim Uzmanı T.Koray PEKSAYAR  ve Tuncay BEŞİKÇİ tarafından düzenlenen raporlar doğrultusunda Morbeyin Uygulama Programları/ Web ve mobil uygulamalarıyla ilgili hatalı bylock tespitlerine değinilmiş, yapılan çalışmalar sonucu 11.480 kişi yönünden hatalı bylock tespiti yapıldığı kabul edilmiştir. En son kamuoyuna yansıyan ve internet ortamında paylaşılan bilgiye göre 30.000 kişi yönünden daha hata olabileceği bilgisi yansımıştır. Bu tespit ve değerlendirmeler ışığında BYLOCK İÇERİĞİ DOSYALARA GELMEYEN VEYA İÇERİK YOKTUR DENİLEN,DÜŞÜK RAKAMLARLA IP TESPİTİ GELEN kişiler yönünden ciddi hataların mevcut olduğu gözlenmektedir.

                                          Bu haliyle Bylock programının kullanımı yönünden dosyaya yansıyan  tespitlerin hatalı olduğu, güven arzetmediği, sadece IP trafiği baz alınarak hüküm verilmesinin  hukuka aykırı olacağı kabul edilmelidir.

                                           Yargıtay istikrar kazanmış kararlarında, salt BELİRTİ olabilecek kayıtların delil olamayacağını, mutlaka suç mahiyetinde içeriğin de tespit edilmesi gerektiğine karar vermiştir. YCGK 04.10.2011 tarih , 2011/10-159 E. 2011/202 K.: “… içeriği tespit edilemeyen telefon görüşmeleri ile .. mahkûmiyet hükmü kurulması yerinde değildir” demekle, Yargıtay 9. CD 13.01.2016 tarih 2015/8703 E. 2016/119 K.: “içeriği tespit edilmeyen HTS kayıtları dışında … delil bulunmayan olayda .. sanığın beraati yerine … mahkûmiyetine karar verilmesi (doğru değildir)” demekle, Yargıtay 10. CD 16.11.2015 tarih 2015/4718 E. 2015/32935 K.: ” … içeriği tespit edilmeyen telefon görüşmelerine dayanılarak mahkûmiyetine karar verilmesi (doğru değildir)” demekle, Yargıtay 20. CD 21.01.2016, 2015/1663 E. 2016/271 K.: “… 28 adet içeriği tespit edilemeyen HTS kayıtlarının mahkumiyet için yeterli olmadığı, … beraati yerine mahkûmiyetine karar verilmesi (doğru değildir).” demekle suç mahiyeti tespit edilemeyen içerikler olmadığı sürece cezalandırılma yönünde hüküm verilemeyeceğini karar altına almıştır. 

                                            Müvekkil yönünden dosyaya yansıyan istihbarı bilgi niteliğindeki kayıtlarda herhangi bir içerik olmadığına bir kez daha dikkat çekmek isteriz.

BANK ASYA ile İLGİLİ HUSUSLAR:

                                           Kovuşturma aşaması esnasında dosyaya sunulan bilirkişi raporlarında müvekkilime ait hesapların dökümleri detaylı bir şekilde incelenmiş olup kendisinin şahsi hesabında mütalaada belirtildiği gibi bir meblağ olmadığı ortadadır. Mahkemenin kendi talebi üzerine hazırlanan bilirkişi raporuna rağmen mütalaada geçmiş olmasına anlam verememiş olmakla buna dayanak olabilecek hiçbir suçlamayı kabul etmiyoruz

                                           Ayrıca müvekkilim en başından beri İş-Kur vesilesi ile bu kuruma başvurduğu başka birçok yere de aynı zamanda başvurduğu ve buradan yanıt aldığı için bu kurumu tercih ettiğimi dile getirmiştir. Müvekkilin beyanı ve bizim talebimiz doğrultusunda İş kur dan herhangi bir bilgi paylaşılmamıştır.

                                            Yine Yargıtay 16. Ceza Dairesi’nin 26.10.2017 tarih 2017/1809 esas 2017/5155 bozma kararının hüküm gerekçesinde  “ Örgüt üyesi, örgüt amacını benimseyen, örgün hiyerarşik yapısına  dahil olan ve bu suretle verilecek görevleri yerine getirmeye hazır olmak üzere kendi iradesini  örgüt iadesine terk eden kişidir. Örgüt üyeliği ,örgüte  katılmayı, bağlanmayı  örgüte hakim olan hiyerarşi gücün emrine girmeyi ifade etmektedir. Örgüt üyesi örgütle  organik bağ kurup faaliyetlerine katılmalıdır. Organik bağ ,canlı ,geçişken ,etkin  ,faili emir ve talimat almaya açık  tutan  ve hiyerarşik konumunu  tespit eden bağ olup ,üyeliğin en önemli unsurudur. Örgüte  yardımda veya örgüt adına suç işlemede  de örgüt yöneticileri veya  diğer mensupların  emir ya da  talimatları vardır. Ancak örgüt üyeliğini  belirlemede ayırt edici  fark , örgüt üyesinin  örgüt hiyerarşisi dahilinde verilen her türlü emir ve talimatı sorgulamaksızın  tamamen teslimiyet duygusuyla yerine getirmeye hazır olması  ve öylece ifa etmesidir.Silahlı örgüte  üyelik suçunun  oluşabilmesi için  örgütle organik bağ  kurulma ve kural olarak  süreklilik ,çeşitlilik  ve yoğunluk gerektiren  eylem ve faaliyetler bulunması aranmaktadır. Ancak niteliği ,işleniş biçimi ,meydana  gelen zarar  sempati duymak ya da  örgütün amaçlarını ,değerlerini ,ideolojisini  benimsemek,buna örgüt üyeliği için  yeterli değildir.Örgüt üyesinin ,örgüte bilerek  ve isteyerek katılması ,katıldığı örgütün  niteliğini ve amaçlarını bilmesi  ,onun bir parçası olmayı  istemesi, katılma iradesinin devamlılık arz etmesi gerekir .örgüte üye olan kimse , bir örgüte girerken  örgütün  kanunun suç saydığı  fiilleri  işlemek amacıyla  kurulan bir örgüt olduğunu bilerek  üye olma kastı ve iradesiyle hareket  etmelidir. suç işlemek amacıyla kurulmuş örgüte üye olmak suçu içinde saikin “suç işlemek amacı” olması aranır.(Toroslu özel kısım syf .263-266,Alacakaplan Cürüm İşlemek için  örgüt syf. 28, Özgenç Genel Hükümler syf 280) Bu açıklamalar  ışığında  somut olay değerlendirildiğinde ; Kuruluş  , amaç , örgüt yapılanması ve  faaliyet yöntemleri Dairemizin 2015/3 E.sy kararında anlatılan ve nihai amacı , devletin anayasal nizamını cebir ve şiddet kullanarak  değiştirmek olduğu anlaşılan FETÖ/ PDY Terör örgütünün  başlangıçta bir ahlak ve eğitim hareketi olarak ortaya çıkması ve  toplumun her katmanının  büyük bir kesimince de böyle algılanması , amaca ulaşmak için her yolu mubah gören  fakat sözde meşruiyetini sivil alanda dinden , kamusal alanda ise hukuktan  aldığı izlenimini vermek için yeterli güce ulaşıncaya kadar  alenen kriminalize olmamaya özen  göstermesi  gerçeği  nazara alındığında , örgüte sözde meşruiyet  vitrini olarak kullanılan kartlarla irtibatta olduğu anlaşılan ve fakat örgütün nihai amacın bildiği , örgütle organik bir bağ kurarak   hiyerarşisine dahil olduğu  yönünde herhangi bir  delil bulunmayan sanığın, hükme esas alınan  ikrarı ve HTS kayıt içeriğine göre Ağlasun  İlçe Tarım Müdürlüğünde Ziraat mühendisi  olarak  görev yaptığı  dönemde  örgütün ilçe imamı  olduğu iddia edilen  ve örgütün ilçe  yapılanması içerisinde  görev oldukları iddiasıyla  haklarında soruşturma yürütülen  şahıslarla  telefonla görüşme  suretiyle  irtibat içinde olmak , çoğunluğu kamuoyu  nezdinde örgütün  gerçek yüzünü ortaya koyan , hukuki kılıflarla  kamu görevlileri  ve

sivil şahıslara  yönelik  bir kısım operasyonlara başladığı  2013 yılı öncesinde  olmak züzere birkaç kez  bu  tarihten sonra  örgütün din sohbet toplantılarına  katılmak ,örgüt tarafından  çıkarılan gazetelere  gerçek ismiyle abone olmak  ve çocuğunu örgüte  müzahir olma  nedeniyle kapatılan  Altınbaşak isimli  okula göndermekten   iba eylemlerinin sanığın  konum ve kişisel özellikleri de nazara  alındığında sempati   iltisak boyutunu  aşan, örgüt üyesi  olduğunu ispat etmeye yeterli  örgütsel faaliyet  kapsamında  değerlendirilemeyeceği  gözetilerek……” demekle “organik bağ” kavramının, failin örgütün amacını bilmesinin ve örgüte katılmayı isteme

iradesinin, örgüt iradesine teslimiyetin örgüt üyesi sayılmayı gerektirecek şekilde suç işlemeninörgüt üyeliği için arandığı, bunların dışında örgüte sempati duymanın (birisini sevimli,

cana yakın bulmanın) veya örgütün amaçlarını, değerlerini, ideolojisini benimseme ile örgütün değerlerine saygı duymanın örgüt üyeliği için yeterli olmadığını, örgüte üye olma kastı ve iradesi ile hareket etmenin varlığının, hatta suç işlemek amacıyla kurulmuş örgüte üye olmak için “suç işleme amacı” saikinin tespitinin, örgütün amacını bilip örgüte katılma olarak sanığın ikrarının

ve bazı örgüt mensupları ile görüşmesinin, örgütün hukuka aykırı yapısının ortaya çıktığı zamandan sonra da dini sohbetlerine katılmanın, örgüt yayınlarına abone olmanın, çocuklarını örgütle ilişkili okullarda okutmanın ise örgüt üyeliği için suçun yeterli maddi ve manevi unsurlarından görülmediği anlaşılmaktadır.

                                             Kararda yer alan “organik bağ” kavramı, bir teşkilatla veya tüzel kişilikle arada bulunan ilişki veya işbirliği veya çıkar ilişkisi sonucunda karşılıklı yarara dayanan irtibat veya bağ olarak tanımlanmaktadır. Buna göre örgüt üyeliğinden sorumlu tutulabilmek için; kişinin, örgütün suç veya terör örgütü olduğunu bilmesi, amacını benimsemesi ve örgütün hiyerarşik yapısına dahil olmayı isteyip örgüt adına suç işleme kararlılığına sahip olması veya suç işlemesi ve tüm bunların o kişide tespiti gerekir. Kararda yapılan bilimsel atıflara göre; örgüte sadece sempati duyulması (örgütün veya liderinin sevimli, cana yakın bulunması) veya örgütün amaçlarının, değerlerinin ve ideolojisinin benimsenmesi, örgütü temsil eden unsurlara ve süjelere saygı duyulması örgüt üyeliği için yeterli değildir. Örgüt üyesinin; örgüte bilerek ve isteyerek katılması, örgütün hukuka aykırı niteliğini ve amaçlarını bilmesi, bir parçası olmayı istemesi, hatta örgüte katılma iradesinde devamlılık olması aranmalı, örgüte girerken örgütün kanunun suç saydığı fiilleri işleme amacı bulunan bir örgüt olduğunu bilerek üye olması, üye olma kastı ve iradesiyle hareket etmesi, hatta suç işlemek amacıyla kurulmuş örgüte üye olma suçunun gerçekleşmesi için de saikinin “suç işleme amacı” olduğu tespit edilmeli gerektiğine özellikle vurgu yapılmıştır. Yargıtay 16. Ceza Dairesi’nin bu kararının müvekkil yönünden de dikkate alınmasını talep etmekteyiz.

 

                                            Müvekkilin üzerine atılı suçu işlediğine dair herhangi somut bir delil bulunmamaktadır. Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun  E.2012/6-1309, K.2013/258  sayılı kararında Ceza muhakemesinin en önemli ilkelerinden biri olan ve Latince “in dubio pro reo” olarak ifade edilen “şüpheden sanık yararlanır” ilkesi uyarınca, sanığın bir suçtan cezalandırılmasının temel şartı, suçun şüpheye yer vermeyen bir kesinlikle ispat edilmesidir. Gerçekleşme şekli şüpheli ve tam olarak aydınlatılamamış olaylar ve iddialar sanığın aleyhine yorumlanarak mahkûmiyet hükmü kurulamaz. Oldukça geniş bir uygulama alanı bulunan bu kural, bir suçun gerçekten işlenip işlenmediği veya işlenmiş ise gerçekleştirilme biçimi konusunda şüphe belirmesi halinde uygulanacağı gibi, suç niteliğinin belirlenmesi bakımından da geçerlidir. Ceza mahkûmiyeti, yargılama sürecinde toplanan delillerin bir kısmına dayanılarak ve diğer bir kısmı göz ardı edilerek ulaşılan ihtimali kanaate değil, kesin ve açık bir ispata dayanmalıdır. Bu ispat, hiçbir şüphe ve başka türlü bir oluşa imkan vermeyecek açıklıkta olmalıdır. denilmektedir.

                                            Şüpheden sanığın yararlandırılması ilkesi ceza hukukunun en bilinen ilkesidir. Müvekkilin suç işleme yönünde herhangi bir kastının bulunmadığı, suç işleme kastıyla hareket ettiğinin ispatlanamamış  olduğu apaçık ortadadır. Dosyada toplanan deliller herhangi bir etki altında kalınmadan tarafsız ve objektif olarak incelenebilmiş olsa müvekkilin örgüt üyesi olduğuna dair şüphe yaratacak bir değerlendirmenin dahi yapılamayacağı kanaatindeyiz.

Eğer sayın mahkeme aksini düşünecek dahi olsa somut delillerin olmadığı bir yargılamada şüpheden sanık yararlanır ilkesinin uygulanması muhakkaktır.

                                            Yargıtay 13. Ceza Dairesi’nin 2016/ 18966 Esas 2017/909 Karar sayılı ve 08/02/2017 tarihli kararında; Sanıkların üzerlerine atılı müsnet suçları işlediklerine dair her türlü şüpheden uzak kesin ve inandırıcı delil bulunmadığı gibi şüpheden sanık yararlanırevrensel ilkesi de gözetilmeden beraatleri yerine mahkumiyetlerine karar verilmesi, bozmayı gerektirmiştir.” denilmektedir. Yine, Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin 2015/ 7424 Esas 2016/ 8413 Karar sayılı ve 28/11/2016 tarihli kararında; “Sanıkların ele geçen uyuşturucu maddelerle ilgileri olduklarına dair maddi bulgularla desteklenmeyen, farklı anlamlara gelebilecek iletişimin tespiti tutanakları dışında, somut, her türlü şüpheden uzak kesin ve inandırıcı delil bulunmadığı  anlaşıldığından şüpheden sanık yararlanır ilkesi de gözetilerek, sanıkların beraatleri yerine mahkumiyetlerine karar verilmesi kanuna aykırıdır. denilmektedir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin 1983/ 10590 Esas 1988 Karar sayılı ve 06/12/1988 tarihli kararında ise;

Sanığın hukuka göre suçluluğu kanıtlanmadan, kendisiyle ilgili bir yargısal kararın, sanığın suçlu olduğu şekilde bir düşünceyi yansıtması halinde, masumluk karinesi ihlal edilmiş olur. denilmektedir.                                                                                                           

                            5MÜVEKKİLİN ADİL YARGILANMA HAKKI İHLAL EDİLMİŞTİR.

                              15 Temmuz sonrası yürütülen adli soruşturmada ifadesi alınırken kendilerine müvekkile TCK kapsamında suç teşkil eden herhangi bir somut eylemiyle bağlantılı soru yöneltilemediği halde FETÖ/PDY silahlı terör örgütü üyesi olmak gibi son derece soyut bir suçlama ile karşı karşıya bırakılmıştır. Anayasanın 36. Maddesinde Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir.”  denilmek suretiyle kişilerin Adil Yargılanma Hakları güvence altına alınmıştır. Soruşturma safhasında alınan gizlilik kararı nedeniyle müvekkil hakkında düzenlenen soruşturma dosyasının incelenebilmesi ve soruşturma safhasında etkili savunma yapabilme hakkı kısıtlanmıştır. Gizlilik kararı olmasaydı soruşturma safhasında müvekkilin suçlanmasına dayanak alınan delillerin tarafımızca incelenebilmesi mümkün olabilirdi. Böylece müvekkil lehine olan delillerin tarafımızca toplanması ya da savcılık marifetiyle getirtilmesi için elverişli koşullar sağlanabilirdi.

                              Diğer taraftan yalnızca müvekkiller aleyhine netice çıkarılabilecek deliller toplanmış, bu deliller dahi özenli bir incelemeden geçirilmeksizin zorlama yorumlarla müvekkil hakkında “silahlı terör örgütü üyesi olma” suçlaması ile iddianame düzenlenmiştir. Oysa lehe olan delilleri de toplamakla yükümlü olan iddia makamı tarafından, bu yükümlülük layıkıyla yerine getirilmiş olsaydı, muhtemelen müvekkil hakkında Kovuşturmaya Yer Olmadığına Dair Karar verilerek, müvekkilin Lekelenmeme Hakkı bu şiddette ihlal edilmemiş olurdu. Soruşturmayı yürüten savcılık makamının usule aykırı davranarak yalnızca müvekkilin suçlu olduğuna dair kuşku oluşturacak delilleri toplamış olmasını LEHİNE OLAN DELİLLERİ TOPLAMAKTAN ÖZENLE KAÇINMIŞ OLMASINI kabul edilebilir bulmamaktayız.                                         

                                            Soruşturma safhasında gerekli araştırmalar yapılmış olsaydı FETÖ/PDY silahlı terör örgütünün vatandaş ve dolayısıyla müvekkil nazarında bilinir olup olmadığı, üzerine FETÖ/PDY silahlı terör örgütü elbisesi giydirilen malum yapıyla ilgili algı ve bilgilerinin nelerden ibaret olduğu, vatandaşların söz konusu malum yapının silahlı darbe girişiminde bulunabileceğine dair öngörüsünün ne olduğu hususları daha net ortaya konulabilecek ve tüm bunlara bağlı olarak müvekkile suç isnadında bulunulurken daha insaflı olunabilecekti. Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 19/03/2012 tarihli 6199/3562 Karar sayılı kararında; “sanığın hangi eylemi ile silahlı terör örgütünün propagandasını yaptığı ve bu eylemin ne şeklide sübuta erdiği karar yerinde tartışıldıktan sonra, hukuki durumunun tayin ve takdiri gerekirken, eksik araştırma ile hüküm kurulması bozmayı gerektirmiştir. Bu yönüyle hüküm kurulurken bütün araştırmaların titizlikle yapılmış olması şart olup eksik inceleme ve soruşturma ile karar verilmemesi gerekir.

 

                                             6-MÜVEKKİL TÜRK CEZA KANUNUNUN 314. MADDESİNİN 2. FIKRASI GEREĞİNCE SİLAHLI TERÖR ÖRGÜTÜ ÜYESİ OLMAKLA SUÇLANMAKTADIR. Müvekkilin üzerine atılı suçu karakterize eden iki temel unsur bulunmaktadır. Bunlardan birincisi TERÖR, ikincisi ise SİLAH’tır.

                                            3713 sayılı Terörle Mücadele Kanununun 1. Maddesinde TERÖR EYLEMLERİNİN; CEBİR VE ŞİDDET KULLANARAK,  BASKI, KORKUTMA, YILDIRMA, SİNDİRME, VEYA TEHDİT YÖNTEMLERİ KULLANILARAK GERÇEKLEŞTİRİLEBİLECEĞİNE VURGU YAPILMIŞTIR. Müvekkilin üzerine atılı örgüt üyeliği suçlamasında dayanak gösterilen banka hesapları, çalıştığı ve çocuklarını okuttuğu eğitim kurumları, böyle bir suçun oluşabilmesi için yeterli değildir. Bu eylemlerin 3713 sayılı yasanın 1. Maddesinin ilk cümlesinde belirtilen CEBİR, ŞİDDET, BASKI, KORKUTMA, YILDIRMA, SİNDİRME VEYA TEHDİT YÖNTEMLERİNDEN HANGİSİYLE EŞLEŞTİĞİ, bu tercih ve kararlardan dolayı hangisinin terör eylemi olarak değerlendirebileceği açıklanmaya muhtaç bir durumdur.

                                             Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından hazırlanan dosyada mevcut Bilgi Notu başlıklı yazının 27. Sayfasında gerek kanunlarımızda, gerekse terörle mücadeleyi konu edinen uluslararası sözleşmelerde terörün net bir tanımının yapılamadığına, uluslar arası toplumun terörün ve terör suçunun tanımında anlaşmaya varamadığına ve bunun yerine terör eylemi olarak nitelendirilebilecek eylemlerin belirlendiğine dikkat çekilmiştir. Uluslar arası toplum tarafından terör suçu tanımlanamamıştır. Çünkü Terör Suçu, vatana ihanet suçlaması gibi subjektif niteliklidir. Kişilere,  topluluklara ve siyasal iktidarlara göre farklılık arz eder. Kimileri için İŞİD, TERÖR örgütü olarak nitelendirilirken, kimisine göre birkaç yaramaz çocuğun faaliyeti

olarak görülmüştür. Yıllar öncesinde Filistin Kurtuluş Örgütü’nün ABD ve İsrail tarafından terör örgütü olarak nitelendirildiği, başta Müslüman ülkeler olmak üzere dünya ülkelerinin büyük bir kısmı tarafından Filistin halkının yasal temsilcisi olarak tanındığı hafızalardadır. KİŞİLER, TOPLULUKLAR, SİYASİ İKTİDARLAR TERÖR SUÇUNU KENDİ BAKIŞ AÇILARINA VE SUBJEKTİF NİYETLERİNE GÖRE tanımlamaktadırlar. Nitekim 17/25 sürecinde yaşananlar, bu ülkenin büyük bir kısmı tarafından yolsuzlukların ortaya dökülmesi olarak görülürken, diğer bir kısmı tarafından TERÖR EYLEMLERİ OLARAK DEĞERLENDİRİLMİŞTİR. Bu durum ancak ve ancak terör suçunun kişiden kişiye toplumdan topluma farklılık arz etmesiyle açıklanabilir. Müvekkil hakkında karar verecek durumda olan sayın mahkemenizce  bu belirsizliğin dikkate alınmasını talep etmekteyiz.  

                             Uluslararası hukukta da terör suçlarına ilişkin ilk somut tanım, 1937 tarihli Terörizmin Önlenmesi ve Cezalandırılmasına İlişkin Sözleşme’de yapılmıştır. Buna göre, Terör, “bir devlete karşı gerçekleştirilen veya özel kişilerin, kişi gruplarının yâda kamunun zihninde bir terör hali yaratmayı amaçlayan suç oluşturan eylemler”dir. Bu tanım açık bir ifade içermemekle birlikte uluslar arası hukukçular tarafından terör, “mevcut anayasal düzenleme çerçevesinde alışılmış, meşru araçlarla elde edilemeyeceği ileri sürülen bir politik amacı elde etme aracı” olarak açıklanmaktadır. Bunun yanında Terörün, bir stratejinin

parçası olduğu, uzun bir zaman zarfında organize gruplar tarafından yürütülmesi gerektiği de kabul edilmektedir. 1566 sayılı ve Kasım 2004 tarihli Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararında ise terör faaliyetleri ölüme yâda ciddi bedensel yaralanmaya sebebiyet vermek amacıyla işlenen ve sivillere yönelikte olabilen suç doğurucu eylemler veya bir devleti, kamuoyunu,

kişi topluluklarını veya bireyleri kışkırtmak amacıyla rehine alınması; halka gözdağı verilmesi şeklinde tanımlanmıştır. TCK’daki düzenleme ile uluslar arası metinlerde öngörülen tanımlar arasındaki farklılık yanında bir eylemin terör eylemi olarak tanımlanabilmesi için gerekli olan şartların sağlanması hususundaki tespitler Yargıtay İçtihatlarıyla benzerlikler taşımaktadır. Müvekkilin suç olduğu iddia olunan fillerinin 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu kapsamında değerlendirilemeyeceği kanaatindeyiz.

   

                                          TCK’nun 314. Maddesinin gerekçesinde  “BU MADDE KAPSAMINA GİREN ÖRGÜTÜN SİLAHLI OLMASI GEREKTİĞİ, BAŞKA BİR DEYİŞLE SİLAHIN, BU SUÇUN EN TEMEL UNSURUNU OLUŞTURDUĞU”  ifade edilmektedir. Müvekkil bu kapsamda yargılanan yüzbinlerce kişi ile birlikte aynı silahlı örgüte üye olmaktan suçlanmaktadır. Ancak müvekkil dahil bu suç kapsamında yargılanan sanıkların hiçbirinin üzerinde, evinde, işyerinde ya da aracında yapılan aramalarda bir tek silah dahi ele geçirilememiş, bir tek silahın dahi varlığından söz edilememiştir. Çünkü ne müvekkilde, ne bu soruşturmalar kapsamında yargılanan kişilerin hiçbirisinde örgütsel amaçlarla kullanılmaktayken elde edilmiş bir tek silah dahi bulunmamaktadır. Yine müvekkile ya da fikir birliği yapmak suretiyle müvekkille birlikte aynı örgütün üyesi olmakla suçlanan diğer sanıklara, gerçekleştirmiş oldukları silahlı eylemlerle ilgili ya da başkaları tarafından gerçekleştirilen silahlı eylemlerle ilgili yardımda bulunup bulunmadıkları, bu eylemleri övücü konuşmalar yapıp yapmadıkları sorulmamıştır. Sorulmamıştır çünkü böyle bir silahlı eylem mevcut değildir. Olmayan silahlara ve gerçekleşmemiş silahlı eylemelere rağmen müvekkil SİLAHLI ÖRGÜT ÜYESİ OLMAKLA SUÇLANMAKTADIRLAR. 

                            Müvekkillin üyesi olmakla suçlandığı silahlı terör örgütünün ortaya çıkmasında 17/25 Aralık sürecinin esas alındığı, Müvekkile yöneltmiş olduğunuz sorulardan mahkemenizin de  “örgütün varlığının ve suçun başlangıç tarihinin” belirlenmesinde 17/25 Aralık olaylarını dikkate aldığı anlaşılmaktadır. Oysa 17/25 Aralık döneminde bir suç işlendiği kabul edilecekse bile, bu suçların silahlı eylem niteliğinde bir suç olmadığı, bu suçların bilişim suçları kapsamında değerlendirilmesi gerektiği ve bu suçlardan silahlı bir örgüte vücut verilemeyeceği dikkatlerden kaçırılmamalıdır. Kaldı ki müvekkilin 17/25 Aralık sürecinde işlenen suçlara katkı verebilmesi söz konusu olamayacağı gibi bu yönde bir iddia da bulunmamaktadır. Eğer silahlı örgüte, 15 Temmuz ile vücut verilecekse 15 Temmuz darbe girişiminin, devletin temin ettiği silahlarla yapılan bir ayaklanma olarak değerlendirilmesi gerektiğine dikkat çekmek isteriz. Siyasi tarihimizde siyasi iktidara yönelik silahlı darbe girişimlerinden öğrendiğimiz şudur ki; silahlı darbe girişimleri yıllar önce planlanamaz. “Silahlı Darbe” eylemi kısa bir süre için ülkenin ve toplumun içerisinde bulunduğu durum değerlendirilerek fırsat doğduğunda elinde silah gücü bulunduranların kararlaştırdığı ve kararlaştırıldıktan sonraki günlerde uygulamaya koydukları bir eylemdir. Bu amaca yönelik örgüt kurulması ve yıllarca bu hedefe ulaşmak için çalışma yürütülmesi “SİLAHLI DARBE” fikrine ve uygulamasına ters düşer, zira böyle bir amaç uzun bir süre gizli tutulamaz. Ülkenin içinde bulunduğu konjonktüre bağlı olarak spontane gelişen bir karar ve eylem olarak değerlendirilmesi kaçınılmaz olan ve yalnızca faillerinin alakalandırılabileceği 15 Temmuz darbe girişimini yıllar önce kurulan bir örgütün örgütsel çalışmalarının bir parçası olarak kabul edilmesi oldukça zorlama bir yorum olacaktır. Kaldı ki, yapılan soruşturma ve yargılamalar sırasında ortaya çıkan bilgi ve beyanlar değerlendirildiğinde 15 Temmuz darbe girişiminde bulunan silahlı kuvvetler mensuplarının siyasi ve hatta dini inançları gereğince homojen bir yapıda olmadıkları, farklı farklı siyasi aidiyetleri olan bu kişilerin AKPARTİ KARŞITLIĞI ÜZERİNDEN BİR ARAYA GELDİKLERİ VE AKPARTİ SİYASİ İKTİDARINI DEVİRMEK İÇİN DARBE GİRİŞİMİNDE İŞBİRLİĞİ YAPTIKLARI ANLAŞILMAKTADIR. Bu haliyle 15 Temmuz darbe girişiminin yalnızca Fethullah Gülen Cemaati üzerine ya da Hizmet Hareketi olarak bilinen yapı üzerine oturtulmasını ve bu yapılarla ilişkilendirilen herkesin 15 Temmuz darbe girişiminden ve bu darbe girişimi sırasında kullanılan silahlardan sorumlu tutulmasını gerçeğe uygun bulmamaktayız.

                             Ayrıca darbe girişiminin ve beraberinde işlenen suçların TCK’nun 309., 301., 311., 312., 313. Maddelerinde düzenlendiğini görmekteyiz. TCK’nun 314. Maddesinin 1. Fıkrasında; “bu kısmın dördüncü ve beşinci bölümlerinde yer alan suçları işlemek amacıyla kurulan silahlı örgütten” kasdedilen BU YÖNDEKİ AMAÇLARINI ALENİLEŞTİRMİŞ, BU YÖNDE ZAMANA YAYILI OLARAK BİR DİZİ SİLAHLI EYLEM GERÇEKLEŞTİRMİŞ, KAMUOYU TARAFINDAN VARLIĞI BİLİNEN YAPILARDIR. Anayasal düzeni değiştirmeyi, hükümeti devirmeyi, yasama organının çalışmasını engellemeyi stratejik olarak hedefleyen ve bu yönde silahlı eylemler gerçekleştiren örgütler kurulabilir. Ancak varlıkları bilindiğinden bu tür örgütler devlet yapılanması içinde barınamazlar, aksine devletin

etkinlik alanı dışında ve hatta çoğu zaman ülke sınırları dışında barınıp örgütlenirler. Bu şekilde kurulan ve faaliyette bulunan örgütlerin kurucuları ve üyelerinin TCK’nun 314. Maddesi kapsamında cezalandırılabileceklerinde herhangi bir kuşku bulunmamaktadır. Bir ülkenin silahlı kuvvetlerinin tamamının ya da bir kısmının kamusal güvenliğin sağlanması için kendilerine verilen yetkileri kötüye kullanarak, üstlenmiş oldukları kamusal görevleri yerine getirmeleri için kendilerine teslim edilen silahları kullanmak suretiyle bir gece ansızın iktidara el koymak maksadıyla darbe girişiminde bulunmaları TCK’nun 309., 311.,

ve 312. Madde kapsamında değerlendirilebilir, ancak hiçbir şekilde TCK’NUN 314. MADDESİ KAPSAMINDA DEĞERLENDİRİLEMEZ. Zira ortada fiili bir kalkışma vardır ancak TCK’nun 314. Maddesinde karşılığı olan bir örgüt bulunmamaktadır. 15 Temmuz gecesi kullanılan silahlar yalnızca ve yalnızca TCK m.309., 311. ve 312. madde kapsamındaki suçlarla ilişkilendirilebilir.  15 Temmuz gecesi silahlı darbe girişiminde bulunan bir kısım kamu görevlisinin elinde bulunan ve devlete ait olan silahlar TCK’nun 314. Maddesinde karşılığını bulan silahlı örgüte vücut vermez.

                             Bir örgütün varlığından söz edilebilmesi için örgütün yapısı, sahip bulunduğu üye sayısı, araç ve gereçler bakımından amaç suçları işlemeye elverişli olması gerekmektedir. Ayrıca söz konusu suçun oluşabilmesi için oluşturulmuş bir örgütün varlığı gereklidir.

                              Yargıtay 8. Ceza Dairesi 03.07.1986 Tarihli kararında, örgüt suçunun yasal unsurlarını: a. Sürekli olması, b. Düzenli ve planlı ortaklık bulunması, c. Yönetim ve hiyerarşik bir yapının bulunması, d. Eylemsellik, e. Önceden anlaşma, f. Üyeler arasında iş bölümü tesis etmek, g. Belirlenmemiş sayıda suç işleme amacı etrafında birleşme, h. Üyeler arasında dayanışma bulunması ve ı. Disiplin içinde hareket etme olarak saymıştır. Bu çerçevede kişiler açısından bir değerlendirmeye gidildiğinde, öncelikle örgüt üyesi olma isnadıyla karşı karşıya olan bir kişinin, bu örgütün amacını bilerek hareket etmesi ve diğer örgüt üyeleriyle süreklilik arz eden eylemsellik içinde bulunması gerekmektedir. Buradaki örgütsel birleşme basit bir birleşme değil aksine örgüt amaçlarını gerçekleştirme amacı etrafında gerçekleşen tehlikeli bir birleşmedir. Bu sebepten bir araya gelen kişilerin ortak payda da bir araya gelmiş olan insanlardan olması gerekmektedir.

                             Örgüt üyesi isnadıyla karşı karşıya olan kişilerin bir kez suç işlemek için değil birden fazla sayıda suçları işlemek için bir araya gelmiş olması gerekmekte ve bu kişilerin yaptığı silahlı eylemlerin toplumda korku ve kargaşa ortamı yaratmak amacını gütmesi gerekmektedir. Oysa ki müvekkilin ne suç işlemek amacıyla diğer örgüt üyeleriyle bir araya gelme iradesi bulunmakta ne de düzeni hedef alan silahlı bir eylem içinde yer almaktadır. Hatta bu yönde yapılmış bir tespit bulunmadığı gibi herhangi bir iddia da mevcut değildir. Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin 01.05.1995 tarih ve 2737/3124 Sayılı kararı uyarınca, “sanığın ev arama ve yakalama tutanağına uygun savcılık ve duruşmadaki savunması da nazara alındığında, müspet suçu işlediğine dair cezalandırılmasına yeterli, her türlü kuşkudan uzak inandırıcı deliller elde edilmediği gözetilmeden beraatı yerine (…)” denilmek suretiyle sanığın örgüt üyeliğinin inandırıcı delillerle desteklenmesi gerektiğine vurgu yapılmaktadır. Bu konudaki bir başka içtihatta Yargıtay 10. CD’nin 16.02.2006 tarih ve 19703/2202 sayılı kararıdır. İlgili kararda “Somut olaya bakıldığında sanıkların örgüt oluşturmak için sayısal yeterlilikte olduğu anlaşılmakta ise de, aralarında hiyerarşik ilişki ve suç işleme iradelerinde devamlılık saplanamadığı anlaşılmaktadır.” denilmektedir. İlgili Yargıtay kararı sadece belirli vesilelerle kısmen bir araya gelmiş olan sanıkların aralarında örgütsel bir bağın olması için hiyerarşik bir ilişki bulunmasını ve suç işleme iradesi olmasını şart koşmaktadır. İddianame kapsamında örgütsel ilişkiler noktasında zayıf bağlarla tesis edilmeye çalışılan örgüt üyeliğinin mevcut delillerle desteklenmesi ise mümkün değildir. Yargıtay 5. Ceza Dairesi’nin 24.09.1986 tarih ve 180/170 sayılı kararında bu husus şu şekilde ifade edilmiştir: “Sanığın örgütsel bir faaliyette bulunmadığı, toplantılara sadece katılması örgüte girdiğini gösterir başka deliller olmadıkça, yeterli delil olarak kabul edilemez.” Ceza Genel Kurulu’nun 07.11.1994 tarih ve 229/275 sayılı kararında, “silahlı çeteye üye olma suçu bir zarar tehlikesi suçu olup, ağır zarar tehlikesi yaratacak nitelikteki hazırlık hareketlerinin varlığını gerektirir.” demiştir. Yargıtay 10. Ceza Dairesinin 10/09/2012 tarihli 39897/ 55096 Karar sayılı, Yargıtay 10. Ceza Dairesinin 13/10/2011 tarihli 8024/

55961 Karar sayılı, Yargıtay 10. Ceza Dairesinin 04/11/2010 tarihli 30973/ 23841 Karar sayılı, Yargıtay 10. Ceza Dairesinin 22/12/2010 tarihli 841/ 28759 Karar sayılı kararlarında ısrarla;Suç işlemek için örgüt kurma, bir somut tehlike suçudur. Hiyerarşik ilişki nedeniyle örgütün, mensupları üzerinde hakimiyet kuran bir güç kaynağı niteliğinde olması gerekir. Bu tür bir örgüt, toplum düzenini tehlikeye sokmaktadır. Bu suç tanımı ile korunan hukuki değer, kamu güvenliği ve barışıdır. Kamu güvenliği ve barışının bozulması ise bireylerin güvenli ve barış içinde yaşama hakkını zedeler. Somut olayda, toplanan deliller, failler arasında, üzerlerinde güç kaynağı oluşturacak boyutta bir hiyerarşik ilişki içinde bulunduğunu ve bu oluşumunun kanunun amaçladığı ölçüde toplum düzenini bozduğunu kabule elverişli değildir.(…..)soyut beyanları dışında,atılı suçu işlediklerine ilişkin, kuşku sınırlarını aşan yeterli ve kesin delil
bulunduğu gözetilmeden, bu sanıklar hakkında beraat yerine yazılı biçimde hüküm kurulması, yasaya aykırıdır
.” denilmektedir. Yüksek mahkemenin yerleşik içtihatlarında ısrarla vurgulandığı üzere örgütün varlığından bahsedilebilmesi için örgüt oluşturmak için sanık sayısı yeterli ise de devamlı olarak suç işlemek için önceden anlaşma ve aralarında hiyerarşik ilişki olması gerekmektedir. MÜVEKKİLİN İÇERİSİNDE BULUNDUĞU HİYERARŞİK BİR BAĞ TESPİTİ DE İDDİASI DA MEVCUT DEĞİLDİR.

Ceza Muhakemesi Hukukunun evrensel ilkelerinden biri maddi gerçeğin araştırılarak sonucuna göre hüküm kurulmasıdır. Bu ilke ışığında kanıtlardan yola çıkıldığında, kanıtların kişinin cezalandırılması için vicdani kanının yanında, maddi, kesin, inandırıcı kanıtlarla desteklenmesi gerekir. Kuşkunun bulunduğu yerde ceza mahkumiyetine gidilemez. Bu nedenle hüküm hiçbir zaman arkasında kuşku bırakmamalıdır. Dosya içerisinde deliller ve o delilleri temsil eden olgular hep birlikte değerlendirilerek, ispat açısından bir kül halinde değerlendirilmek suretiyle vicdani kanıya ulaşılması ve delillerin tümünden bir sonuç çıkarılması gerekir. Yargıtay’ın yerleşik içtihatlarına göre de “ delillerin bir bütün halinde değerlendirilmesi” ilkesine uymak esastır. Ceza sorumluluğunun şahsiliği ilkesi; bireyin ancak kendi iradesi ile gerçekleştirdiği, kusurunun bulunduğu ve yasanın açıkça suç saydığı fiillerden sorumlu olmasını zorunlu kılar. Kişiler başkası tarafından gerçekleştirilen ve kendileriyle doğrudan ilişkilendirilemeyecek fiil ve davranışlardan sorumlu tutulamaz. Yine ceza hukukunun en önemli ilkelerinden birisi

de KUSUR ilkesidir. Kusur, failin ceza hukuku anlamında kınanmasıdır. Bu ilke nedeniyle bir kimseye işlemediği, dolayısıyla da kusurlu olmadığı bir eylemden ötürü ceza verilemeyeceği genel kabul gören bir durumdur.

Ayrıca TCK 314. Maddede düzenlenen suçun devlet aleyhine işlenen bir suç olması gerekmektedir. Oysa ki müvekkilimin devlet aleyhinde herhangi bir eylemde bulunduğuna ilişkin somut hiçbir delil bulgu bulunmamaktadır. Müvekkilim iddia edildiği gibi anılan örgütün üyesi olsaydı, bu örgütün benimsediği ideolojik görüşlere sahip olması, bu örgüte ilişkin eserleri okumak için evinde bulundurması gerekmez miydi? Oysa ki müvekkilimin evinde ve işyerinde yapılan aramalarda, sözde örgütle ilişkilendirilebilecek hiçbir kitap, yayın veya doküman bulunmamıştır.  Bu durum bile tek başına müvekkilimin söz konusu örgütle doğrudan veya dolaylı olarak hiçbir bağlantısının olmadığını göstermektedir.

                                Bu açıklamalar müvekkilimin durumu ile birlikte değerlendirildiğinde, müvekkilimin hangi tarihten itibaren sözde örgütün üyesi olduğu, hangi politik amacı elde etmek için hangi yasadışı eylemleri gerçekleştirdiği hususuna ilişkin sorular cevapsız kalmaktadır.

                               Oysa müvekkillerimin  silahlı terör örgütü üyeliğinden suçlanabilmesi için ortada bir silahlı örgütün bulunması gerekmektedir. Bunun öncesinde de bu suçun temel unsuru olan “silahın” bulunması gerekmektedir. Kaldı ki müvekkile isnat olunan suç özel kast ile ve belirli bir plan ve hiyerarşik ilişki çerçevesinde işlenebilecek suçlardandır. Bu suçun işlenebilmesi için görev dağılımı içinde, birlikte hareket edilmesi ve kişi ve fiillerin uyumlu bir tablo oluşturması gerekmektedir. Aynı örgüte üye olmakla suçlanan kişilerin büyük bir kısmının birbirini tanımıyor olmaları, müvekkilin ise bu kişilerin hiç birisini tanımıyor olması aralarında örgütsel bağ olmadığının birebir kanıtıdır. Ortada silah olmadığı gibi, suç işlerken silah kullanma veya birlikte hareket etme yönünde bir fikir birliği de bulunmamaktadır.

Bu nedenlerle müvekkilimin eylemlerinin SİLAH ve TERÖR unsurlarını içermemesi nedeniyle, atılı SİLAHLI TERÖR ÖRGÜTÜ ÜYESİ OLMA SUÇLAMASINDAN BERAATİNE  KARAR VERİLMESİNİ TALEP ETMEKTEYİZ.

 

                                           7- Savcılık makamınca müvekkil hakkında yeterli araştırma yapılmadan, somut bir delil ortaya konulmadan, sosyal çevresi araştırılmadan, temiz geçmişi dikkate alınmadan; ÖNCEDEN BELİRLENEN BİR SONUCA ULAŞMAK İÇİN, ÖNYARGIYA,KANAATE,İNANCA VE VARSAYIMA DAYANILARAK GENEL VE TOPTANCI BİR YAKLAŞIMLA yargılama yapılmış ve akabinde kabul edilemez nitelikte bir mütalaa sunulmuştur. 

                                           8-Sabit ikametgâh sahibi olan ve yaklaşık 1 yıldır tutuklu olan müvekkil gözaltına alındığında bizzat ikametinde bulunmuştur. Müvekkilin kaçma şüphesi yoktur.                                                                                       Dosya kararlık aşamaya gelmiş olup, Devletin kontrolünde olan kayıt ve dokümanlara müvekkilin müdahale etme şansı yoktur. Müvekkilin geriye dönük olarak karartabileceği bir delil bulunmamaktadır.

                                          Tüm bu sebeplerle tutuklulukta geçen süre, delillerin toplanmış olması, suç isnadını destekler bir delilin bulunmaması ve belirtilen özel durumlar dikkate alınarak müvekkilin kararla birlikte tahliyesini talep etmekteyiz.

                                              Tüm bu sebeplerle gerekli araştırmaların yapılmasını, Yargıtay 16. Ceza Dairesi’nin 2017/1809 Esas 2017/5155 Karar sayılı BOZMA ilamı, Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun Esas No:2017/16MD-956, Karar No: 2017/370 sayılı hüküm gerekçesi de dikkate alınarak  müvekkilin  BERAATİNE (CMK 223/2- a ve b fıkraları değerlendirilmek suretiyle)  karar verilmesini talep etmekteyiz. 

10-Müvekkil hakkında düzenlenen iddianame içeriğinde müvekkile isnat edilen suçlamaya dayanak alınacak hiçbir delil bulunmamaktadır. Savcılık makamınca müvekkil hakkında yeterli araştırma yapılmadan, somut bir delil ortaya konulmadan, sosyal çevresi araştırılmadan, temiz geçmişi dikkate alınmadan; ÖNCEDEN BELİRLENEN BİR SONUCA ULAŞMAK İÇİN, ÖNYARGIYA,KANAATE,İNANCA VE VARSAYIMA DAYANILARAK GENEL VE TOPTANCI BİR YAKLAŞIMLA MÜTALAA VERİLMİŞTİR.

                                           Bu haliyle müvekkilin mahkumiyetine yeter derecede kesin, inandırıcı ve her türlü şüpheden uzak bir delil bulunmamaktadır.

                                            Tüm bu sebeplerle soruşturmanın genişletilmesi yönündeki taleplerimizin kabulü ile gerekli araştırmaların yapılmasını, Yargıtay 16. Ceza Dairesi’nin 2017/1809 Esas 2017/5155 Karar sayılı BOZMA ilamı, Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun Esas No:2017/16MD-956, Karar No: 2017/370 sayılı hüküm gerekçesi de dikkate alınarak  müvekkilin  BERAATİNE ve  TAHLİYESİNE karar verilmesini talep etmekteyiz.  

                                  

SONUÇ ve İSTEM      :Arz olunan nedenler ve sayın mahkemeniz tarafından resen gözetilecek   sair hususlar doğrultusunda;

                                            1-Yasadışı deliller ile tutuklamaya devam edilmesi, suç vasfının değişmesi, müvekkile isnat edilen suçun yasal unsurlarının oluşmamış olması, müvekkilin kaçma şüphesi ve delilleri karartma şüphesinin bulunmaması, aşamalarda belirtilen özel durumları da   dikkate alınarak müvekkilin TAHLİYESİNE, sayın heyet aksi kanaatte ise ADLİ KONTROL TEDBİR hükümlerinden  bir veya birden fazlası uygulanmak suretiyle TAHLİYESİNE,

                                        2-Sanık müvekkilin BERAATİNE,

                                        3-Yargılama giderleriyle vekâlet ücretinin kamu üzerinde bırakılmasına karar verilmesi vekâleten saygı ile arz ve talep olunur.07.05.2018

 

                                                                                                                        Savunmada Bulunan

                                                                                                                         ………………………

                                                                                                                                    Vekili                                                                                                                     

                                                                                                                              Av. ……………………

 

 

Özet- Aşağıdaki Tabloda Bilgi Almak İstediğiniz Maddelere Tıklayabilirsiniz.

1 Star2 Stars3 Stars4 Stars5 Stars (1 oy, puan: 5,00 üzerinden 5)
Loading...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

İLETİŞİM
Danışma Formu
WhatsApp
Telefon Görüşmesi
error: Kopya İçerik Yasaklanmıştır.