Boşanma Davasında Delillerin İncelenmesi ve Değerlendirilmesi

Davacı, “Aile birliğinin, eşlerin müşterek hayatı sürdürmeleri kendilerinden beklenemeyecek derecede, temelinden sarsılmış olduğunu” ve bu durumun oluşmasında kendisinin bir kusurunun bulunmadığını kanıtlamak zorundadır. Yani davacı; evlilik birliğinin maddi, manevi ve bazı hallerde de iktisadi bünyesini kökünden sarsan olaylara dayanmalı ve bu olayları ispat etmelidir.

Tasarruf İlkesi

Tasarruf ilkesi, medeni usul hukukunda kural olarak geçerli olan ilkedir . Bu ilke HMK m. 24’te düzenlenmiştir. Buna göre, “hakim, iki taraftan birinin talebi olmaksızın, kendiliğinden bir davayı inceleyemez ve karara bağlayamaz”. Dolayısıyla hukuk yargılamasının olabilmesi için taraflardan birisinin dava açması gerekmektedir. Bu durum “davacı yoksa hakim de yoktur” şeklinde ifade edilmektedir .

Yine bu ilke gereği taraflar açtıkları davayı takip edip etmeme konusunda irade serbestisine sahiptirler . Bu doğrultuda tasarruf ilkesi, tarafların yargılamanın başlaması, devam etmesi ve sona ermesini belirleyebilmeleri, dava konusu üzerinde serbestçe tasarruf edebilmeleri şeklinde tanımlanabilir .

Hukuk Muhakemeleri Kanunu m. 24/f. 2’de, “kanunda açıkça belirtilmedikçe, hiç kimse kendi lehine olan davayı açmaya veya hakkını talep etmeye zorlanamaz” denilmiştir. Hükümden de anlaşıldığı üzere, tarafların hukuki işlem yapma özgürlüklerinin medeni usul hukukuna yansıması tasarruf ilkesi olarak karşımıza çıkmaktadır .

Boşanma Davalarında Deliller Bakımından Tasarruf İlkesi

Boşanma davalarında sebep ne olursa olsun (TMK m. 161-166) genel olarak tasarruf ilkesi geçerlidir . Dolayısıyla evliliğin devamı sırasında eşler birbirlerine karşı dava açmadıkça hakim, kendiliğinden eşlerden birisi adına dava açıp bu davayı inceleyemez . Eşler de boşanma sebebi meydana gelmiş olsa bile, boşanma davası açmaya zorlanamaz .

Tasarruf ilkesi yukarıda da ifade edildiği üzere, dava açmayı ve açılan davayı takip edip sonuçlandırmayı kapsamaktadır. Bu çerçevede boşanma davalarında taraflar iddia veya savunmalarına ilişkin delilleri ileri sürme konusunda tasarruf yetkisine sahiptirler . Boşanma davaları, gerek kişisel gerekse toplumsal menfaatin ön planda tutulduğu davalar olması sebebiyle, tasarruf ilkesi bazı durumlarda sınırlandırılmıştır .

Bu sınırlandırmalardan bazıları TMK m. 184’te karşımıza çıkmaktadır. Buna göre, boşanma davalarında taraflarca ileri sürülen deliller hakimi bağlamaz. Çünkü kanunda ispat bakımından vicdani kanaat ilkesi kabul edilmiştir. Yani davacı ispat yükünü yerine getirse bile, hakimde vicdani kanaat oluşmadıkça boşanma davasına konu olan maddi vakıalar ispatlanmamış sayılıp davanın reddine karar verilebilir .

Yine boşanma davalarında kural olarak ikrar hakimi bağlamaz; tarafların yapmış oldukları anlaşmalar hakim tarafından onaylanmadıkça geçerli olmaz. Ayrıca kanuna göre, bu davalarda taraflar yemin deliline başvuramazlar (TMK m. 184/b. 2) .

Boşanma davalarında tasarruf ilkesinin sınırlandığı durumlardan birisi de TMK m. 170’te düzenlenmiştir. Buna göre, boşanma davasında, iddia edilen hususlar ispat edilmiş ise, hakim boşanmaya veya ayrılığa karar verebilir. Burada ayrılığa karar verilebilmesi için, ortak hayatın yeniden kurulabilme olasılığı bakımından hakimde yeterince kanaatin oluşması gerekir . Dolayısıyla boşanma davalarında kural olarak tasarruf ilkesi geçerli olmasına rağmen, özellikle iddia veya savunmaların ispatı bakımından tarafların tasarruf haklarının çok geniş olduğu söylenemez.

Taraflarca Getirilme İlkesi

Taraflarca getirilme ilkesi, tarafların iddia veya savunmalarına dayanak yaptıkları vakıaları ve bunlara ilişkin delilleri mahkemeye sunmasıdır . Bu ilkeye göre, dava konusu maddi vakıaları ve bunlara ilişkin delilleri mahkemeye sunma görevi taraflara aittir. Böylece hakim, tarafların ileri sürmediği vakıaları kendiliğinden inceleyemez . Dolayısıyla bu ilke tasarruf ilkesinin doğal bir sonucu ve tamamlayıcısı niteliğindedir .

Taraflarca getirilme ilkesi, HMK m. 25’te düzenlenmiştir. Hükmün birinci fıkrasında, “Kanunda öngörülen istisnalar dışında, hakim, iki taraftan birinin söylemediği şeyi veya vakıaları kendiliğinden dikkate alamaz ve onları hatırlatabilecek davranışlarda dahi bulunamaz” denilerek, vakıaları belirtme görevi taraflara verilmiştir. Yine bu doğrultuda sonraki fıkrada, “Kanunla belirtilen durumlar dışında, hakim, kendiliğinden delil toplayamaz” denilmiştir. Buna göre hukuk yargılamasında genel kural, tarafların delilleri toplaması ve mahkemeye sunmasıdır .

Boşanma Davalarında Deliller Bakımından Taraflarca Getirilme İlkesi

Bu davalarda genel kurala göre, vakıaları ve bunlara ilişkin delilleri sunma görevi taraflara aittir . Burada kanunda belirtilen durumlar dışında, hakimin kendiliğinden delil toplaması ya da taraflarca ileri sürülmeyen bir hususu dikkate alması veya bunları hatırlatabilecek davranışlarda bulunması mümkün değildir .

Taraflarca getirilme ilkesinin bir sonucu olarak boşanma davalarında hakim, tarafların bildirmiş olduğu vakıalar ve deliller çerçevesinde incelemeler yapmaktadır. Bu sebeple hakimin, taraflarca sunulmayan vakıaları ve delilleri hükmüne esas alması mümkün değildir . Fakat belirtmek gerekir ki, boşanma davalarında TMK m. 184’e göre vicdani kanaat ilkesi geçerli olup, hakim, boşanma davasının dayandığı olguların varlığına vicdanen kanaat getirmedikçe, bunları ispatlanmış sayamaz. Dolayısıyla boşanma davalarında hâkim, taraflarca getirilme ilkesinin geçerli olduğu diğer davalardan farklı olarak, tarafların getirmiş oldukları vakıaları hükmüne esas almak zorunda değildir .

Yargıtay, konu ile ilgili bir kararında, boşanma davasına bakan mahkemenin tarafların bildirmedikleri bir ceza mahkemesi dosyasına dayanarak vermiş olduğu boşanma kararını, medeni usul hukukumuzda taraflarca getirilme ilkesinin geçerli olduğunu, hakimin tarafların ileri sürmedikleri hususları kendiliğinden dikkate alamayacağını, ayrıca kanunda belirlenen durumlar dışında kendiliğinden delil toplayamayacağını belirterek bozmuştur . Sonuç olarak, boşanma davalarında vakıaların ve delillerin sunulması ile ilgili genel usul kurallarının uygulandığını söylemek mümkündür .

Kendiliğinden (Re’sen) Araştırma İlkesi

Bu ilkenin taraflarca getirilme ilkesinin karşıtı olduğu söylenebilir . Buna göre kendiliğinden araştırma ilkesi, maddi vakıaların ve bunlara ilişkin delillerin toplanmasında, tarafların yanında hakimin de görevli olmasıdır . Kendiliğinden araştırma ilkesi, esasen çekişmesiz yargı işlerinde uygulanmakla (HMK m. 385/f. 2) beraber , çekişmeli yargıda da özellikle taraf menfaatlerinin yanında toplumsal menfaatlerin de ön planda tutulduğu, yani tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edemedikleri davalarda uygulanmaktadır .

Kendiliğinden araştırma ilkesinin uygulandığı davalarda hâkim, kesin delillerle bağlı olmayıp her türlü delile kendiliğinden başvurabilir. Yine hakim, taraflarca ileri sürülmeyen, çekişmesiz olan vakıaları kendiliğinden araştırıp değerlendirebilir . Ayrıca bu davalarda iddia ve savunmanın genişletilmesi veya değiştirilmesi yasağı uygulanmayıp, davanın her aşamasında yeni hususlar ileri sürülebilir, ikinci tanık listesi verilebilir.

Boşanma Davalarında Deliller Bakımından Kendiliğinden (Re’sen) Araştırma İlkesi

Yargıtay, boşanma davalarında kendiliğinden araştırma ilkesinin uygulanmadığı ve dolayısıyla ikinci tanık listesi verilemeyeceği kanaatindedir . Doktrinde bir başka görüşe göre, boşanma davalarında vakıaların ve delillerin mahkemeye getirilmesi hususunda Alman hukukunda geçerli olan evlilik dostu ve evlilik düşmanı vakıalar ayrımı yapmak gerekir .

Buna göre boşanma davalarında evlilik dostu (evliliğin sürdürülmesine yarayan) vakıalar ve bunlara ilişkin deliller bakımından kendiliğinden araştırma ilkesi; evlilik dostu olmayan (boşanma sebebi sayılan) vakıalar bakımından ise taraflarca getirilme ilkesi uygulanmalıdır .

Boşanma davalarında deliller bakımından tamamen kendiliğinden araştırma ilkesi uygulanmayıp, sınırlı bir şekilde kendiliğinden araştırma ilkesi uygulanmaktadır . Yukarıda ifade edildiği üzere, boşanma davalarında vakıaların ve delillerin toplanması bakımından genel kural, bunların taraflarca getirilmesidir. Ancak hakim taraflarca getirilen bu delillerle bağlı olmayıp vicdani kanaatine göre karar vermektedir. Tarafların ikrarları hakimi bağlamamakta ve taraflar birbirlerine yemin teklif edememektedirler . Dolayısıyla boşanma davalarında esas itibariyle hakimin delilleri takdir etme ve değerlendirme konusunda kısıtlayıcı herhangi bir durum söz konusu değildir. Yine anlaşmalı boşanmada taraflarca yapılan anlaşmayı hakimin uygun bulması gerekir ve hakim kendiliğinden tarafların ve çocukların menfaatini göz önüne alarak, söz konusu anlaşmada gerekli değişiklikleri yapabilir . Sonuç olarak boşanma davalarında ispat hukuku bakımından ağırlıklı olarak taraflarca getirilme ilkesinin; sınırlı bir şekilde ise kendiliğinden araştırma ilkesinin uygulandığı söylenebilir.

Teksif İlkesi

Teksif ilkesi, tarafların bütün iddia veya savunmalarını, bunlara ilişkin ispat araçlarını belli bir aşamaya kadar ileri sürmelerine yönelik bir ilkedir . Bu ilkeye göre, tarafların iddia ve savunmalarını yargılamanın belirli bir aşamasına kadar mahkemeye sunmaları gerekir; bundan sonra kural olarak yeni bir hususu ileri süremezler . Teksif ilkesinin amacı, yargılamanın gereksiz yere ve kötüniyetle uzatılmasının önüne geçmektir .

Bu ilkenin medeni usul hukukundaki en önemli sonucu, HMK m. 141’de düzenlenen iddia ve savunmanın genişletilmesi veya değiştirilmesi yasağıdır . Buna göre, taraflar, dilekçeler aşamasında serbestçe; ön inceleme aşamasında ise ancak karşı tarafın açık muvafakatiyle ya da taraflardan biri mazeretsiz olarak ön inceleme duruşmasına gelmezse, gelen taraf onun muvafakati aranmaksızın iddia veya savunmasını genişletebilir yahut değiştirebilir. Tahkikat aşamasında ise ancak ıslah (HMK m. 176 vd.) ya da karşı tarafın açık muvafakati ile iddia veya savunma genişletilebilir yahut değiştirilebilir.

Yukarıda da ifade edildiği üzere teksif ilkesi deliller için de söz konusudur. Bu çerçevede, tarafların delillerini dilekçeleriyle birlikte bildirmeleri ve ileri sürdükleri vakıaların hangi delillerle ispat edileceğini ifade etmeleri gerekir (HMK m. 119, 129, 194/f. 2) . Fakat ön inceleme duruşmasında mahkemece taraflara dilekçelerinde gösterdikleri, ancak henüz sunmadıkları belgeleri mahkemeye sunmaları amacıyla iki haftalık kesin süre verilir. Bu belgelerin verilen kesin süre içinde getirilmemesi halinde, o delillere dayanmaktan vazgeçilmiş sayılmasına karar verilir (HMK m. 140/f. 5).

Bunun yanında HMK m. 145’e göre, bir delilin sonradan sunulması yargılamayı geciktirme maksadı taşımıyorsa veya bu delilin süresinde ileri sürülmemesi tarafın kusurundan kaynaklanmıyorsa, mahkeme, o delilin sonradan gösterilmesine izin verebilir .

Boşanma Davalarında Deliller Bakımından Teksif İlkesi

Boşanma davalarında tarafların iddia veya savunmalarını dayandırdıkları maddi vakıaları ve bunlara ilişkin delilleri belli bir aşamaya kadar bildirmeleri gerekse de, teksif ilkesinin diğer hukuk davalarındaki gibi katı bir şekilde uygulandığını söylemek mümkün değildir . Ancak bazı durumlarda bu ilkenin katı bir şekilde uygulandığı görülmektedir. Mesela, boşanma davalarında, doktrinde karşıt görüşler olsa da, uygulamada ikinci tanık listesi verilemeyeceği kabul edilmektedir .

Fakat TMK m. 185’te düzenlenen sadakat yükümlülüğü bakımından Yargıtay’ın farklı kararlar vermiş olduğu görülmektedir. Bilindiği üzere aile hukukumuzda eşlerin birbirlerine karşı sadakat yükümlülüğü bulunmaktadır (TMK m. 185/f. 3) ve bu yükümlülük evlilik sona erene kadar, boşanma davası açılsa dahi devam eder . Bu nedenle, boşanma davalarında iddia ve savunmanın genişletilmesi veya değiştirilmesi yasağının bazı Yargıtay kararlarında uygulanmadığı görülmektedir. Söz konusu kararlarda ıslah ve karşı tarafın açık muvafakati olmadan (HMK m. 141) tahkikat aşamasında, hatta kanun yolu aşamasında bile, yeni vakıalar ve deliller sunulmuştur . Bu kararların çoğunda boşanma davalarında diğer davalarda olduğu gibi teksif ilkesinin katı bir şekilde uygulanması noktasında karşı oy yazıları bulunmaktadır.

Zaten yeni tarihli Yargıtay kararları da bu karşı oylar doğrultusundadır. Dolayısıyla boşanma davalarında teksif ilkesi ve bu doğrultuda iddia ve savunmanın genişletilmesi veya değiştirilmesi yasağının uygulanması noktasında Yargıtay’da tam bir içtihat birliği bulunmamaktadır. Yukarıda da ifade edildiği üzere, Yargıtay’ın yeni tarihli kararlarında , bölge adliye mahkemesi kararlarında savunulan ve doktrinde de kabul edilen bir görüşe göre, boşanma davalarında vakıaların ileri sürülmesi bakımından HMK m. 141’in uygulanması gerekir. Bunun sonucu olarak iddia ve savunmanın genişletilmesi veya değiştirilmesi yasağının uygulandığı sırada meydana gelen vakıaların, ancak karşı tarafın açık muvafakati ve ıslah (HMK m. 176) ile sürülebilmesi ya da yeni bir davaya konu edilmesi gerekir .

Buna göre boşanma davaları için TMK m. 184’te delillerin sunulma zamanı bakımından özel bir hüküm bulunmadığından, bu konuda Hukuk Muhakemeleri Kanunu uygulanmalıdır. Bu çerçevede yargılama, sadece davanın açıldığı tarihte mevcut olan hususlar çerçevesinde yürütülmeli ve tarafların yargılamanın her aşamasında vakıa ve delil sunmalarına müsaade edilmemelidir .

Bu konuda doktrinde bir başka görüşe göre ise, iddia ve savunmanın genişletilmesi veya değiştirilmesi yasağı, bu yasağın uygulanmadığı sırada (HMK m. 141) mevcut olup da ileri sürülmeyen vakıalar için söz konusudur. Zira tarafların, bu yasağın uygulanmadığı sırada henüz gerçekleşmemiş olayları öngörmeleri ve bunları ileri sürmeleri mümkün değildir. Dolayısıyla, iddianın ve savunmanın genişletilmesi veya değiştirilmesi yasağının uygulandığı sırada meydana gelen ve uyuşmazlık konusu ile ilgili olan vakıalar bu yasağa tabi olmayıp, taraflarca ileri sürülebilir . Buna göre örneğin, eşlerden birisinin aldatıldığı iddiasıyla evlilik birliğinin temelinden sarsılması boşanma sebebine dayanarak açmış olduğu davada, iddia ve savunmanın genişletip değiştirmenin yasak olduğu sırada meydana gelen ve sadakat yükümlülüğüne aykırılık teşkil eden davranışların dikkate alınması gerekir .

Mevcut düzenlemeler açısından ifade etmek gerekirse de, iddia ve savunmanın genişletilmesi veya değiştirilmesi yasağı uygulanmadığı sırada gerçekleşmiş olan ve bu aşamalarda ileri sürülmeyen vakıalar, HMK m. 141 gereği daha sonra ileri sürülemez. Ancak sonradan meydana gelen vakıalarla ilgili boşanma davalarında somut olay açısından değerlendirmelerde bulunulmalı ve iddia ve savunmanın genişletilmesi veya değiştirilmesi yasağının uygulandığı sırada ortaya çıkan vakıa, dava konusu vakıayla doğrudan ilgili olup, onun devamı ve kanıtı niteliğindeyse mahkemece dikkate alınması gerekir. Fakat sonradan ortaya çıkan vakıa, uyuşmazlık konusu ve iddia edilen hususlardan farklı ise, bu durumda iddianın genişletilmesi veya değiştirilmesi yasağı gereği, ıslah ya da karşı tarafın açık muvafakati ile ileri sürülebilir.

Örnek: Evlilik birliğinin temelinden sarsılması sebebiyle (TMK m. 166/f. 1, 2) boşanma davası açan ve eşinin kendisine şiddet uyguladığı  yönünde bazı vakıalar ileri süren davacı kadına, tahkikat aşamasında duruşma sonrası adliye binası önünde dayak atan kocanın bu eylemi, davacının iddialarını doğruladığı, davanın niteliğini genişletmeyip değiştirmediği ve yeni bir vakıalar zinciri oluşturmadığından , iddianın genişletilmesi veya değiştirilmesi yasağına tabi değildir .

Ancak daha önce eşinin kendisine hakaret ettiğinden hiç bahsetmeyip , sadece kendisiyle ilgilenmediğini, kendisini sevmediğini ve ayrıca müşterek çocuklara iyi davranmadığını ifade eden davacının, tahkikat aşamasında kendisine edilen hakaretleri evlilik birliğinin temelden sarsılması iddialarına dayanak yapmak istemesi, iddianın genişletilmesi yasağına tabidir . Benzer konuda eski tarihli bir Yargıtay kararında, davalı eşin davacının, evlilik birliğinin temelinden sarsılmasında baskın kusurlu taraf olduğu itirazının (TMK m. 166/f. 2) dayanağı olarak, boşanma davası açıldıktan sonra gerçekleşmiş bir vakıa niteliğinde olan ve sonradan öğrendiği, kocasının bir kadınla ilişkisi olduğu yönündeki vakıanın savunmanın genişletilmesi yasağı kapsamında olmadığı savunulmuştur. Doktrinde bir görüşe göre, bu karar yerinde olup, söz konusu vakıa ıslah olmadan ileri sürülebilir .

Ancak bizim de katıldığımız görüşe göre, bu vakıa davalı eşe ayrı bir boşanma davası açma hakkı sağlasa da, mevcut davada bu vakıanın ileri sürülmesi savunmanın genişletilmesi yasağı kapsamındadır. Çünkü daha önce böyle bir vakıadan bahsedilmemiş ve söz konusu vakıanın, davacının evlilik birliğinin temelinden sarsılmasında baskın kusurlu olduğunu doğrudan ispatlayacak nitelikte olduğu söylenemez . Ayrıca kanaatimizce bu vakıa yeni bir vakıalar zincirine sebep olabileceğinden, bu bakımdan da savunmanın genişletilmesi yasağı kapsamında değerlendirilmelidir.

Ayrıca ifade etmek gerekir ki, sadakat yükümlülüğü evlilik resmen sona erene kadar devam etse de, taraflar bu tür iddialarını belirttiğimiz doğrultuda ve kanuna uygun bir şekilde ileri sürebilirler. Zira sadakat yükümlülüğü sadece cinsel sadakati kapsamayıp, ekonomik, duygusal, düşünsel sadakati de içerir . Bu durumda ise eşlerin birbirlerine yönelik çoğu eylemi, sadakat yükümlülüğüne aykırı sayılmasına ve yargılamaların fazla uzamasına sebep olabilir . Dolayısıyla sonradan vakıaların ileri sürülmesinin yegâne gerekçe ve kriteri sadakat yükümlülüğü olamaz.

Boşanma davalarında deliller açısından teksif ilkesi uygulansa da, daha önce belirtilen vakıalarla ilgili olup, kabul edilebilir bir sebeple süresi içerisinde ileri sürülemeyen ve yargılamayı geciktirme amacı taşımayan (HMK m. 145) delillerin sunulmasının, tahkikat aşamasının sona ermesine kadar kabul edilmesi gerekir . Yine yukarıda ifade edildiği şekilde ortaya çıkan ve mevcut uyuşmazlık çerçevesinde dikkate alınabilecek yeni vakıalarla ilgili deliller de bu kapsamda sunulabilmelidir. Fakat HMK m. 145 çerçevesinde sonradan ileri sürülen delillerle dava dosyasına yeni bir vakıa eklenmesi söz konusu ise, bu delillerin iddia ve savunmanın genişletilmesi yasağı dolayısıyla kabul edilmemesi gerekir .

Doğrudanlık İlkesi

Doğrudanlık ilkesi, yargılamanın yürütülmesinin ve buna ilişkin kararların verilmesinin, araya başka bir makam veya kişi girmeden bizzat davaya bakan mahkeme tarafından gerçekleştirilmesidir . Bu ilkeye göre, hakim delilleri bizzat kendisi inceler . Bu doğrultuda HMK m. 197/f. l’e göre, kanunda belirtilen istisnalar dışında deliller davaya bakan mahkeme huzurunda incelenir. Mesela, hakim keşfi bizzat kendisi yaparak uyuşmazlık konusu ile ilgili incelemelerde bulunur veya tanığı kendisi dinleyerek beyanlarını değerlendirir .

Ancak belirtilen bu hususlar, boşanma davasına bakan mahkemenin yargı çevresinde bulunan deliller içindir. Mahkemenin yargı çevresi dışında olan bir delili incelemek veya başka bir işi yapmak için hukukumuzda istinabe yoluna gidilmektedir (HMK m. 197/f. 2) . İstinabe, bir mahkemenin kendi yargı çevresi dışında yapması gereken bir iş için oradaki mahkemeden hukuki yardım istemesidir . Dolayısıyla mahkemenin yargı çevresi dışında bulunan tanığı dinleme, keşfi yapma, tarafların isticvabı (HMK m. 172/f. 1) gibi işleri, davaya bakan mahkeme yapmayıp istinabe olunan mahkeme yapar . Bundan dolayı istinabenin doğrudanlık ilkesinin bir istinası olarak nitelendirildiği görülmektedir . Ancak belirtmek gerekir ki, istinabe olunan mahkeme sadece delilleri toplamakla yetinip, bunlar hakkındaki değerlendirmeleri davaya bakan mahkemeye bırakır .

Boşanma Davalarında Deliller Bakımından Doğrudanlık İlkesi

Boşanma davalarında delillerin toplanması bakımından doğrudanlık ilkesi uygulansa da, bazı durumlarda bu ilkenin istisnası olan istinabe kurumuna başvurulabilir . Örneğin, boşanma davasında aile mahkemesi hakimi başka bir aile mahkemesinin yargı çevresinde bulunan tanığın dinlenmesi için oradaki mahke-meyi istinabe edebilir . Ancak doktrinde bir görüşe göre, TMK m. 184’te düzenlenen vicdani kanaatin oluşması için, boşanma davalarında tanığın dinlenmesi veya keşfin yapılması gibi işlemlerin bizzat davaya bakan hakim tarafından yapılması gerekir . Bu görüşten boşanma davalarında istinabenin mutlak olarak uygulanmayacağı sonucu çıkarılmasa da, kanaatimizce boşanma davalarında sadece delillerin toplanması bakımından istinabeye başvurulması herhangi bir sakınca teşkil etmez; bunun aksine istinabeye başvurulması usul ekonomisinin de bir gereğidir. Fakat delillerin değerlendirilmesi ve incelenmesi açısından doğrudanlık ilkesini mutlak olarak uygulamak gerekir.

Anlaşmalı boşanmada doğrudanlık ilkesinin katı bir şekilde uygulandığını söylemek mümkündür . Anlaşmalı boşanmanın düzenlendiği TMK m. 166/f. 3’e göre, “Evlilik en az bir yıl sürmüş ise, eşlerin birlikte başvurması ya da bir eşin diğerinin davasını kabul etmesi halinde, evlilik birliği temelinden sarsılmış sayılır. Bu halde boşanma kararı verilebilmesi için, hakimin tarafları bizzat dinleyerek iradelerinin serbestçe açıklandığına kanaat getirmesi… şarttır” denilmiştir. Hükümden de anlaşıldığı üzere, anlaşmalı boşanmada hakimin boşanmaya karar verebilmesi için tarafları doğrudan, bizzat dinlemesi gerekmektedir.

Vekaletnamede özel yetki olsa dahi, tarafların vekilleri dinlenilerek boşanma kararı verilemez.

Boşanma Davasında Delillerin Değerlendirilmesi

Boşanma davalarında delillerin toplanması bakımından taraflarca getirilme ilkesi geçerlidir. Yani hakim ancak tarafların ileri sürmüş oldukları maddi vakıalar ve bunlara ilişkin deliller çerçevesinde bir karara varmaktadır. Bu çerçevede delillerin değerlendirilmesi, hakimin bir vakıanın ispatlanmış sayılıp sayılmadığına ve taraflarca yapılan ispatın başarılı olup olmadığına yönelik faaliyetidir .

Maddi vakıaların ve delillerin taraflarca getirildiği boşanma davaları gibi davalarda, hakim, tarafların ileri sürmedikleri vakıaları ve delilleri kendiliğinden dikkate alamaz . Dolayısıyla, delillerin değerlendirilmesi faaliyeti, taraflarca ileri sürülen hususlar çerçevesinde gerçekleştirilir. Bu aşamada hakim, kanaatinin oluşması için mevcut vakıaları ve delilleri değerlendirecek; söz konusu hususlardan uyuşmazlığın çözümünde etkili olmayanları ise yargılamanın dışında tutacaktır .  Bu şekilde boşanma davası ile ilgili bir kanaate varacaktır.

Boşanma davalarında, evlilik birliğinin temelinden sarsılması, pek kötü veya onur kırıcı davranış gibi birçok muğlak kavram bulunmaktadır. Hakim, somut olayda meydana gelen vakıayı bu kavramlara göre nitelendirirken veya söz konusu vakıalara ilişkin delilleri değerlendirirken, hayatı ve mesleği boyunca edindiği tecrübe kurallarından yararlanmayı ihmal etmemelidir .

Delillerin Serbestçe Değerlendirilmesi

Medeni yargılama hukukunda kanunda düzenlenen istisnalar haricinde, hakim delilleri serbestçe değerlendirir (HMK m. 198). Fakat malvarlığına ilişkin davalar gibi bazı davalarda hakim delilleri değerlendirirken, kanuni delil sistemine göre hareket etmek durumundadır. Yani bu davalarda hakim, kesin delillerle bağlı olup, delilleri değerlendirirken takdir yetkisini kullanamayacağı bazı sınırlamalara uymak zorundadır (HMK m. 200 vd.). Buna karşın boşanma davalarında, delillerin serbestçe değerlendirilmesi söz konusu olup, hakim kural olarak kesin delillerle bağlı değildir (TMK m. 184).

Dolayısıyla hakim, mevcut vakıaları ve bunlara ilişkin delilleri serbestçe değerlendirip bir kanaate varmaya çalışmaktadır . Görüldüğü üzere, boşanma davalarında taraflar açısından serbest delil sistemi geçerli iken ; hakim açısından ise, delilleri serbestçe değerlendirme kuralı geçerlidir . Yani boşanma davalarında taraflar kural olarak her türlü delile başvurabilirlerse de, hakim taraflarca ileri sürülen delillerle bağlı olmayıp, bunları serbestçe değerlendirme yetkisine sahiptir.

Delillerin Serbestçe Değerlendirilmesinin Sınırları

Boşanma davalarında her ne kadar delillerin serbestçe değerlendirilmesi ilkesi geçerli olsa da, bunun da bazı sınırları vardır. Boşanma davalarında maddi vakıaların ve delillerin sunulmasında taraflarca getirilme ilkesinin geçerli olması bu sınırlardan birisidir.

Dolayısıyla bu davalarda hakim, ancak tarafların ileri sürmüş oldukları delilleri değerlendirebilecek; taraflarca sunulmayan bir delille ilgili kendiliğinden herhangi bir değerlendirme yapamayacaktır . Ancak hakim, gereken hallerde kendiliğinden bilirkişi veya keşif deliline başvurabilir (HMK m. 266, 288).

Bilindiği üzere, akıl hastalığı sebebiyle açılan boşanma davala-
rında akıl hastalığının olup olmadığı ve varsa iyileşmesine imkân
bulunup bulunmadığının resmi sağlık kurulu raporuyla ispat edil-
mesi gerekir (TMK m. 165).

Doktrinde bir görüşe göre, bu durum hâkimin delilleri serbestçe takdir etmesinin istisnası olarak kabul edilmiştir . Buna göre hâkim, sağlık kurulu raporuyla bağlı olup aksine hüküm veremez . Bu konuda Yargıtay da benzer şekilde kararlar vermiştir. Yani hâkim, özel ve teknik bilgiyi gerektiren konularda bilirkişiye başvurmuşsa ve söz konusu raporun yetersiz olduğunu düşünüyorsa, yeni bir bilirkişi incelemesi yaptırmalıdır; bilirkişi raporunun aksine karar veremez .

Burada hâkim, diğer bilirkişi raporlarında olduğu gibi sağlık kurulu raporuyla da bağlı olmayıp, bunu diğer delillerle serbestçe değerlendirebilir (HMK m. 282) . Bu doğrultuda yeterince kanaat
edindiği takdirde gerekçesinde belirtmek üzere, raporun aksine karar verebileceği gibi ek rapor isteyebilir yahut yeni bir bilirkişi incelemesi yaptırabilir . Aksi takdirde bu durum hem genel olarak bilirkişi delilinin takdiri delil olmasıyla hem de boşanma davalarında geçerli olan vicdani kanaat ilkesiyle örtüşmemektedir.

Ayrıca hâkimin konu ile ilgili kanaat edindiği ve gerekçesinde de nedenlerini açıkladığı takdirde, bilirkişi raporunu diğer delillerle birlikte serbestçe değerlendirip, bunun aksine karar vermesi hâkimin bilirkişi yerine geçmesi değildir ; aksine hâkimi bilirkişi raporuna uymak zorunda bırakmak, bilirkişinin hâkim yerine geçmesi anlamına gelir .

Boşanma davasına bakan hâkimin delilleri değerlendirmesi faaliyeti dosyada bulunan hususlara aykırı olmamalıdır. Yani hâkim yeterli delil olmasına rağmen bu delilleri gerekçe sunmadan reddedip, aleyhe karar veremez. Aksi takdirde, daha sonra da ele alınacağı üzere bunlar istinaf sebebi yapılabilir .

Hâkimin delilleri değerlendirirken bunların hukuka uygunluğunu ve hukuka uygun bir şekilde elde edilip edilmediğini de gözetmesi gerekir . Hâkimin delilleri değerlendirmesi faaliyeti, hukuka uygun olmamn yarımda, mantığa ve bilimsel düşünceye de uygun olmalıdır .

Yargıtay’ın iddia ve savunmanın genişletilmesi veya değiştirilmesi yasağı konusundaki yeni tutumu, kanaatimizce boşanma davalarında delillerin serbestçe değerlendirilmesinin sınırını teşkil etmektedir. Şöyle ki, daha önce de ifade edildiği üzere , Yargıtay bazı kararlarında sadakat yükümlülüğünün evlilik sona erinceye kadar devam ettiğini gerekçe göstererek, kanun yolu dahil yargılamanın her aşamasında, sadakat yükümlülüğünü ihlal eden vakıaları ve bunlara ilişkin delillerin sunulmasını kabul ediyordu. Ancak yeni tarihli kararlarında bu tutumun değiştiğini ve karara sadece taraflarca HMK m. 141 çerçevesinde ileri sürülen hususların esas alındığını görüyoruz.

Dolayısıyla Yargıtay’a göre, boşanma davalarında hâkim, sadece kanuna uygun bir şekilde ileri sürülen vakıa ve delilleri değerlendirme konusu yapabilir. Başka bir deyişle boşanma davalarında teksif ilkesi ve iddianın ve savunmanın genişletilmesi veya değiştirilmesi yasağı (HMK m. 141) hakimin delilleri serbestçe değerlendirmesinin sınırını teşkil etmektedir.

Boşanma davalarında delillerin serbestçe değerlendirilmesini sınırlayan bir başka ilke de doğrudânlık ilkesidir . Yani boşanma davasına bakan hakim, araya başka bir makam ya da kişi girmeden delilleri bizzat kendisi değerlendirecektir. Her ne kadar bu davalarda bazen istinabe yoluna başvurma imkanı olsa da, delilleri davaya bakan hakim değerlendirecektir. Hatta anlaşmalı boşanmada, taraflar bizzat anlaşmalı boşanmaya bakan mahkemece dinlenmek zorundadır . Yani bu davalarda hem delilleri toplama hem de bunları değerlendirme yetkisi sadece davaya bakan mahkemededir.

Delillerin Değerlendirilmesinde TMK m. 184 Hükmü ve Vicdani Kanaat İlkesi

Boşanma davalarında yargılama usulünü düzenleyen TMK m. 184, b. 2’ye göre, bu davalarda yemin deliline başvurulamaz; TMK m. 184, b. 3’e göre ise, taraflarca yapılan ikrarlar hâkimi bağlamaz. Böylece boşanma davalarında, kesin hüküm dışında hakim açısından bağlayıcılığı olan ve onun takdir yetkisini kısıtlayan delillerin kullanılmasına müsaade edilmemiştir . Diğer deliller açısından ise, hakimin bu delilleri serbestçe değerlendirip, takdir edebileceği ifade edilmiştir.

Dolayısıyla boşanma davalarında hakimin takdir yetkisinin diğer davalara göre daha geniş olduğunu söylemek mümkündür . Hakimin delilleri serbestçe değerlendirmesinin en önemli tamamlayıcısı vicdani kanaat ilkesidir. Buna göre hakim, boşanma davalarında tarafların iddia ve savunmalarına dayanak yaptıkları vakıaların gerçekleştiği konusunda vicdani kanaate sahip olmadıkça bunları ispatlanmış sayamaz (TMK m. 184, b. 1).

Doktrinde bir görüş vicdani kanaati, kanaatin bir türü olarak nitelendirmiş ve tam kanaate ulaşılamadığında yetinilen bir kanaat türü olarak değerlendirmiştir . Fakat başka bir görüşe göre, vicdani kanaat ilkesi, ispattan da üstün tutulmuş ve taraflar bazı vakıaları ispatlasa dahi hakimin, vicdanen kanaat getirmedikçe onların aleyhinde karar verebileceği kabul edilmiştir . Ancak bunun sebebinin kabul edilebilir şekilde gerekçede gösterilmesi gerekmektedir . Çünkü boşanma davalarında ispat ve deliller bakımından hakimin takdir yetkisinin denetlenmesi, kararın gerekçesine göre yapılacaktır .

Boşanna Davasında Delillerin Denetlenmesi

Hukukumuzda ilk derece mahkemelerinin vermiş oldukları kararlara karşı hukuki menfaati olan taraf kanun yollarma başvurarak söz konusu kararın denetimini sağlayabilir. Kanun yolu, mahkemenin vermiş olduğu kararın usule ve kanuna aykırı olduğu şeklindeki iddiaların üst derece mercii tarafından incelenmesini ve varsa bir yanlışlığın giderilmesini sağlayan hukuki çaredir .

Kanun yolları, olağan ve olağanüstü kanun yollan olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Eski kanun yolu sisteminde olağan kanun yolları, temyiz (HUMK m. 427-444) ve karar düzeltme (HUMK m. 440-442) iken; olağanüstü kanun yolları ise, yargılamanın iadesi (HUMK m. 445-454) ve kanun yararına temyiz (HUMK m. 427/f. 6-8) idi .

Eski usul kanunumuz (HUMK) Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun yürürlüğe girmesi ile birlikte 01.10.2011 tarihinde mülga olmasına rağmen, eski kanunun kanun yollarına ilişkin hükümleri (HUMK m. 427-454) bölge adliye mahkemelerinin faaliyete geçme tarihine (yani 20.07.2016) kadar uygulanmaya devam etmiştir (HMK geçici m. 3). Ancak 20.07.2016 tarihinde bölge adliye mahkemelerinin faaliyete geçmesiyle birlikte medeni usul hukukumuzda yeni kanun yolu sistemine geçilmiştir.

Yeni kanun yolu sisteminde olağan kanun yolları, istinaf (HMK m. 341-360) ve temyiz (HMK m. 361-374) iken; olağanüstü kanun yollan yargılamanın iadesi (HMK m. 374-381) ve kanun yararına temyizdir (HMK m. 363) . Fakat belirtmek gerekir ki, eski kanun yolu sistemine ilişkin hükümler, 20.07.2016 tarihinden önce verilmiş olan kararların kesinleşmesine kadar uygulanmaya devam edecektir (HMK geçici m. 3/f. 2). Karar tarihi, belirtilen tarihten (yani 20.07.2016’dan) sonra olan kararlar ise, yeni kanun yolu sistemine tabi olacaktır.

İstinaf

İstinaf, ilk derece mahkemelerinden verilen nihai kararlar ile ihtiyatî tedbir, ihtiyatî haciz taleplerinin reddi ve bu taleplerin kabulü hâlinde, itiraz üzerine verilecek kararlara karşı gidilen olağan bir kanun yoludur (HMK m. 341). Bu kanun yolu, HMK m. 341 ilâ 360 arasında düzenlenmiştir.

Buna göre, ilk derece mahkemesinin kanun yoluna götürülebilen kararlarına karşı, ilamın taraflara usulen tebliğinden itibaren iki hafta içerisinde (HMK m. 345), mahkemenin bağlı bulunduğu bölge adliye mahkemesinde istinafa başvurulabilir. Dolayısıyla boşanma davalarmda verilen kararlara karşı süresi içerisinde hukuki yararı olan taraflar istinaf kanun yoluna başvurabilirler.

İstinaf kanun yolunda bölge adliye mahkemesi hem hukuki denetim hem de vakıa denetimi yapar . Bu çerçevede istinaf kanun yolunda duruşma yapılmadan karar verilebilen durumlar (HMK m.
353) haricinde, duruşma yapılarak karar verilmektedir . Kanun koyucu istinaf sebeplerini açık bir şekilde düzenlememiş olsa da, hâkimin vakıaları ve delilleri yanlış değerlendirmiş olması istinaf sebebi olarak kabul edilebilir . Bu doğrultuda boşanma da- valarmda ispatm temel kurallarına aykırı bir şekilde karar verilmesi, tarafların ispat haklarmm ihlal edilerek kanuna uygun bir şekilde sundukları delillerin yetersiz gerekçelerle kabul edilmemesi veya hatalı değerlendirilmesi gibi durumlarda hukuki menfaati olan taraf istinaf yoluna başvurabilir. Yine örneğin, ispat yükü yerine getirilmesine rağmen hâkimin aleyhe karar vermesi ve boşanma davalarında ispat açısından oldukça önem arz eden karinelerle ilgili hatalı karar verilmesi de istinaf sebebi olarak kabul edilebilir.

Bu çerçevede anlaşmalı boşanma ya da üç yıllık fiili ayrılıkta kabul edilen kesin kanuni karinelere (TMK m. 166/f. 3, 4) rağmen evlilik birliğinin temelinden sarsılmadığma karar verilmesi veya karinelerin temeli olan süreler dolmadan karine sonucuna göre boşanma kararı verilmesi istinaf sebebi olarak kabul edilebilir .

Ayrıca istinafta duruşma yapılmadan verilecek kararların düzenlendiği HMK m. 353/f. 1, a, 6’ya göre, “Mahkemece, tarafların davanın esasıyla ilgili olarak gösterdikleri delillerin hiçbiri toplanmadan veya gösterilen deliller hiç değerlendirilmeden karar verilmiş olması” halinde, bölge adliye mahkemesi duruşma yapmadan karar verir. Dolayısıyla boşanma davalarında delillerin toplanması bakımından hatalı karar verilmesi veya taraflarca gösterilen delillerin hiç değerlendirilmeden karar verilmiş olması halinde hukuki yararı olan taraf istinaf kanun yoluna başvurulabilir.

Bir Bölge Adliye Mahkemesi kararma konu olan boşanma davasında, usulüne uygun bir şekilde gösterilen tanığın dinlenilmemesi üzerine, bölge adliye mahkemesi HMK m. 353/f. 1, a, 6’ya göre ilk derece mahkemesinin kararını kaldırarak, söz konusu hususları değerlendirmesi için dosyanın kararı veren ilk derece mahkemesine gönderilmesine karar vermiştir .

Daha önce ele alındığı gibi, üzere boşanma davalarında esas olarak taraflarca getirilmesi ilkesi uygulandığından, hâkimin kendiliğinden delil toplaması veya taraflarca usulüne uygun olarak ileri sürülmeyen delilleri dikkate alması mümkün değildir . Buna aykırı olarak verilen kararların istinafta esastan kaldırıldığı görülmektedir. Örneğin, bir boşanma davasında, usulüne uygun bir şekilde gösterilmeyen tanıkların dinlenmesi, bölge adliye mahkemesince kanuna aykırı kabul edilmiş ve ilk derece mahkemesinin kararının kaldırılmasına karar verilmiştir .

Görüldüğü üzere boşanma davalarında ilk derece mahkemesinin ispat açısından hatalı bir karar vermesi, bu çerçevede taraflarca ileri sürülen delillerin değerlendirilmemesi veya yanlış değerlendirilmesi durumunda hukuki menfaati olan taraf istinaf kanun yoluna başvurabilir.

Hukukumuzda kabul edilen istinaf sistemi dar anlamda istinaf sistemidir . Bunun sonucu olarak istinafta ilk derece mahkemesinde yapılan yargılama tümüyle tekrarlanmayıp, sadece gerekli görülen hususlarda yeniden incelemeler yapılır . Bu doğrultuda istinaf aşamasında bazı işlemlerin (HMK m. 357/f. 1) de yapılmasına müsaade edilmemiştir . Kanunda sayılan bu işlemlerden boşanma davalarında ispat ve deliller açısından önemli olanı, “…bölge adliye mahkemesince resen göz önünde tutulacaklar dışında, ilk derece mahkemesinde ileri sürülmeyen ‘iddia ve savunmalar dinlenemez, yeni delillere dayanılamaz” şeklindedir. Buna göre re’sen göz önünde tutulacak hususlar ve başvurulacak deliller dışında, kanun yeni vakıa ve delil sunulmasına izin vermemiştir .

Görüldüğü üzere istinaf aşamasında da teksif ilkesi ve iddianın ve savunmanın genişletilmesi veya değiştirilmesi yasağı uygulanmaktadır . Ancak mücbir sebeple ileri sürülemeyen ya da usulüne uygun bir şekilde gösterilmesine rağmen boşanma davasma bakan mahkemece incelenmeden reddedilen deliller, kararı inceleyen bölge adliye mahkemesinde ileri sürülebilir (HMK m. 357/f. 3).

Yine bölge adliye mahkemesi kendiliğinden bilirkişi, keşif gibi delillere ve ayrıca isticvaba başvurabilir . Burada ayrıca HMK m. 145 hükmünü de incelemek gerekir. Daha önce ifade edildiği üzere , bu hüküm kapsamında boşanma davalarında, önceden iddia edilen vakıalarla ilgili olan delilin sonradan gösterilmesi, yargılamayı geciktirme amacı taşımıyorsa veya bu delili süresi içerisinde sunamaması tarafın kusurundan kaynaklanmıyorsa, delilin sonradan gösterilmesine müsaade edilmelidir.

Dolayısıyla kanunda bahsedilen şartlar gerçekleşmesine rağmen, tahkikat aşamasında bu şekilde ileri sürülüp, ilk derece mahkemesince kabul edilmeyen deliller HMK m. 357/f. 3 çerçevesinde istinaf aşamasında incelenebilir. Ancak bir mücbir sebep durumu söz konusu olmayıp, söz konusu delil tahkikat aşamasmm bitimine kadar HMK m. 145 çerçevesinde ileri sürülmemişse ya da tahkikat sona erdikten sonraki bir zamanda elde edilmişse, bu yeni bir delil olup, HMK m. 357/f. 1 gereği artık istinaf aşamasında dikkate alınmayacaktır .

HMK m. 360’a göre, ilk derece mahkemesinde uygulanan yargılama usulüyle ilgili hükümler, istinafa ilişkin kısımda (HMK m. 341-360) aksine düzenleme olmadıkça bölge adliye mahkemesinde de uygulanabilir. HMK m. 357’de de açıkça iki istisna dışında istinafta yeni delil ileri sürülemeyeceği ifade edildiğinden, burada HMK m. 145’in uygulanamayacağı kanaatindeyiz. Yine Kanun’da açıkça belirtildiği üzere ilk derece mahkemesinde ileri sürülmeyen iddia ve savunmalar istinafta dinlenemez. Fakat taraflardan birisinin iddia veya savunmasına dayanak yapmak istediği bir vakıa, tahkikat aşaması sona erdikten sonra meydana gelmiş ve daha önce ileri sürülen vakıalarla ilgili ise bu durumda söz konusu vakıanın ileri sürülüp sürülemeyeceği konusunda doktrinde bir görüşe göre, bu vakıaların ilk derece mahkemesinde ileri sürülmemesi, tarafm kusuru veya ihmalinden kaynaklanmayıp, fiili bir imkânsızlıktan kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla istinafta hükmün sonucunu etkileyebilecek bu vakıanın da dikkate alınması gerekir .

Buna karşın başka bir görüşe göre, Kanun’da net olarak belirtilmemiş ise de, hukukumuzda kabul edilen dar anlamda istinaf sistemine göre, iddia ve savunmanın genişletilmesi veya değiştirilmesi yasağının uygulandığı bir aşamada meydana gelen vakıalar istinaf aşamasında ileri sürülemez. Burada teksif ilkesinin katı bir şekilde uygulandığını söylemek mümkündür. Aksi takdirde yargılamanın ağırlığı istinafa kaydırılmış olacaktır .

Boşanma davalarında teksif ilkesini ele alırken, bunlarla benzer görüşler hakkındaki kanaatimizi ifade etmiştik. Buna göre, sonradan meydana gelen vakıalarla ilgili boşanma davalarında somut olay açısından değerlendirmelerde bulunulması; şayet iddia ve savunmanın genişletilmesi veya değiştirilmesi yasağı başladıktan sonra meydana gelen vakıa, dava konusu vakıayla doğrudan ilgili olup, onun devamı ve kanıtı niteliğindeyse mahkemece dikkate alınması gerekir . Aynı durum hukuki ve vakıa denetimi yapan istinaf aşamasında da geçerli olmalıdır.

Daha önce ileri sürülen vakıaların devamı ve delili niteliğinde olan vakıalar istinaf aşamasmda meydana gelmişse, yeniden yargılama yapabilen, ilk derece mahkemesinin yerine geçerek karar verebilen bir vakıa mahkemesi olan bölge adliye mahkemesinde de söz konusu vakıalar sunulabilmelidir.

Temyiz

Temyiz, bölge adliye mahkemesi hukuk dairelerinin temyizi kabil nihai kararları ile hakem kararlarının iptali talebi üzerine verilen kararlara karşı gidilebilen (HMK m. 361/f. 1) olağan bir kanun yoludur . Eski kanun yolu sistemindeki temyiz ve mevcut istinafın aksine, yeni kanun yolu sistemindeki temyiz incelemesinde, Yargıtay tarafından delillerin değerlendirilmesi ve vakıa denetimi yapılması söz konusu olmayıp, sadece hukuki denetim yapılacaktır .

Dolayısıyla temyizde hukuki denetim olması sebebiyle, bu aşamada yeni vakıalar ve deliller ileri sürülemez . Temyize ilişkin hükümler HMK m. 361 ilâ 374 arasında düzenlenmiştir. Bölge adliye mahkemelerinin vermiş olduğu temyizi kabil nihai kararlara karşı, kararın tebliğinden itibaren iki hafta içerisinde temyiz kanun yoluna başvurulabilir (HMK m. 361/f. 1). Bu doğrultuda bölge adliye mahkemelerinin boşanma davalarıyla ilgili olarak vermiş olduğu kararlar, hukuki menfaati olan taraflarca usulüne uygun bir şekilde temyiz kanun yoluna götürülebilir .

Doktrinde anlaşmalı boşanmayı çekişmesiz yargı işi kabul eden bir görüşe göre , HMK m. 362’de açıkça çekişmesiz yargı işlerinde verilen kararların temyiz edilemeyeceği ifade edildiğinden, diğer boşanma sebeplerinin aksine anlaşmalı boşanma ile ilgili verilen bölge adliye mahkemesi kararlarının kesin olduğu ve temyize götürülemeyeceği sonucu ortaya çıkmaktadır. Bundan dolayı Kanun’da bütün çekişmesiz yargı ile ilgili kararların temyiz kanun yoluna kapatılması eleştirilmiş ve anlaşmalı boşanma ile ilgili kararların temyize açık tutulması gerektiği ifade edilmiştir .

Anlaşmalı boşanma hükümlerinin istinafa götürülmesi neticesinde buradaki anlaşma bozulmuş olup, kararın kaldırılarak diğer boşanma sebeplerinden hüküm altına alınması gerektiğinden , anlaşmalı boşanma sonucunda verilen kararların Yargıtay’ın denetiminden yoksun kalması ihtimali ortadan kalkmaktadır.

Temyizde bozma sebeplerinin sayıldığı HMK m. 371’e göre, tarafların iddia veya savunmalarım ispatlamak için dayandıkları delillerin kanuni bir gerekçe olmaksızın kabul edilmemesi durumunda, Yargıtay söz konusu kararı kısmen veya tamamen bozar. Dolayısıyla boşanma davalarında, özelikle ilk derece mahkemesinde taraflarca ispat faaliyeti çerçevesinde sunulan delillerin yetersiz gerekçeyle kabul edilmemesi durumunda istinaftan da sonuç alınamazsa, temyiz kanun yoluna başvurulabilir . Yine boşanma davalarında sıklıkla temyiz sebebi olabilecek bir durum, verilen bölge adliye mahkemesi kararırım hukuka aykırı yöntemlerle elde edilen delillere dayanmasıdır .

Yukarıda da ifade edildiği üzere, temyiz mercii olan Yargıtay, vakıa denetimi yapmayıp sadece hukuki denetim yapmaktadır. Bu doğrultuda eski kanunda yer alan maddi meselenin takdirinde hata yapılması şeklindeki temyiz sebebi (HUMK m. 428) yeni kanuna alınmamıştır. Ancak doktrinde bir görüşe göre, ilk derece mahkemesinin yapmış olduğu olgu tespitlerinin hayat tecrübe kurallarına uygun olup olmadığının Yargıtay’ın denetiminde olması gerekir.

Dolayısıyla buradaki denetim vakıa denetimi olmayıp, tecrübe kuralları hukukun uygulanmasında yararlanılan soyut kurallar olması sebebiyle hukuki denetim kapsamında sayılmalıdır. Örneğin, hâkimin varlığı tespit edilen bir olguyu zina eyleminin işlendiğine delil sayarak boşanmaya karar vermesi durumunda, bunun Yargıtay tarafından incelenmesi vakıa denetimi değil, hukuki denetimdir .

Doktrinde Üstündağ’a göre, tecrübe kuralları ne vakıa ne de hukuk normlarıdır. Hâkim bu kurallardan vakıaların hukuki takdirinde, delillerin ve emarelerin değerlendirilmesinde yararlanır . Dolayısıyla bu kurallardan daha çok vakıa ve delillerin takdirinde yararlanıldığını söyleyebiliriz . Kanaatimizce temyizde tecrübe kurallarının denetlenmesine müsaade etmek, delil serbestisinin olduğu, tecrübe kuralları ve fiili karinelerin sıklıkla kullanıldığı boşanma davalarında hukuki denetimin aşılarak vakıa denetiminin yapılmasına sebep olur . Çünkü hâkimin hayat tecrübesi kurallarına dayanarak edindiği fiili karineler , belirli vakıalardan yola çıkarak yapmış olduğu çıkarımlardır. Dolayısıyla aslında burada yapılan şey, vakıaların hâkim tarafından kendi bakış açısı, özel hayatta ve meslekte edindiği deneyimler çerçevesinde yorumlanmasıdır. Sonuç olarak bunun denetlenmesinin vakıa denetimi olmayıp, hukuki denetim olduğu yönündeki görüşe katılmıyoruz.

Fakat daha önce de ifade edildiği üzere boşanma davalarındaki kesin kanuni karineler (TMK m. 166/f. 3 ve 4), kanun tarafından çıkarılan sonuçlar olduğundan, bunlar birer hukuk kuralı olup bunlara aykırı karar verilmesi halinde, Yargıtay tarafından hukuki denetim kapsamında söz konusu bölge adliye mahkemesi veya ilk derece mahkemesi kararı bozulabilir . Bu durum kanaatimizce terk sebebiyle boşanmada kabul edilen (TMK m. 164/f. 1, c. 2) ve aksi ispat edilemeyen varsayım için de söz konusu olabilir .

Yukarıda bahsedildiği üzere istinafta esas olan duruşmalı inceleme yapılmasıdır. Ancak temyizde inceleme, kural olarak dosya üzerinden yapılsa da, Yargıtay bazı istisnai durumlarda (HMK m.
369/f. 2) talep üzerine duruşma yapabileceği gibi ; talep olmasa bile bilgi almak üzere kendiliğinden de duruşma yapabilir (HMK m. 369/f. 4). Bu istisnai durumlardan birisi de boşanma davalarına ilişkin temyiz incelemesidir. Dolayısıyla boşanma davalarma ilişkin hükümlerin temyiz edilmesi durumunda, talep üzerine hukuki denetim duruşmalı olarak yapılır. Fakat belirtmek gerekir ki, burada maddi vakıalara, delillerin değerlendirilmesine ve bu doğrultuda ilK derece mahkemesinin takdir hakkına ilişkin bir inceleme yapılamaz.

Yargılamanın İadesi

Yargılamanın iadesi, bazı yargılama hatalarından veya eksikliklerinden dolayı maddi anlamda kesinleşmiş bir hükmün değiştirilmesini ve daha önce nihai şekilde karara bağlanan bir dava hakkında yeniden yargılama yapılmasını sağlayan olağanüstü bir kanun yoludur . Bu kanun yolu, HMK m. 374 ilâ 381 arasmda düzenlenmiş olup, yargılamanın iadesi sebepleri HMK m. 375’te sayılmıştır.

Kanunda sayılan sebeplerden birinin olması durumunda kesinleşen hükme karşı, üç ay ve on yıllık süreler içerisinde, kararı veren mahkemede (HMK m. 378) yargılamanın iadesi yoluna başvurulabilir (HMK m. 377). HMK m. 375/f. l’de sayılan yargılamanın iadesi sebeplerinden boşanma davalarında ispat ve deliller açısından özellikle, “Lehine karar verilen tarafın hileli bir davranışta bulunmuş olması” şeklindeki bent (HMK m. 375/f. 1, h) yargılamanın iadesi sebebi olabilir .

Daha önce de değindiğimiz üzere , uygulamada özellikle sosyal medyada sahte hesap açma ve diğer eşe kendisini başka birisi olarak tanıtma suretiyle, boşanma davası için delil oluşturma durumu söz konusu olabilmektedir. Bu şekilde elde edilen delillere dayanılarak verilmiş ve kesinleşmiş bir boşanma hükmüne karşı, söz konusu durumun öğrenilmesi üzerine yargılamanın iadesi yoluna başvurulabilir. Yine boşanma davalarında karşılaşılabilen bir husus tebligat hilesidir. Burada davacı eş, dava dilekçesini eşi yerine hile ile başkasına tebliğ ettirmektedir. Nihayetinde eşinin haberi olmadan boşanma gerçekleşmektedir.

Bu durumda diğer eşin boşanma kararından haberdar olmasından itibaren üç ay içerisinde yargılamanın iadesi yoluna başvurması mümkündür . Daha önce de ifade edildiği üzere , boşanma davalarında en çok kullanılan delillerden birisi de tanık delilidir. Dolayısıyla boşanma davasındaki tanıklığı hükmü doğrudan etkilemiş kişinin beyanları olmaksızın aynı hükmün verilmesinin mümkün olmayacağı durumlarda, daha sonra bu kişinin yalan tanıklık yaptığının kesinleşmesi halinde yargılamanın iadesi yoluna başvurulabilir (HMK m. 375/f. 1, e) .

Yine boşanma davasında görüşüne başvurulan bilirkişinin veya konu ile ilgili kendisinden yardım alman tercümamn kasten gerçeğe aykırı beyanda bulunduğunun sabit olması yargılamanın iadesi sebebidir (HMK m. 375/f. 1, f) .

Bunların yanında boşanma davasmda delil olarak sunulan ve karara esas alınan bir hükmün, kesinleşmiş başka bir hükümle ortadan kalkmış olması durumunda, boşanma kararma karşı yargılamanın iadesi yoluna başvurulabilir (HMK m. 375/f. 1, ğ). Ancak böyle bir durumun yargılamanın iadesi sebebi olabilmesi için, söz konusu hükmün boşanma davasında kesin delil teşkil etmiş olması ve bu hüküm olmadan aynı kararın verilmesinin mümkün olmaması gerekir .

Daha önce de ele alındığı üzere , boşanma davalarında kullanılabilen delillerden biri de kesin hükümdür. Ayrıca aynı davanın önceden kesin hükme bağlanmamış olması bir dava şartıdır (HMK m.
114/f. 1, i). Bu çerçevede HMK m. 375/f. 1, ı bendine göre, bir dava sonucunda verilen hükmün kesinleşmesinden sonra tarafları, konusu ve sebebi aynı olan ikinci davada, öncekine aykırı bir hüküm verilmiş ve bu hükmün de kesinleşmiş olması yargılamanın iadesi sebebidir.

Dolayısıyla aynı taraflar arasında, konu ve sebebi de aynı olan bir boşanma davası ile ilgili kesin hüküm olmasma rağmen, bu hüküm gözden kaçırılmışsa, eşler arasmda aynı konu ve sebebe dayanılarak açılan ikinci boşanma davasmda öncekine aykırı hüküm verilmiş ve bu hükmün de kesinleşmiş olması halinde, birinci davada hüküm lehine olan eş, yargılamanın iadesi yoluna başvurarak ikinci hükmün iptalini isteyebilir .

Boşanma davalarında ispat ve deliller açısından yargılamanın iadesine sebep olabilecek diğer bir husus, yargılama esnasında aleyhinde hüküm verilen tarafm elinde olmayan sebeplerle sunulamayan bir belgenin, kararın verilmesinden sonra ele geçirilmiş olmasıdır (HMK m. 375/f. 1, ç). Burada yargılamanın iadesinin söz konusu olabilmesi için, yazılı bir belge olması zorunlu olmayıp, boşanma davalarında sıklıkla delil olarak kullanılan ses, görüntü veya fotoğraf gibi yazılı olmayan bir belge olması (HMK m. 199) durumunda da, yargılamanın iadesi mümkün olabilir .

Kararın, İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşmenin veya eki protokollerin ihlali suretiyle verildiğinin, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kesinleşmiş kararıyla tespit edilmiş olması” şeklindeki bent de yargılamanın iadesi sebebi olabilir (HMK m. 375/f. 1, i). Mesela, boşanma davasında aile mahkemesi hâkiminin taraflardan birinin ispat hakkını kullanmasına ve bu doğrultuda delil sunmasına izin vermemesi hukuki dinlenilme hakkının, dolayısıyla adil yargılanma hakkının (AİHS m. 6) ihlali sayılabilir .

Bu şekilde verilen ve iç hukuk yolları tüketilerek kesinleşen (AİHS m. 35) boşanma hükmüyle ilgili yapılan başvuruda AİHM, ilgili kişiyi haklı bulabilir ve bu karardan dolayı yargılamanın yeniLenmesi yoluna başvurulabilir .

Burada Anayasa Mahkemesi kararlarıyla ilgili bir hususa değinmekte fayda vardır. Yargılamanın iadesi sebeplerinin sayıldığı HMK m. 375’te Anayasa Mahkemesi kararlarından bahsetmese de, 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 50’inci maddesinin ikinci fıkrasında, “Tespit edilen ihlal bir mahkeme kararından kaynaklanmışsa, ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden yargılama yapmak üzere dosya ilgili mah- kemeye gönderilir” denilerek, AİHM kararlarının HMK m. 375/f. 1, i’ye göre yargılamanın iadesine sebep olması gibi bir etki tanınmıştır .

Yine Anayasa Mahkemesi İç Tüzüğü m. 79/f. l’e göre, “Bölüm, ihlalin bir mahkeme kararından kaynaklandığını tespit ederse; ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden yargılama yapmak üzere dosyayı ilgili mahkemeye gönderir. İlgili mahkeme, Bölümün ihlal kararında açıkladığı ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldıracak şekilde yeniden yargılama yapar ve mümkünse dosya üzerinden ivedilikle karar verir”.

Dolayısıyla boşanma davalarında verilen kararın, Anayasa Mahkemesine yapılan bireysel başvuru sonucunda, Anayasa’da ve ülkemizin taraf olduğu uluslararası sözleşmelerde güvence altına alınan temel hak ve özgürlüklerin ihlaline neden olduğuna karar verilirse, bu durumda yeniden yargılama yapmak üzere dosya ilk derece mahkemesine gönderilir .

Boşanma davalarıyla ilgili bahsedilen sebeplerden birinin gerçekleşmesi durumunda, kesinleşmiş hükme karşı teorik olarak, boşandıktan sonra başka biriyle evlenmiş olan eş dahi yargılamanın iadesi yoluna başvurabilir . Ancak burada sadece diğer eşin evlenmiş olması ihtimalinde, henüz evlenmemiş olan eşin başvurusunun kabulü ve önceki boşanma hükmünün iptaline karar verilmesi durumunda, diğer eşin ikinci evliliğinin akıbetinin ne olacağı konusunda doktrinde farklı görüşler bulunmaktadır. Bu konuda bir görüşe göre, yargılamanın iadesi üzerine verilen hüküm geçmişe etkili olduğundan, ilk evliliğe üstünlük tanınmalı ve ikinci evlilik aleyhinde TMK m. 145/ b. l’deki “eşlerden birinin evlenme sırasında evli bulunması” hükmü gereği mutlak butlan davası açılmasına imkân tanınmalıdır .

Başka bir görüşe göre ise, yeniden evlenen eş ile evlendiği kişi iyi niyetli ise, yani önceki boşanma kararının yargılamanın iadesi yoluyla iptal edilebileceğini bilmiyorlarsa ve yargılamanın iadesine sebep olan durumun ortaya çıkmasında kasti hareketleriyle sebep olmamışlarsa ikinci evliliğin geçerliliği korunmalıdır. Fakat sonradan evlenen eş ile evlendiği kişi yargılamanın iadesine sebep olacak durumu bilerek oluşturmuşlarsa veya her ikisi de yargılamanın iadesine sebep olacak durumu biliyorlarsa ilk evliliğe üstünlük tanınmalıdır .

Bu halde ikinci evliliği ayakta tutmak gerekir . Çünkü önceden kesinleşmiş bir boşanma hükmü olduğundan, kesin hükme olan güvenin korunması gerekir . Aksi takdirde boşanan eşlerin sonradan evlilik yapması zorlaşacağı gibi, yapılan evlilikler de yargılamanın iadesi yoluyla iptal edilme endişesi altında güvensiz bir hâl alacaktır . Bunun yanında ikinci evlilik yapılırken ilk evliliğin hukuken sona ermiş olması da (karş. TMK m. 145/b. 1) ikinci evliliğe üstünlük tanınmayı gerektirir . Yine Arşları’ a göre, ilk görüşe üstünlük tanınsa ve ikinci evlilik batıl sayılsa da, önceki evlilik sadece hukuken ayakta kalıp, sağlıklı bir şekilde yürümeyecektir .

Kanun Yararına Temyiz

Medeni yargılama hukukunda olağanüstü kanun yollarından biri olarak nitelendirilen kanun yararına temyiz HMK m. 363’te düzenlenmiştir. Buna göre, kanun yararma temyiz yoluna, ilk derece mahkemelerinin kesin olarak verdikleri kararlar ile istinaf incelemesinden geçmeden kesinleşen kararlarma ve bölge adliye mahkemesi hukuk dairelerinin ilk derece mahkemesi sıfatıyla kesin olarak verdikleri kararlar ile yine bu sıfatla verdikleri ve temyiz incelemesinden geçmeden kesinleşen kararlarma karşı, yürürlükteki hukuka aykırılık bulunduğu gerekçesiyle Adalet Bakanlığı veya Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından başvurulur (HMK m. 363/f. 1).

Dolayısıyla 7035 sayılı Kanunla değiştirilen bu hükme göre, ilk derece mahkemesinin istinaf incelemesinden geçerek kesinleşen kararlarma ve bölge adliye mahkemelerinin istinaf mercü olarak verdikleri kararlarma karşı kanun yararma temyiz yoluna başvurulamaz . Kanun yararma bozma, kararın hukuki sonuçlarım ortadan kaldırmaz (HMK m. 363/f. 2). Yani bu bozma üzerine mahkemenin tekrardan bir yargılama yapıp buna uygun karar verme gibi bir durum söz konusu olamaz . Dolayısıyla kanun yararına temyizde amaç kanunların her yerde aym şekilde uygulanmasını ve benzer yargılamaların buna uygun şekilde yapılmasını sağlamaktır .

Boşanma davalarmda ispat ve deliller açısından ise, verildiği anda kesin olan ilk derece mahkemesi veya bölge adliye mahkemesi kararı ya da bölge adliye mahkemesinin ilk derece mahkemesi sıfatıyla baktığı durum söz konusu olmadığından, burada ilk derece mahkemesince verilmiş olup istinaf incelemesinden geçmeden kesinleşen kararlara karşı kanuna aykırılık gerekçesiyle Adalet Bakanlığı veya Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından kanun yararma temyiz yoluna başvurulabilir.

Örneğin, boşanma davalarmda kural olarak ikrar hâkimi bağlamamasına rağmen, ilk derece mahkemesi ikrar edilen vakıaları çekişmesiz saydığı ve başka bir hususu araştırmadan buna göre karar vermesi üzerine, istinaftan geçmeden kesinleşen bu karara karşı kanun yararma temyiz yoluna başvurulabilir. Konumuzla ilgili verilen ve Resmi Gazetede yayınlanan kanun yararma temyiz kararları incelendiğinde, özellikle anlaşmalı boşanma ile önemli kararlar bulunmaktadır.

Bilindiği üzere anlaşmalı boşanmanın mümkün olabilmesi için evliliğin en az bir yıl sürmüş olması gerekir (TMK m. 166/f. 3). Buna aykm verilmiş olup, kanun yolu incelemesinden geçmeden kesinleşen kararlar, daha sonra kanun yararma bozulmuştur . Yine daha önce ifade edildiği üzere , anlaşmalı boşanmada doğrudanlık ilkesi katı bir şekilde uygulanmaktadır. Bu doğrultuda hâkimin anlaşmalı boşanmada karar verebilmesi için, tarafları bizzat dinleyerek iradelerini serbestçe açıkladıklarına kanaat getirmesi şarttır.

Dolayısıyla hâkim tarafları bizzat dinlemeden, sadece vekilleri dinleyerek karar verirse ve bu karar kanun yoluna götürülmeden kesinleşirse, karara karşı kanun yararma temyize gidilebilir . Boşanma davası sonucunda verilmiş olan bir kesin hükmün, başka bir boşanma davası için maddi anlamda kesin hüküm oluşturabilmesi için, her iki davarım taraflarının, uyuşmazlık konusu vakıaların ve ilk davarım hüküm fıkrası ile ikinci davaya ait talep sonucunun aynı olması gerekir. Aksi takdirde burada kanun yararma temyiz söz konusu olabilir.

Nitekim Yargıtay, buna aykırı şekilde verilen hükmü, “Davacı tarafından daha evvel açılan boşanma davasının reddedildiği ve bu kararın Yargıtay incelemesinden geçerek kesinleştiği dosya kapsamından anlaşılmıştır. Söz konusu kesinleşen kararın işbu davada kesin hüküm oluşturup oluşturmadığının tespiti açısından önceki boşanma davasına ilişkin dava dosyasının getirtilerek incelenmesi ve her iki davada da aynı hukuki sebebe dayanılıp dayanılmadığı, aynı hukuki sebebe dayanılmakta ise ilk davada ileri sürülen vakıalardan başka yeni vakıalar ileri sürülüp sürülmediği araştırılmaksızın eksik inceleme ve tahkikatla hüküm kurulması usul ve yasaya aykırı bulunmuştur” şeklindeki gerekçeyle kanun yararma bozmuştur .

Aynı şekilde boşanma davalarında mevcut düzenlemelere aykırı olarak verilen ve bir üst merci tarafından denetlenmeden kesinleşen kararlardaki hukuka aykırılıkların azaltılması amacıyla, kanun yararma temyizin önemli işlev gören bir hukuki denetim yolu olduğu söylenebilir. ifadeden, bu aşamada veya ilk derece mahkemesinde tahkikat sona erdikten sonra ortaya çıkan vakıaların ileri sürülüp sürülemeyeceği net olarak anlaşılamamaktadır. Burada da bir düzenleme yapılarak, tereddütlerin giderilmesi gerektiği kanaatindeyiz. Olması gereken hukuk bakımından ise gerek ilk derece mahkemesinde gerekse istinaf aşamasında meydana gelen vakıalar daha önce ileri sürülen iddia ve savunmaların delili ya da tekrarı niteliğindeyse, bu vakıaların dikkate alınması gerekir.

Çünkü boşanma davası açılsa da, evlilik ve eşlerin birbirlerine karşı olan sorumlulukları devam etmektedir. Bu sebeple boşanma davası sürecinde eşlerin gerekli hassasiyeti ve sorumluluk duygusunu taşımaları gerekir.

Boşanma davalarında sürekli gündeme gelen hukuka aykırı delil sorunudur. Günümüzde teknolojinin gelişmesiyle beraber delil elde etmek daha da kolaylaşmıştır. Bunun sonucu olarak özellikle boşanma davalarında taraflarca iddia ve savunmalarını ispatlama hakkının sınırlarının aşıldığına şahit olmaktayız. Burada kanun koyucunun bilinçli olarak açık düzenlemelerden kaçındığını ve bazı durumlarda hâkimlerin somut olaya göre takdir haklarını kullanmalarını istediğini söylemek mümkündür.

Çünkü boşanma davalarında bazı eylemlerin ispatı oldukça güçtür ve bu durumda emare ispatına, fiili karinelerle ispata imkân tanındığı gibi, başka davalarda hiç dikkate alınmayacak delillerin boşanma davalarında somut olay açısından değerlendirildiği görülmektedir. Dolayısıyla boşanma davalarında kişilerin ortak yaşam alanında ele geçirilen veya kayıt altına alınan delilleri tamamen yasaklamanın taraflardan birisinin ispat hakkının kullanımını ve kendisine yönelik olan duygusal saldırıları ispatlamasını zorlaştırmaya sebep olma; bu delillerin kullanımına kanuni gerekçe sağlamak ise, diğer tarafın kişisel yaşamına müdahalenin artması ve özel hayatın gizliliğinin tamamen ortadan kalkması ihtimallerine yol açabilir.

Bu sebeple boşanma davalarında hukuka aykırı yaratılan delillerin kullanılamayacağı konusunda herhangi bir tereddüt olmasa da, ortak yaşam alanında elde edilen veya kayıt altına alınan ya da bir yerin güvenliği için konulan kamera vasıtasıyla elde edilen delillerde hakimlere takdir hakkı tanınmalı, söz konusu iddia veya savunmanın başka türlü ispatlama imkânının olup olmadığı, vakıanın özelliği de göz önünde tutularak somut olay açısından delillerin değerlendirilmesi ve diğer delillerle de desteklenmesine müsaade edilmelidir.

Boşanma davalarında verilen karara karşı hukuki menfaati olan taraflarca olağan kanun yollarma başvurulabileceği gibi, kanunda sayılan sebeplerin mevcut olması durumunda olağanüstü kanun yolu olan yargılamanın iadesi yoluna da başvurulabilir. Yine aile mahkemesince verilmiş olup istinaf incelemesinden geçmeden kesinleşen kararlara karşı kanuna aykırılık gerekçesiyle ve kanunların her yerde aynı şekilde uygulanarak benzer yargılamaların buna uygun şekilde yapılmasını sağlamak amacıyla, kararın hukuki sonuçlarını ortadan kaldırmasa da, Adalet Bakanlığı veya Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından olağanüstü bir kanun yolu olarak kabul edilen kanun yararına temyiz yoluna başvurulabilir.

Boşanma davalarında ilk derece mahkemesince verilen kararlar yeni kanun yolu sisteminde hem hukuki hem de vakıa denetimi bakımından istinaf; sadece hukuki denetim bakımından temyiz kanun yolunda incelenebilir. Yine taraflar kanunda sayılan bazı yargılama hatalarından veya eksikliklerinden dolayı, maddi anlamda kesinleşmiş bir boşanma hükmünün değiştirilmesini ve daha önce nihai şekilde karara bağlanan boşanma davası hakkında yeniden yargılama yapılmasını sağlamak üzere, belirtilen sürelerde yargılamanın iadesi yoluna başvurabilir.

Burada taraflardan birisi sonradan evlenmiş ve daha önce verilen boşanma hükmü yargılamanın iadesi sonucu iptal edilmişse, ikinci evliliğin ne olacağı konusu tartışmalıdır. İkinci evliliğin ayakta tutulması gerekir. Zira ikinci evlilik yapılırken kesinleşen boşanma kararı ile birlikte ilk evlilik hukuken sona ermiştir. Bu durumda kesin hükme olan güvenin korunması gerekir. Ayrıca ilk evliliğin tekrardan canlanacağı kabul edilse dahi, bu evliliğin fiilen devam ettirilmesi mümkün değildir.

https://av-saimincekas.com/bosanma-avukati-adana/

Bu makaleyi sosyal medyada paylaşarak sitemize katkıda bulunabilirsiniz.
    Generic placeholder image
    Avukat Saim İncekaş
    Avukat Saim İncekaş Avukatlık Ofisi'nde kurucu avukat.
1 Star2 Stars3 Stars4 Stars5 Stars (3 oy, puan: 5,00 üzerinden 5)
Loading...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

tr Türkçe
X
error: Uyarı: Sağ tıklamak için üye olabilirsiniz !! Üye olabilmek için tarafımızdan referans kodu almanız gerekmektedir.